KLASİK DÖNEM EYALET İDARE TARZI OLARAK TİMAR SİSTEMİ VE UYGULAMASI

KLASİK DÖNEM EYALET İDARE TARZI OLARAK TİMAR SİSTEMİ VE UYGULAMASI

Balkanlar, Anadolu, Arap Yarımadası ve Kuzey Afrika’da geniş toprakları imparatorluklarına dahil eden Osmanlılar, bu bölgelerde, tekamüllerinin farklı evrelerini yaşamakta olan, farklı ekonomik sistemlere ve farklı kültürlere sahip toplumlarla karşılaştılar. Bu toplumların imparatorluğun bünyesine dahil edilmesi meselesi, teorik ve pratik merkezileşme arasında bir denge kurulmasını, diğer bir ifade ile, merkezi otoritenin tesisini sağlarken, mahalli şartlara da uyum sağlayacak bir sistemin oluşturulmasını gerekli kılıyordu. Zıt yönde çalışan bu iki faktör, merkezi otorite ve mahalli şartlar arasında denge kurulması neticesinde, imparatorlukta, birkaç tür eyalet idare şekli ve birkaç tür sosyo-ekonomik hayat tarzı ortaya çıktı. İmparatorluğun topraklarının büyük bir kısmında (Balkanlar, Anadolu, Kuzey Suriye ve kısmi olarak Irak’ta) uygulanan tımar sistemi, bu idare tarzlarının en yaygın olanıdır ve sisteminin uygulandığı yerler, tipik Osmanlı eyaletini temsil etmektedir.[1]

En sade tanımıyla tımar, devlet görevlilerine hizmetleri karşılığında, belli bir bölgenin vergi toplama yetkisinin devredilmesi anlamına gelmektedir. Geçimlik anlamına gelen dirlik terimi, tımar ile eşanlamlı olarak kullanılmaktadır. tımar yoluyla katipler, dini görevliler, kadılar vs. gibi sivil görevlilere maaşları karşılığında gelir tahsisleri yapılmasına rağmen, genel uygulamada, tımar sistemin asıl amacının seferler için asker beslemek olduğu söylenebilir. Devletin, mahalli şahısların geniş tasarruf haklarını tanıdığı ilk dönemlerde bile askeri hizmet talep etmesi, bunu açıkça göstermektedir.

Para ekonomisinin henüz gelişmediği Orta Çağ şartlarında, büyük bir ordunun beslenmesi ihtiyacı tımar sisteminin doğuşuna neden olurken, sistem, yalnızca askeri ihtiyaçları düzenlemekle kalmamış, klasik dönemde (1300-1600) eyalet idaresinin yanı sıra, devletin ekonomik, sosyal ve zirai politikalarını da büyük ölçüde şekillendirmiştir. tımar sisteminin imparatorluğun örgütlenmesinde bu kadar geniş çaplı tesirinin olması, devletin, idari organizasyonun yanı sıra toprak sistemi, köylünün statüsü, vergilendirilmesi ve zirai ekonomiyi, askeri ihtiyaçlarına cevap verecek biçimde tımar sistemi etrafında düzenlemesinden kaynaklanmaktadır.[2]

Tımar sistemine en eski atıflar Osman (1299-1326) ve Orhan (1326-1362) Beyler Dönemi’ne kadar geriye gitmektedir. Sisteminin pratikte uygulanmasını sağlayan tahrir defterleri ve vakayinameler, Osmanlı Beyliği’nin kuruluş dönemlerinde sisteminin varlığına işaret etmektedir. II. Murad (1421-1451) Dönemi’nde düzenlenen 1431 tarihli bir tahrir defteri de, tımar sisteminin 16. yüzyılda tanımlanan temel prensipleri ve özelliklerine, bu dönemde kavuştuğunu göstermektedir.[3] II. Mehmed Dönemi’nde (1451-1481) Teke sancağında yapılan tahrire (1464) dair kayıtlarda, Selçuklu Sultanı Alaeddin Dönemi’ne ait bir tımara atıfta bulunulması, sistemin daha erken dönemlerde tekamül ettiğini göstermektedir.[4]

Sistemin Kökeni

Farsça kökenli olan tımar terimi, bu dilde acı, ızdırap, sadakat ve bakım anlamlarına gelmektedir. tımar terimine ne Türkçede ne de Moğolcada rastlanmaktadır. Rumcadaki timarion ise, Osmanlıcadan geçmiş bir kelimedir. Türklerde tımar terimine kullanılmasına dair en eski atıfa, Büyük Selçuklu Sultanı Sencer’in (1117-1157) Farsça bir hükmünde rastlanmaktadır. Bu hükümde “yönetim” manasında kullanılan tımar terimi henüz kurumsal manasına sahip değildir.[5] Kurumsal manada en eski atıflar, Sultan Orhan zamanına aittir. Aşıkpaşazade, Osman Bey’in silah arkadaşlarına tımarlar dağıttığını belirtmektedir. Ancak bu, daha çok, yurd veya Doğu Anadolu’daki Türkmen devletlerinde rastlanan ülkeye benzemektedir. Bu terimler miras bırakılabilen arazi parçalarını tanımlamak üzere, anılan bölgede Osmanlı döneminde de kullanılmaya devam etmiştir.[6] Daha geriye gidildiğinde, Büyük Selçuklu Devleti’nde ve Mısır Memlüklerinde, Osmanlı tımarının belli niteliklerinin var olduğu gözlenmektedir.

Tımar konusunda yapılan ilk çalışmalar, sistemin kökenini Ortaçağ İslam dünyasında mevcut olan ikta sistemine bağlamaktadır. En erken İslam devletlerinde kati’a ismiyle anılan toprak parçaları, vergilerini toplamak üzere önde gelen şahıslara özel mülk olarak tahsis edilmiş, karşılığında ise bu şahıslar devlete öşürlerini ödemişlerdir. Bu toprak tahsislerinin özel mülke dönüşmesiyle birlikte geri alınamaz veya başkasına tahsis edilemez hale gelmesi, sistemin gelişmesini engellemiş ve ikta’ adıyla yeni bir tahsis sistemi uygulanmaya başlanmıştır. İkta sisteminde şahıslara, toprağın mülkiyeti değil, yalnızca gelirini toplama hakkı devredilmiş ve eskiden olduğu gibi, topladıkları gelirlerin vergilerini (bunlar öşür şeklinde alınmaktadır) ödemeleri beklenmiştir. Zaman içinde, ikta sahiplerinin vergilerini ödemelerinde güçlüklerin ortaya çıkması nedeniyle, 10. yüzyılda Buyid Devleti Dönemi’nde, ikta tahsisleri vergisiz olarak yapılmaya başlanmıştır. Bu dönemde ikta sahipleri askeri komutanlardır ve hizmetleri karşılığında kendilerine ödenmesi gereken maaşları ikta tahsisi yoluyla gerçekleştirilmiştir. Söz konusu tahsis, düzenli kayıt işlemleriyle belirlenen belli arazi parçalarının gelirleri olmakta ve en azından teoride, devlet tarafından geri alınabilmektedir.

10. yüzyılın sonlarına doğru kurulan Büyük Selçuklu Devleti ikta sistemini, diğer devletlere göre daha geniş çapta kullanarak, daha önce rastlanmayan bölgelere de uygulamıştır. Prensipte Selçuklu iktaları, Buyid iktalarına benzemektedir. Fakat daha sonraki dönemlerde merkezi otoritenin zayıflamasıyla, sahiplerinin toprak üzerinde geniş yetkilere sahip olduğu, miras bırakılabilen mülkler haline dönüşmüştür. Diğer yandan ikta sisteminin Anadolu topraklarına uygulanması, oldukça farklı gelişmelere yol açmıştır. İslam ülkelerindeki özel mülkiyete karşın, Anadolu’daki geniş arazilerin devlet tarafından sahiplenilmesi devletin, ikta sistemi dahilinde, toprak üzerinde daha fazla otoriteye sahip olması anlamına gelmiştir. Anadolu’daki iktaların en önemli özelliği, kayd-ı hayat şartıyla tahsis edilenlerin mevcudiyetlerinin yanı sıra, büyük bir çoğunluğunun tasarruf sürelerinin, askeri veya diğer türlü hizmet ile sınırlı olmasıdır. Anadolu’daki iktalar irsi değildir ve devlet arazi üzerinde dilediği idari ve mali haklara sahip olmuştur.[7] Bu noktada, ikta ile tımar arasında sıkı bir ilişkinin varlığı kesindir, ancak bu, tımar sisteminin direk olarak ikta sisteminden geldiği veya basit bir şekilde, ikta yerine tımar teriminin kullanıldığı anlamına gelmemektedir. İkta sisteminin temel amacı gelir toplamaktır ve gelirlerin devlet hazinesine akışını kolaylaştırmak için zaman içerisinde sistemde değişmeler yapılmıştır. Diğer yandan, tımar, gelir toplama amacının yanı sıra, veya bundan daha fazla, devlet görevlilerine maaş karşılığı olarak düşünülmüştür. Amaç yalnızca gelir toplamak olduğunda, tımar sisteminden tamamıyla farklı olan mukataa sistemi devreye girmiştir. Neticede, ikta ve tımar arasındaki ilişkilerin daha kesin olarak tanımlanması yapılırken mukataa sisteminin de dikkate alınması gerekmektedir.

Diğer yandan, tımar sisteminin kökeni üzerine yapılan sonraki araştırmalar, sistemin bir Bizans kurumu olan pronoia ile benzerliği üzerine yoğunlaşmıştır. Rumca “bakım” anlamına gelen pronoia terimi, Farsça olan tımar teriminin tam karşılığıdır. Bizans pronoia sistemi, 7. yüzyıldan beri var olan theme sisteminin gerilemesinin bir sonucu olarak 12. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Normalde askeri birlikleri tanımlamak için kullanılan theme terimi, büyük askeri bölgelere ayrılan Bizans toprakları için de kullanılmıştır. Her themenin başında, geniş askeri ve sivil yetkilere sahip bir şahıs bulunmaktadır. Askeri birliklerin yerleştirilmesiyle sistem Anadolu’ya getirilmiş ve böylece themeler, idari bölgeler olmalarının yanı sıra, askeri birlikler tarafından yerleşilen bölgeleri de tanımakta kullanılmıştır. Babadan oğula geçebilen hizmet karşılığında askerlere toprak tahsislerinin yapılmasıyla, theme sistemi mahalli ordunun beslenmesi önemli bir kurum haline gelmiştir. Her asker kendisine tahsis edilen toprağa yerleştirilerek savaş zamanında silahı ve atıyla sefere katılmakla yükümlü kılınmıştır. Bizans İmparatorluğu’nun sonuna kadar devam eden sistemin zaman içerisinde değişmeye uğradığı görülmektedir: 11. yüzyılın ortalarına doğru themelerin idaresi, gelirlerinin tamamıyla birlikte aristokratlara devredilmiştir. 12. yüzyılın başlarında ise, toprak tahsislerinin askeri hizmet karşılığında yapıldığı ve tahsis sahiplerinin bir tür askeri aristokrasiye dönüştüğü feodal bir yapı kazanmıştır. Bu dönemde, askeri aristokratlar, atlı ve silahlı olarak, sahip oldukları toprakların değerine göre değişen sayıda askerlerle birlikte savaşa katılmak mecburiyetindeydiler.

Selçuklu ikta ve Bizans pronoia sistemlerinin yukarıda belirtilen nitelikleri karşılaştırıldığında, her ikisinin de, Osmanlı tımar sistemiyle benzer taraflarının bulunduğu, dolayısıyla, her ikisinin de tımar sisteminin kökenini teşkil edebileceği düşünülebilir.[8] Merkezi hazinenin ve Para ekonomisinin henüz yeterince gelişmediği, askeri birliklerin başlıca atlılardan oluştuğu Ortaçağ şartlarında, tımar ve pronoia tarzı sistemler ihtiyaca binaen ortaya çıkmış ve uygulanmıştır. Atlı askerlerin ihtiyaçları yalnızca kırsal çevrede karşılanabilmekte ve devletin esas gelirini teşkil eden ve ayni olarak ürün üzerinden alınan öşürler toplanarak mahalli pazarlarda paraya çevrilebilmektedir. Bu iki temel ihtiyaç neticesinde, İran, İslam devletleri, Bizans, Batı Avrupa ve Moğol İmparatorluklarında benzeri sistemler ortaya çıkmıştır. Osmanlı Devleti, bu sistemlerin her birinden değişik unsurlar alarak, kendine özgü tımar sistemini geliştirmiştir.[9]

Osmanlı Feodalizmi İddiası

Osmanlı tımar sisteminin feodalliği olduğu konusunda araştırmacılar arasında 1960-70’li yıllarda yapılan hararetli tartışmalar, günümüzde, henüz kesin bir neticeye varılmadan sona ermiş görünmektedir. Bunun nedeni ise, tımar sistemini sosyalist topluma giden bir aşama olarak göstermeye çalışan Marksist, çoğu Balkan tarihçiler ile Osmanlı sisteminin ne kadar adaletli olduğunu göstermeye çalışan milliyetçi Türk tarihçileri arasında neredeyse bir uçurumun varlığıdır.[10] Marksist tarihçiler Osmanlı tarihinde feodal dönemin varlığına inanır ve bunun izlerini tımar sisteminde bulmaya çalışırken, milliyetçi Türk tarihçileri de bütün çalışmalarını, tımar sisteminin Avrupa feodalizminden farklı yanlarını ortaya koymaya yoğunlaştırmışlardır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ