KIRIM’IN RUSLAR TARAFINDAN İŞGAL VE İLHAKI

KIRIM’IN RUSLAR TARAFINDAN İŞGAL VE İLHAKI

Kırım Hanlığı, Altınordu Devleti’nin dağılması sonucu onun parçalarından birisi olarak XV. yüzyıl başlarında Hacı Giray tarafından kurulmuştur. Mengli Giray’ın hanlığı zamanında ve onun müracaatıyla, Fatih Sultan Mehmet döneminde Osmanlı Devleti’ne metbu bir hanlık haline gelmiştir. Siyasî, sosyal ve jeopolitik özellikleri dolayısıyla da Osmanlı idari teşkilatına bağlı bir eyalet statüsüyle Hacı Giray’ın soyundan gelenler tarafından Rus ilhakına kadar geçen dönemde Hanlık ile idare edilmiştir. Osmanlı Devleti’ne tâbi’ olma Kırım’a siyasî, askerî ve sosyal güç katmıştır. Özellikle, Altınordu Devleti’nin dağılması ile bağımsız bir devlet olarak günden güne büyüyen, Kazan ve Astrahan hanlıklarını yok edecek düzeyde gelişen Rusya gibi bir devlete karşı, uluslararası siyaseti yönlendiren ve ağırlığını her cihetten hissettiren Osmanlı Devleti gibi bir gücü arkasına almıştır.

Osmanlılar için de Kırım’ın elde edilmesi çok önemlidir. Karadeniz’in bir “Osmanlı gölü” haline gelmesiyle beraber, kuzeyde güvenliği sağlayan ve savaşçılık yetenekleri muntazam olduğundan kendi adlarına o bölgedeki “ilerlemeleri” yürütecek Kırım gibi bir gücü elde etmişlerdir. Hedefleri Baltık, Karadeniz ve Hazar denizi istikametlerinde ilerlemek olan Ruslar, Osmanlı Devleti ile doğrudan mücadele etmeyi göze alamayınca nasıl Kazakları kullandıysa, Rusya’yı kendilerini tehdit edebilecek düzeyde bir engel olarak görmeyen Osmanlı Devleti de “kuzeyde beliren tehlikeye” karşı mücadeleyi Kırım hanlığı vasıtasıyla yürütmeyi yeğlemiştir.

XVII. yüzyılda Rusya destekli kazakların Sinop, İstanbul, Ahyolı ve Yeniköy’e kadar sokulup buraları yağmalamaları ve hatta 1637’de kısa bir müddet de olsa Kırım yarımadasında bir iç deniz olarak kabul edilen Azak Kalesi’ni ele geçirmeleri Rusların artık Osmanlı Devleti için bir tehlike olmaya başladığını, bu nedenle de Kırım için bu tarihlerden itibaren önceki asırlardan daha da çetin bir döneme girildiğini göstermekteydi. Kuruluşundan itibaren Kırım Hanlığı muntazam aralıklarla Rusya içlerine akınlar düzenlemekteydi. Osmanlıların siyasî desteğini de alan Kırım akınları Ruslarda telafisi güç ekonomik, askerî ve sosyal izler bırakıyordu. Bu akınlar Rusların gücünü kırmaya matuf olaylar olarak değerlendirilse bile, Kırımlılar için ekonomik kazançları da beraberinde getiriyordu. Üretime dayalı bir ekonomisi olmayan Kırım hanlığında Rusya’ya yapılan bu akınların iktisadî hayatta kayda değer bir önemi vardı. Rusların bu yüzyılın sonuna doğru birtakım askerî faaliyetler ile varlıklarını hissettirmeleri Kırımlıları yakından ilgilendiren gelişmelerdir. Kırım’ın, Karadeniz’in kenarında olması yanında, Kafkasya’ya ilerleyen yol üzerinde bulunması Ruslar için ayrı bir önem arz etmekteydi. Osmanlılar bu tehlikenin farkına XVIII. yüzyılın sonuna doğru ancak varmışlardır.[1]

Ruslar, batılı devletlerin Osmanlı Devleti’ne karşı oluşturdukları “mukaddes ittifak”a girdikten sonra 1689 yılında Kırım ve Kefe üzerine saldırıya geçmiş, fakat Kırımlıların karşı koymalarıyla geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Ruslar ile imzalanan İstanbul Antlaşması Kırım’da ekonomik ve siyasî etkiler bırakan maddeler içermekteydi. Buna göre bu zamana kadar Rusların her yıl Kırımlılara verdiği vergiler kaldırılırken, önemli ekonomik kazançlar sağlayan Rusya içlerine Kırım akınları yasaklanıyordu. Daha da önemlisi Kırım’ın girişi olarak kabul edilen Azak Kalesi Rusların eline geçiyordu.[2] Bu kale her ne kadar Prut Savaşı sonucu tekrar geri alındıysa da XVIII. yüzyılın başından itibaren olan gelişmeler Kırım’da farklı bir dönemin açılmasına sebep oldu. Dış politikalarının önemli bir ayağını Osmanlı genelinde Kırım üzerine odaklayan Ruslar 1736 yılında, ileride iktidarının ilk yıllarında II. Katerina’nın danışmanlığını da yapacak olan Alman asıllı General Münnich komutasında Kırım’ı işgal amacıyla Bahçesaray’a kadar sokuldularsa da Osmanlı ve Kırım kuvvetlerinin karşı koymaları ile geri çekilmek zorunda kaldılar.[3]

Ruslar, Kırım’ı savaş yoluyla alamayacaklarını anlayınca dahilî birtakım gâileler çıkarmak suretiyle hanlığı içten zayıflatmak ve Osmanlı Devleti’nin de zayıf bir anında burayı almayı tasarlıyorlardı. Bu amaçla 1740 yılında Kırım ile ilişkileri düzenlemek üzere Kiyef’e bir vali tayin ederlerken, 1741 yılında ilk ataması yapılan fakat Kırımlılar tarafından kabul edilmeyen Nikiforov’u 1763 yılında Kırım’a tekrar konsolos atadılar. Tayin edilen konsolos Kırım’ın sosyal, politik ve ekonomik durumunu, adanın topografik ve stratejik şartlarını, askerî teşkilatını, demografik yapısını, halkın ve Kırım yönetici elitinin örf ve âdetleri gibi özelliklerini muntazaman Rusya’ya bildirmiştir.[4]

Kırımlılar da zaten eski cengaverliklerini kaybetmişlerdi. Ahmed Resmi’nin ifadesiyle Rusya üzerinde sürekli akın ve çapul yapan Tatarların yerine şimdi “talkan ve boza yerine berş ve afyon ile çay ve kahve içmeye alışıp tembel ve tiryaki” bir topluluk vardı.[5] Osmanlılar, Tatarların eskisi gibi Ruslar karşısında dayanıklılık gösterememeleri sebebiyle Kırım ve Kefe seraskeri ünvanıyla bir vezirin Kefe’de ikamet etmesi lüzumunu hissetmişler ve Kırım Hanlığı’nın merkezini Bahçesaray’dan muhtemel Rus hücumu karşısında jeostratejik öneme sahip Bender yakınlarındaki Kavşan’a nakletmişlerdi.[6] Kırımlıların sosyal ve siyasî bünyelerinin eskisine göre zayıflamasını fırsat bilen Ruslar, Kırım’daki kabileler arasına nifaklar sokmaya ve onları kendi taraflarına çekmeye çalıştılar. Hatta hanları bile Osmanlılardan gelen emirlere riayet etmemeleri konusunda iknaya çalıştılar.

Kırım içindeki propagandaları sonucu kendilerine yeterince taraf bulduklarına inanan Ruslar 1769 yılında Bucak ve Yedisan Nogayları ile dostluk ve ittifak anlaşması imzaladılar. Zira, 1768 yılında Osmanlı Devleti Rusya’ya savaş ilan etmişti. 15 Temmuz 1770’te de Rus devlet şûrası, Han’ın otoritesi altında Kırım’ın bağımsızlığını tanıyan bir karar aldı. Ruslar, savaşın cereyan ettiği bu ortamda Kırım yönetici ve elit halk tabakası üzerinde Kırım’ın Osmanlılardan ayrı, bağımsız bir devlet olarak kalmasını ve kendisinin bunun destekçisi olduğunu propagandasını yapmaya başladı. Bu sözler Kırım yöneticileri üzerinde etkili oluyordu. Asırlardır Osmanlı himayesinde yaşayan Kırımlılar için hiçbir siyasî gücün etkisi ve zorlaması altına girmeden devletlerini yönetmek güzel bir şey olarak görülüyordu. Fakat Rusların iltifatları ve yumuşak sözleri onların kalplerini o kadar etkilemişti ki ister istemez Rusya tarafına meylediyorlar ve tarihî düşmanları Rusların artık kuvvetli olduğunu, kendilerini kandırdığını ve Kırım’ı işgal edeceğini düşünemiyorlardı.

Artık 1770 yılına gelindiğinde Kırım’da Osmanlı’ya bağlı bir halk tabakası olmakla beraber, Rusya hayranı bey ve mirzalardan oluşan elit bir kesim vardı. Rusların 1770’de Kırım’a ilk saldırısında Kırımlılar serasker İbrahim Paşa’ya gereken yardımı göstermemişler, hatta Tatarlardan bazıları el altından Ruslara istihbarî bilgiler ulaştırmıştır.[7] Bu nedenle Rusya taraftarı olarak bilinen Kaplan Giray azledilerek yerine III. Selim Giray hanlığa getirildi. Ruslar 1771 Temmuzu’nda Tatarların da yardımıyla Prens Dolgorukiy komutasında Kırım’ı tamamen işgal etti.[8] Kırım Hanı III. Selim Giray kaçarak İstanbul’a gelince, onun yerine Osmanlı devleti Maksud Giray’ı han olarak tayin etti.[9] Lakin Rusların kuvvetli telkinleri ile Osmanlıların sözlerini dinlemeyen mirzalar bağımsızlık hülyalarına kapılmanın bir sonucu olarak bu tayini tanımayarak Sahib Giray’ı han olarak seçtiler.[10]

1774 yılında Küçük Kaynarca Antlaşması görüşmelerine başlandığında Kırım üç yıldır Rusların işgali altında bulunuyordu. Bu nedenle gerek savaş boyu yapılan Yergöğü ve Bükreş görüşmelerinde ve gerekse iki gün cereyan eden Küçük Kaynarca Antlaşması müzakerelerinde en çok tartışılan maddelerden birisi de Kırım meselesidir. 21 Temmuz 1774 tarihinde imzalanan antlaşmanın üçüncü maddesine göre Kırım’a bağımsızlık verilirken, Kırımlılar Hanlarını kendileri seçecekler, yalnız dinî yönden Kırım, Osmanlılara bağlı olacaktı.[11]

Antlaşmayla beraber üç yıldır fiilen Rus işgali altında olan Kırım artık müstakil bir devlet oluyordu. Osmanlı Devleti, savaştan mağlup çıkan bir devlet olarak, Rus işgali altına düşmektense bağımsız bir Kırım’ı daha yeğ görüyordu. Gerek Osmanlı yöneticileri ve gerekse halk, Kırım’ı kaybetmeyi kesinlikle kabullenemiyorlardı.

Kırım, üç asırdır Osmanlı Devleti’nin bir parçası olmanın yanında aynı dine mensup bir coğrafya olarak jeopolitik öneme de sahip bulunuyordu. Buranın bağımsız olmasıyla beraber üç asırdır “Türk gölü” olma özeliğini yitiren Karadeniz, bu vasfını kaybediyor, Rusya’nın müdahalesine açık hale geliyor ve hatta daha sonraki gelişmeler de dikkate alındığında Rusların ağırlığının daha çok hissedildiği bir statüye kavuşuyordu. İşgale kadar Osmanlı Devleti’nin kuzeyindeki tehlike ve gelişmelere karşı önemli bir kalkan vazifesi gören unsur artık yok oluyor, tehlike doğrudan payitaht merkezinin kapısını çalıyordu. Osmanlı yöneticilerindeki genel kanı, Kırım’ın elden çıkarılmasının geçici bir durum olduğu, ekonomik ve askerî birtakım düzenlemelerden sonra bu Müslüman coğrafyanın tekrar kazanılacağı yönündeydi.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al