KLÂSİK DÖNEM OSMANLI MİMÂRİSİNDE CELÎ YAZILAR

KLÂSİK DÖNEM OSMANLI MİMÂRİSİNDE CELÎ YAZILAR

Sanat Tarihi araştırmacıları tarafından genel olarak, Fatih Camii ile başlayan ve Edirne Selimiye Camii ile sınırlanan Klâsik dönem Osmanlı mimarisini kesin hatları ile dönem dönem birbirinden ayırmak oldukça güçtür. Büyük bir medeniyet zincirinin halkalarını oluşturan, kuruluş, beylikler ve yükselme dönemleri, başlangıcından itibaren yükselerek devam eden yüksek ideal ve hedeflerin, tarih karşısındaki taksimatı durumundadır. Fatih Dönemi, ilim kültür ve sanat tarihi bakımından olduğu gibi hat sanatı açısından da önemlidir. Bu dönem, hat sanatının temellerinin atıldığı ve Türk zevkinin doğmaya başladığı dönem olarak göze çarpar. Farklı zamanlarda ve değişik eserlerde görülen mimari yenilikler Fatih Camii ile birlikte birleştirilmeye başlanmış, milletler tarihinde uzun sayılmayacak 100 sene gibi kısa bir zamanda zirveye ulaşmıştı. Her çeşit güzel sanat şubeleri Fatih Sultan Mehmed’in fahrî riyâsetinde gelişirken, hat sanatı da, bu müsait ortamda gelişmesini hızlandırmıştır. Aklâm-ı Sitte denilen altı çeşit yazıdan başka “Divânî Yazı” Fatih Devri’nin yadigârıdır. Yine Siyakat yazısı da resmî evrak da kullanılmaya başlanmış, vakıf ve tahrir defterleri siyakatla yazılmıştır.

Lügatte iri, aşikâr meydanda belli gibi manalara gelen Celî sözcüğü[1] hat sanatında bir terim olarak, her yazının belli bir ölçüden sonra yazılan şekline denir. Her yazı nevi, büyük yazıldığı zaman Celî sözcüğü ile birlikte söylenir. Celî Sülüs, Celî Ta’lıyk veya Celî Divânî gibi. Yalnız başına kullanıldığı zaman ise bundan sadece celî sülüs yazısı anlaşılır.

Celî yazı bir ihtiyaçtan doğmuştur. Çünkü yazının bulunduğu yerler her zaman insanın rahatlıkla görebileceği uzaklıkta olmayabilir. Dolayısıyla bir mimari eser üzerinde bulunan yazının büyüklüğü, onun insan gözünden uzaklığına da bağlıdır. İslamiye’tin yayılması ve genişlemesi ile birlikte inşa edilen mimari eserlerde son derece geniş bir kullanım alanı bulan celî yazılar, o eserin tezyinatı içinde önemli bir yer tutarken aynı zamanda eserin kimliğini de ortaya koymuştur.

Celî yazı, Sa’d isimli[2] bir san’atkâr tarafından ilk kullanıldığı Emeviler Dönemi’nden itibaren bütün medeniyetlerin mimari eserlerinde yaygın olarak kullanılmıştır.

Klâsik Osmanlı mimarisinin hat tarihimizde bugün bilinen ilk celî hattatları Edirneli Yahya Sofî ve oğlu Ali b. Yahya Sofî’dir. Bilhassa celî yazıda üstâd olarak kabul edilen bu iki hattat, Fatih Devri’nde celî eserler veren ve isimleri bilinen iki hattattır. Bütün ihtişamıyla devam eden ve İslam ülkelerinde olduğu gibi Osmanlı Türklerinde de tesirleri devam eden Yâkutü’l-Musta’sımî tavrında yazılar yazan bu iki hattatın celî yazıdaki tesirleri, Celî sülüs yazının bütün hususiyetleri ile geliştiği XIV. asra kadar devam etmiştir.[3]

Yahya b. Sofî’nin[4] bugüne kadar kağıt üzerine yazılmış bir eserine rastlanmamıştır. O’nun bugün bilinen en önemli celî yazıları, İstanbul Fatih Camii şadırvan avlusunun dış avluya bakan pencere alınlıklarında bulunan 6 parçadan mürekkep Besmele-i Şerîfe ve Fatiha Sûresi’dir.[5] Bu eser, istiflerindeki olgunluk bakımından hat sanatının önemli eserlerinden kabul edilir. Mermer malzemeye uygulanışındaki teknik bakımdan ise tek ve orijinal eserdir. Beyaz mermerden kesilen harfler, zemindeki yeşil mermerin harflere göre titizlikle uygulanan kısımlarına büyük bir itina ile yerleştirilmiş, azûr tekniğine benzer bir yöntem kullanılmıştır. Bu hususu, Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde Haremin cevânib-i erbaasındaki revzenlerin taşra atebeleri üzere olan kitâbeler içre yeşil somalcıy üzre beyaz mermer-i ham ile Yâkutü’l-Musta’sımî tarzı ile Süre-i Fatiha tahrir olunmuştur ki, Diyâr-i İslâm’da bugüne, mermer üzre hatt-ı Yâkut görülmemiştir”[6] şeklinde methedilmiştir.

O güne kadar ki yazılarında, Selçuklulardan itibaren devam eden bir gelenek olarak yan yana getirilmesi mümkün olan dik harflerin gruplanması şeklinde görülen istif özelliğinin aksine, Yahya Sofî’nin bu camideki Celî yazılarında, XIV. yy. celî anlayışını hatırlatan gelişmeler görülür (Resim: 1). Ufkî hatların, oraları açılan şakûli hatlar arasına yerleştirilmesi ile ortaya çıkan bu istif anlayışı, benimsenerek daha sonraki asırlarda da devam edecektir. Yahya Sofî’nin bu Besmele istifi, sikke ressamı Ali b. Murad’ın, harflerindeki dolgunluk ve Yakût tavrından ayrılan hususiyetleri bir kenara bırakılırsa, Onun XVIII. yüzyılda Nuruosmaniye Camii harîmine yazdığı Besmele istifiyle benzerliği dikkat çekicidir.

Camii avlusunun iç tarafında bulunan pencere aynasında bulunan bu yazılara ait kitâbe, 1765 yılında meydana gelen zelzelede cami ile beraber harab olmuş ve kaybolmuştur.[7]

Kitâbesi olmadığı ve eski hat tarihi kaynaklarında[8] da bahsedilmemesine rağmen harf ve terkiblerindeki benzerliklerine dayanarak Edirne Üç Şerefeli Camii’nin gerek inşa ve gerekse şadırvan avlusu pencere alınlıklarında bulunan çini üzerindeki celî yazıların Yahya Sofî’ye ait olduğunu söylemek yanlış olmaz (Resim: 2). Üç Şerefeli Camii’nin, Osmanlı mimarisinin en mühim eserlerinden olması ve Yahya Sofî’nin de hem Edirneli hemde dönemin en önemli ve mahir celî sülüs üstâdı olması, yazının teknik hususiyetlerindeki benzerliği tarihi bakımdan da desteklenmektedir. Hat sanatı bakımından da son derece önemli olan tâc kapısı üzerindeki bu kitâbenin, ikili, beşli, sekizli ve onlu gruplar halinde yazılan ilk harflerinin istif bakımından tesiri kadar, üst tarafda Besmele-i Şerîfe’nin kûfî hatla yazılması Beylikler dönemi yazı anlayışının en güzel örneklerinden biri olarak karşımıza çıkar. Henüz tam olarak gelişmeyen ve hareke ve mühmel işaretlerinde yeteri kadar kullanılmamasından dolayı zeminde görülen boşluklar, Türk süslemesinde kullanılan motiflerle doldurulmuştur ki, bu da yine bir Beylik Dönemi özelliğidir.

Fatih Dönemi’nin bilhassa celî sülüs yazıları ile temayüz eden diğer bir hattatı Ali b. Yahya Sofî’dir.[9] Yahya Sofî’nin oğlu olan ve bilhassa Müsenna[10] yazıda mahir olan Ali Sofî, bazen imzalarında ismini Ali b. Mezîd es-Sofi olarak da kullanılır. Edirneli olan ve hüsn-i hattı babasından meşkeden Ali Sofî’nin en mühim yazıları Amasya Bayezid Camii inşa kitâbesi, İstanbul Fatih Camii inşa kitâbesi ve şadırvan avlusu pencere alınlıklarındaki çini yerinde bulunan yazılar, İstanbul Topkapı Sarayı Bâb-ı Humayûn’undaki Müsenna Celî Sülüs yazılarıdır.

Kaynakların bir kısmında Şeyh Hamdullah’a ait olarak gösterilen[11] diğer bir kısmında ise Ali b. Sofî ile irtibat kurulmadan başka bir hattat gibi Ali b. Mürîd, es-Sofî şeklinde verilmiştir. II. Bayezid Camii inşa kitâbesi hiçbir tereddüde mahal bırakmayacak şekilde Ali b. Sofî’ye aittir. Çünkü bu inşa kitâbesindeki hattat imzası tâc kapının sol tarafındaki dikdörtgen panonun alt kısmında Ali b. Mezîd es-Sofî şeklindedir,[12] (Resim: 3). Buradaki Mezîd kelimesi, aynı hattatın, bâb-ı humayûnda bulunan müdevver form içindeki imzasında da görüleceği üzere, zaman zaman isminden sonra kullandığı sıfattır. Mezîd kelimesinin “ze” harfi üzerinde bulunan basılmış durumdaki noktası Mürîd şeklinde bir tereddüde yer verse de yerinde yapılacak dikkatli bir inceleme ve harflerin, terkiblenen Bâb-ı Humayûndaki imza kitâbesiyle olan benzerliği bunu mümkün kılmamaktadır.

Ali Sofî’nin Fatih Camii’nde bulunan inşa kitâbesi 3 parçadan oluşmaktadır. Bunlardan 7’şer satırlık iki parçası kapı nişinin sağında ve solunda, iki satırlık kitâbe ise kapı kemerinin üzerindedir. Hattatın imzası ise, sol taraftaki kitâbenin alt kısmındadır. Bu üç kitâbeden satır nizamı ve terkiblerindeki ahenk bakımından en dengeli olanı kapı kemerinin üzerinde olanıdır (Resim: 4). Sultan Fatih’den itibaren Osman Gazi’ye kadar ki Sultan isimlerinin gruplanması bu ahengi oluşturan en önemli unsurdur. Bu şekildeki benzer bir istif, Süleymaniye Camii inşa kitâbesindeki Hasan Çelebi’ye ait kitâbede görülecektir. Aynı caminin şadırvan avlusunda bulunan çini üzerindeki celî yazılar, hat sanatı bakımından olduğu kadar çini ve tezyini sanatlarımız bakımndan da önemlidir (Resim: 5). Depremden sonra çok az bir kısmı sağlam kalabilen bu yazılarda yine, beylikler dönemi hat sanatının özelliklerini görmek mümkündür. Ayetü’l Kürsî’nin yazılı olduğu bu alınlıklarda sarı ile yazılan kûfi yazılar dönemin renk özelliğini olduğu kadar, yapma Kûfi yazının özelliklerini de aksettirmektedir.

Fatih Camii’ndeki yazılardan 8-10 sene kadar sonra yapılan ve Ali Sofî’nin kemal dönemine ait yazıları olması bakımından da ayrıca önemli olan Bâb-ı Humayûn’un kapı alınlığının ön ve arka yüzündeki muhteşem Celîler de, kapı nişinin sağında ve solunda bulunan madalyon yazılar, Fatih Dönemi celî yazılarınında en önemlileridir[13] (Resim: 6).

Müsenna yazının da en güzel örneklerinden olan ve Ali Sofî’nin bilhassa bu yöndeki kudretini ortaya koyan kitâbede, yukarıda Lafzatullah’ın iki elif harfi, ortada ve aşağıda Yây-ı Ma’kus (tersine doğru uzatılmış ya harfi) şeklinde yazılan (Fî) harfinin merkezden yanlara doğru verevine istifleri ile ayrılan her iki kısımdaki ayet istifleri son derece dengeli ve ahenklidir. İstifli yazıların başta gelen hususiyetlerinden olan lekeli ve lekesiz kısımların dengesi, istif içerisinde gözü rahatsız edecek sıkışık herhangi bir terkibin bulunmaması, kitâbeyi daha da önemli kılmaktadır. O dönemlerde ve hatta Ali Sofî’nin Fatih Camii’ndeki çini üzerinde bulunan Celî yazıların zemininde kullanılan süsleme burada yoktur. Bilhassa Selçuklular ve daha sonra da Beylikler Dönemi’nde kullanılan istif içerisindeki boşluklardan rahatsız olma endişesinden kaynaklanan bu durum, yavaş yavaş terkedilecektir. Alınlığın alt köşesinden merkeze doğru meyilli yazılan dik harflerin istifde oluşturduğu ahenkle birlikte, kitâbenin son derece hareketli olmasını da sağlamıştır. Bu ve kapının arka yüzeyindeki aynı istifi ihtiva eden kitâbe ile aynı kapının sağ ve sol tarafında bulunan müdevver yazılar, istif bakımından, hiç şüphesiz, Fatih Dönemi’nin olduğu kadar, XIV. yy. kadar celî yazan hattatların istifade ettiği yegâne celîler olmuştur. Hicr Sûresi’nden 4 ayetin yazılı olduğu bu alınlığın altında Saray ve surların inşa kitâbesi vardır. H. 883 tarihinde yazılan bu 4 satırlık kitâbe de Ali Sofî’ye aittir. Kapının avluya bakan yüzünde bu kitâbe ile aynı hizada bulunan Saf Sûresi 13. ayeti H. 1284 tarihinde, Sultan Abdülaziz Han tarafından yaptırılan tamirler zamanında Abdülfettah Efendi tarafından yazılmıştır.

Kapı yuvasının sağında ve solunda müdevver form içinde ve bir madalyon şeklinde duran Celî Sülüs Müsenna yazılar da, yukarıdaki alınlıkta bulunan kitâbe gibi, Ali Sofî’nin istif bakımından en önemli celîlerindendir. Bunlardan sağdakinde Saf Sûresi’nin 13. ayeti yazılıdır. Yukarıdan başlıyarak sağdan ve soldan aşağıya inen “Nasrun minallahi ve fethun karîb ve beşşiri’l mü’minîne Yâ Muhammed” ibarelerini ortada kare bir madalyon ayırmış, ikişerli gruplar halinde 2 harf-i tarif ve Elif ve Yâ terkibleri, istif içerisinde hendesî bir tesir meydana getirmişlerdir (Resim: 7). İbare içindeki iki Lafzatullah’ın üstte ve iki İsm-i Nebî’nin de, ibarelerinin tabii seyri içinde altta olmak üzere istif edilmeleri, o dönemde ancak Ali Sofî gibi, celî ve müsenna, yazıda mahir olan hatların ince buluşları olarak karışımıza çıkar. Kapı nişinin sol tarafında yer alan ve sanatkâr imzasını ihtiva eden kitâbenin (Ketebehû ez’afü’l-abîd Ali b. Mezîd es-Sofî) müsenna kompozisyonu da diğerinde olduğu gibi yukarıdan aşağıya doğru istif edilmiştir (Resim: 8). Dolayısıyla karşılıklı iki istif arasında istiflerin birliği açısından da ayrıca bir ahenk vardır. Bu madalyon içerisinde Kaf harfinin sereni (kâf kolu) ile altta fî’deki yây-ı ma’kûs’un keşidesi ile birleşerek madalyonu çevrelemektedir. Ketebehû kelimelerinin birleşen “he” harfinin uçlarına yapılan geçme motif, istifte motif kullanma tercihinden tamamıyla vazgeçilemediğini göstermektedir. Ali Sofî’nin Amasya Bayezid Camii inşa kitâbesindeki el-ehali kelimesinin yây-ı ma’kusu üzerinde dikey, el-azam kelimesinin altında ise yatay olarak kullanılan bulut motifleri, eski bir geleneğin son örneklerinden biri olarak karşımıza çıkar.[14]

Ali b. Yahya Sofî’de babası gibi Yâkutü’l-Musta’sımî’nin yazı vadisinde eserler veren hattatlardandır. Yazılarında kullandığı hareke ve mühmel (tezyini) işaretler daha olgun olmasına rağmen düzgün ve belli bir sisteme göre kullanılmış değildir. Fatih Camii inşa kitâbelerindekine göre daha fazla kullanılan bu işaretler, bâb-ı humayûnda bulunan kitâbelerde, oraya serpilişinden birkaç hareke ve işaretten başka nerede ise hiç kullanılmamıştır. Celî Sülüs yazıda bir zaruret olan mühmel işaretlerin henüz celî yazı ile birlikte ele alınmadığını ve yeni yeni düşünülmeye başladığını göstermektedir.

Fatih Dönemi’nin hat sanatımız bakımından ayrı bir önemi vardır. Bugüne kadar ismi tesbit edilebilen 33 kadar hattat[15] içerisinde Ali Sofî, Abdullah, Muhyiddin ve Celâl Amasî, Şeyh Hamdullah, oğlu Mustafa Dede ve Ahmed Karahisarî’nin de ilavesiyle bu hattatlar Anadolu’nun Esatize-i Seb’a’sı (Yedi Üstâd) kabul edilmişlerdir.[16] Bunlardan Kanuni Dönemi hattatları olarak bilinen Ahmet Karahisârî ve Mustafa Dede de Fatih Devri hattatlarından feyz alarak yetişmişlerdir. Bu dönemde Amasya şehrinin yazı tarihi bakımından önemlidir. Daha önceden iki asır boyunca ilim ve sanat merkezi olmuş bu bereketli şehirden, Fatih Dönemi hattatlarından en meşhur dokuzu yetişmiş[17] dolayısıyla bu şehir, o devirde hat sanatının beşiği olmuştur. Osmanlı hat sanatının kurucusu olan Şeyh Hamdullah ve Abbasi kültürü içinde yetiştiği için bu kültür içinde zikredilen ama aslen Amasyalı bir Türk olan Yâkutü’l Musta’sımî[18] bu şehrin değerini bir kat daha artırmıştır. Burada teessüs eden hat mektebi İstanbul’un fethini takiben, bu sanatın esaslı şekilde hamisi durumundaki Sultan Bayezid’in padişah olarak İstanbul’a gitmesiyle yavaş yavaş baş şehre intikal etmiştir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ