KLASİK DÖNEM OSMANLI DEVLET TEŞKİLÂTINDA ŞEYHÜLİSLAMLIK

KLASİK DÖNEM OSMANLI DEVLET TEŞKİLÂTINDA ŞEYHÜLİSLAMLIK

Osmanlı Devleti’nin yıkılışına kadar devam eden temel müesseselerden biri olan şeyhülislâmlık, devlet teşkilatında en yüksek dînî ve ilmî otoriteyi temsil etmekteydi. Müesseseye ismini veren “şeyhülislâm” tabiri hicrî IV/mîlâdî X. yüzyılın ikinci yarısında Horasan bölgesinde ortaya çıkmış ve fetvâ verme konusunda temâyüz eden ulemânın bir sıfatı şeklinde düşünülmüştür.[1] Bunun yanında meşhur müfessir ve kelâmcı Fahreddîn er-Râzî (ö. 606/1209) ve çeşitli ilimlerde pek çok eser yazan İbn-i Teymiye (ö. 728/1328) de “şeyhülislâm” ünvânıyla tanınan âlimlerdir.[2] Horasan’da ortaya çıkan “şeyhülislâm” ünvanı Müslümanların yaşadığı bölgeler olan Mısır, İran, Hindistan ve Çin’e kadar yayılarak fıkıh sahasında otoritesini halka kabul ettiren ulemanın ortak sıfatı olarak telakki edilmiştir.[3] Böylece Osmanlı Devleti’ndeki şeyhülislâmlığın menşeinin Horasan’a kadar uzanan kadim bir geleneğe bağlı olduğu görülmektedir.

I. Şeyhülislâmlığın Kuruluşu ve Gelişimi

Osmanlı Devleti’nde şeyhülislâmlığın hangi tarihte kurulduğu kesinlik kazanmamakla beraber genellikle Sultan II. Murad devrinde (806-855/1404-1451) Bursa’da müftîlik görevini yürüten Molla Fenârî (ö. 834/1431) ile birlikte müessesenin başladığı kabul edilmektedir.[4] Ancak aynı dönemde yapılan 848/1444 târihli Varna Savaşı esnasında isyan ederek devleti güç duruma sokan Karamanoğlu İbrahim Bey’e verilecek ceza konusunda Molla Fenârî’ye başvurulmayıp Mısır ulemasından fetva istenmişti.[5] Bu durum gösteriyor ki Molla Fenârî’ye verilen “şeyhülislâm” sıfatı sadece bir şeref ünvânıdır ve en yüksek fetvâ makamını ifade etmemektedir.

Şeyhülislâmlığın kuruluşunun İstanbul’un fethinden sonra gerçekleştiği ve bu makâmın İstanbul Kadılığı’na ilave olarak Hızır Bey (ö. 863/1459)’e verildiği de ileri sürülmektedir.[6] Fakat kadılık görevi yanında fetvâ verme hizmetinin eskiden beri görülen bir uygulama olması Hızır Bey’e “şeyhülislâm” ünvânı verilmesinin doğru olmadığını göstermektedir. Bu konuda daha geç bir tarih olarak Yavuz Sultan Selim devrinde (918-926/1512-1520) İstanbul Müftîliği yapan Zenbilli Ali Efendi (ö. 932/1526) ile beraber Meşihat Makamı’nın kurulduğu yolunda bir görüş bulunmaktadır.[7] Zenbilli Ali Efendi’nin I. Selim nezdinde büyük bir itibar kazanarak gerektiğinde onunla tartışmaktan çekinmeyişi, o döneme kadar ilmiye teşkilatının başı olan kadıaskerlerin geride kalmasına yol açmıştı. Bu zâttan sonra müftîlik makâmına geçen İbn-i Kemâl (ö. 940/1533) ve Ebussu’ûd Efendi (ö. 982/1574)’nin yüksek ilmî şahsiyetleri ve görevlerindeki başarılarıyla şeyhülislâmlık ilmiye teşkîlâtının en yüksek makamı haline gelmişti.[8]

Böylelikle şeyhülislâmlığın kuruluşunu Molla Fenârî ile başlatmanın itibârî bir düşünce tarzı olduğu görülmekte, ilmiye teşkilâtının başı olarak şeyhülislâmlığın önem kazanmasının Kânûnî Sultan Süleyman devrinde (926-974/1520-1566) bu makâma gelen Ebussu’ûd Efendi zamanında gerçekleştiği kesinlik kazanmaktadır. Daha sonra Meşîhat Makâmı, devlet idaresinde giderek artan bir etkinliğe kavuşarak pâdişâhın bütün önemli mevzularda danıştığı bir yüksek müsteşâr sıfatını kazanmıştır. Bununla beraber Kânûnî dönemine rastlayan Receb 948/Ekim 1541’de Çivi-zâde Muhyiddin Mehmed Efendi (ö. 954/1547)’nin görevden alınmasıyla başlayan şeyhülislâm azillerininin giderek sıradan bir hal alması, Meşîhat Makâmı’nın itibarını zedeleyen bir unsur olmuştur. Ayrıca bir defa görevden alınan zâtın tekrar şeyhülislâmlığa getirilmesi uygulaması da Bostan-zâde Mehmed Efendi’nin (ö. 1006/1597) 12 Şevval 1001/11 Temmuz 1593’de ikinci kez Meşihat Makamı’na tayininden itibaren sıkça görülmeye başlanmıştı.[9] Yine bu dönemde Ebussu’ûd Efendi ayarında yüksek şahsiyetlerin nâdir bulunması, Meşihat Makâmı’na seleflerine nispeten zayıf sayılabilecek isimlerin gelmesine yol açmıştı. Ancak makâma geçen zevâtın karakteri ne olursa olsun devlet teşkilatında şeyhülislâmlığın önemi hep korunmuştu. IV. Murad’ın (1033-1050/1623-1640) sonsuz bir hürmet duyduğu Yahya Efendi (ö. 1053/1644), yazdığı fetvâ mecmuasıyla asırlarca Müslümanlara ışık tutan Çatalcalı Ali Efendi (ö. 1103/1692), elde ettiği itibarla Pâdişâh II. Mustafa’yı (1107-1115/1695-1703) bile geride bırakan Seyyid Feyzullah Efendi (ö. 1115/1703) ve matbaanın cevâzına dair verdiği fetvâyla ilim hayatının önünü açan Yenişehirli Abdullah Efendi (ö. 1155/1743) gibi mümtâz âlimler XIX. asır başlarına kadar şeyhülislâmlık yapan isimler arasındadır.

Klasik dönem olarak tavsif edebileceğimiz yaklaşık dört asır boyunca, şeyhülislâmlar kendi oturdukları konaklarda resmî muâmelâtı yürütürken Zilka’de 1241/Haziran 1826’da yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra merkezleri olan Ağa Kapısı Meşihat Makamı’na tahsis edilmiştir. Pâdişâh II. Mahmud (1223-1255/1808-1839) “Yeniçeri” kelimesini hatırlatan herşeyin unutturulması için Süleymaniye Câmii arkasındaki Ağa Kapısı’nın “Fetvâ Kapısı”na dönüşmesinin uygun olacağını Sadrazam Mehmed Selim Paşa (ö. 1248/1832)’ya hitâben sâdır olan hatt-ı hümâyûnda belirtmişti.[10] Böylece II. Mahmud döneminde başlatılan yenileşme çabalarından Meşihat Makamı da nasibini alarak “Bâb-ı Meşîhat” olarak anılan düzenli bir devlet dâiresi haline gelmiştir. Tanzimat döneminde giderek genişleyen teşkilat yapısıyla geniş bir bakanlık hüviyetine bürünen şeyhülislâmlık 11 Rebî’ü’l- evvel 1341/1 Kasım 1922’de Osmanlı saltanatının lağvına kadar mevcudiyetini devam ettirmiştir.

II. Şeyhülislâmlığın Devlet Teşrîfâtındaki Yeri

Devlet teşrîfâtında şeyhülislâmlığın yerinden ilk olarak bahseden resmî vesîka Fatih Sultan Mehmed (855-886/1451-1481)’in tedvin ettirdiği Kânunnâme-i Âl-i Osmân’dır. Burada şeyhülislâmın ulemânın reîsi olduğu ve pâdişâh hocasıyla beraber vezirlere takaddüm etmesi gerektiği zikredilmektedir.[11] Fakat aynı dönemde Rumeli ve Anadolu Kadıaskerleri’nin gerek aldıkları ücret gerekse yetkileri bakımından ilmiye teşkilâtının başı sayılmaları, şeyhülislâma verilen ulemânın reîsliği sıfatının bir şeref ünvânı şeklinde düşünülmesinin daha doğru olacağını göstermektedir.[12] Buna göre Kânunnâme-i Âl-i Osmân’da zikredilen ulemânın reisliği sıfatının ancak XVI. yüzyılın ikinci yarısına rastlayan Ebussu’ûd Efendi döneminde gerçekleştiği teyid edilmektedir. Zira Ebussu’ûd Efendi aldığı maaş ve sahip olduğu yetkilerle Rumeli ve Anadolu Kadıaskerleri’ni geride bırakmıştır.

Devlet teşrifatında şeyhülislâmlığın yerini en veciz ifadelerle belirten diğer bir kânunnâmede ise Meşihat Makâmı’nın “rütbe-i vekâlet-i kübrâ” denilen vezîr-i a’zamlık ile eşit telakki edildiği, hatta devletin asıl dayanağı sayılan din sahasında otorite olmasından dolayı bazen üstün tutulduğuna dikkat çekilmektedir. Böylece devlet idaresine dâir işleri yüklenen sadrazam ile din işlerine nezâret eden şeyhülislâm pâdişâhın iki ayrı kanadını temsil etmektedir.[13]

Osmanlı Pâdişâhlarının sahip oldukları hilâfet sıfatı cihetinden şeyhülislâmlığın yerini değerlendiren Kavânîn-i Teşrîfât adlı diğer bir eserde ise, Meşîhat Makâmı’nın hilâfet dâhilindeki din mertebelerinin en yükseği olduğu zikredilmektedir. Bu şekilde müctehid imamların vârisi ve İmam-ı A‘zam Ebu Hanîfe’nin halefi olarak kabul edilen şeyhülislâmın vezîr-i a‘zam hâricindeki bütün devlet ricâlinin önüne geçeceği, pâdişâhın huzûruna çıktığında ayakta karşılandığı, ziyaretine gelen ilmiye ve seyfiye ricâli tarafından elinin öpüldüğü aynı kânunnâmede belirtilmektedir.[14]

Buraya kadar verdiğimiz izahlardan anlaşıldığına göre şeyhülislâmlık, devlet teşrîfâtında pâdişâh ve sadrazamdan sonra üçüncü sırada yer almasına rağmen bazen ikisini de geçerek devletin en yetkili otoritesi konumuna gelebilmektedir. Çünkü şeyhülislâmın verdiği fetvalar ile sadrazam ve pâdişâhın görevden alınması hatta katilleri mümkün olabilmektedir.

Ayrıca şeyhülislâm yeni pâdişâhın tahta cülûsu, kılıç kuşanması, Hırka-i Şerif ziyareti, Mevlid-i Şerif okunması gibi önemli merasimlerde mutlaka bulunurdu.[15] Bu durum devletin son zamanlarına kadar devam ederek resmî teşrîfâtta şeyhülislâmlığın ne kadar önemli bir mevkide bulunduğu vurgulanmıştır.

III. Şeyhülislâm Tayini ve Azli

Devlet teşkilatında pâdişâh ve sadrazamdan sonra gelen şeyhülislâmlığa tayin edilecek zevâtta tabii olarak belli şartların bulunmasına özen gösterilmiştir. Ebussu’ûd Efendi devrine kadar şeyhülislâmlığa getirilenler müderrislik, mevleviyet kadılığı ve kadıaskerlik yapanlar arasından seçildiği halde bu dönemden itibaren Rumeli Kadıaskerliği yaparak ma’zûl sayılan ulemâdan birinin tayini kânun şeklinde telakki edilmiştir.[16] Bu şekilde ilmiyenin en alt mertebesi olan müderrislikten Rumeli Kadıaskerliği’ne varıncaya kadar kazanılan tecrübelerin şeyhülislamlık makamının ağır yükünü kaldırma hususunda yardımcı olacağı hesaba katılmıştır. Osmanlı Devleti’nde din sahasında en yüksek otorite olan şeyhülislâmlığa tayin edilecek zevâtta bulunması gereken sıfatların vecîz bir şekilde sıralandığı bir eserde şöyle denilmektedir:

“Ulemânın a‘lem (en bilgili) ve efdali (en faziletli) ve etkâ (en çok takva sahibi) ve evra’ı (Allah) ve esenn (yaşça en büyüğü) ve eslahı şeyhülislâm olup ândan aşağı Rumeli ve Anadolu Kadıaskerleri bu tertib üzere istihkaklarına riâyet olunurdu.”[17] Buna göre şeyhülislâmlığa getirilecek zevâtın geniş bir ilmî dirâyete sahip olmaları yanında özel hayatlarında dini en güzel şekilde yaşamaları gerekmekteydi. Tabiîdir ki her zaman İbn-i Kemâl ve Ebussu’ûd Efendi gibi zirve şahsiyetler bulunamadığından bazen hasbe’l-kader bu makâma gelenlere de rastlanabilmiştir. Ancak müderrislikten Rumeli Kadıaskerliği’ne kadar uzanan yolun oldukça zor ve meşakkatli olduğu düşünüldüğünde sıradan kişilerin bu makama gelişinin nâdiren gerçekleştiği açıktır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ