KIRGIZLARDA DİNÎ VE SOSYAL HAYAT

KIRGIZLARDA DİNÎ VE SOSYAL HAYAT

A. Dinî Hayat

Kırgızlar, bir Türk topluluğu olarak, diğerlerinin yaşadığı dinî hayatı yaşamış, din alanında onların birikim ve tecrübelerine sahip olmuştur. Aynı bölgelerde ve diğer Türk toplulukları ile iç içe yaşamış olmaları dolayısıyla, onların farklı bir dinî inanışa sahip olduğunu düşünmek doğru değildir. Ancak sosyal yapıları ve hayat tarzları itibarıyla diğer topluluklardan bazı özelliklerle ayrılmaları mümkündür. Bu çerçevede İslâm’ı daha sonradan kabul etmeleri, kabul ettikleri İslâm’ı iyi öğrenememiş veya iyi uygulayamamış olmaları ihtimal dahilindedir. Dağlarda yaşıyor olmaları, hayvancılıkla geçimlerini sağlamaları ve göçebe hayatı devam ettirmeleri, yerleşik hayatı teşvik eden İslâm için olumsuzluk sebebi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kırgızların dinî hayatı ile ilgili çeşitli kaynaklarda değişik bilgiler ve görüşler yer almaktadır. Ancak bu bilgilerin büyük bir kısmı birbirileriyle çelişmektedir. Kırgız tarihinde birbirileriyle çelişir gibi görünen bilgi ve görüşleri haklı çıkaracak belirtiler de bulunmaktadır. Fakat bu belirtileri kesin deliller olarak kabul edip onlar üzerine hüküm inşa etmek mümkün değildir. Zira kendileri Müslüman olmayan yazarlar, dinî taassupları dolayısıyla, Kırgızların İslâm dini ile arasını mümkün olduğu kadar uzak ve İslâm’ın onlar üzerindeki izlerini olabildiğince silik göstermeğe çalışmaktadır.

Sovyetler Birliği döneminde yetişen yazarların temelde din olgusuna ve özelde İslâm’a bakışları bilinmektedir. Dolayısıyla onların İslâm dini ve Kırgızların Müslümanlığı ile ilgili sağlıklı bilgi vermeleri ihtimalden uzaktır. Türk dünyası ve Kırgızlar üzerinde inceleme yapanlar ve seyyahlar, kendi dinî inanışları dolayısıyla ne kadar objektif olabildikleri bir kenara bırakılacak olursa, rastladıkları mevzî olayları genelleştirme yoluna giderek Kırgızların dinî hayatları hakkında genel bilgiler vermektedir. Kırgızların tamamının yerleşik bir hayata sahip olmamaları araştırmacıların işini zorlaştırmakta, onları sağlıklı genellemeler yapmaktan alıkoymaktadır. Ancak hangi şart ve ortamda olursa olsun, bu alanda araştırma yapan herkes, Kırgızların, Müslüman olduğu yönünde hemfikirdir.[1] Araştırmacıların ve tarihçilerin tartıştıkları asıl problem, Kırgızların ne zaman Müslüman olduğu ve İslâm’ın onlar üzerindeki etkilerinin neler olduğu hususudur. Bu çerçevede; günümüzde Kırgızların dinî hayatı hakkında sağlıklı değerlendirmeler yapabilmek için, onların dinî hayatını İslâm öncesi ve sonrası olarak ikiye ayırmakta yarar vardır.

I. Kırgızlarda İslam Öncesi Dinî Hayat

A. Tanrı ile İlgili İnanışlar

Kırgızlar bölgede yaşayan diğer Türk boyları gibi Geleneksel Türk dinî inanışının temsilcisi ve uygulayıcısı durumunda olmuştur. Tanrı konusunda Kırgızları diğer Türk topluluklarından ayırmak mümkün değildir. Gerek coğrafî konumu, gerekse sosyokültürel yapısı itibarıyla, diğer dinî inanışlarda olduğu gibi, Tanrı konusunda da etkileşme, benzeşme ve birliktelikler dikkati çekmektedir.

Türklerin bilinen haliyle peygamberleri ve kutsal kitapları bulunmamaktadır. Ancak sahip oldukları Tek Tanrı (Gök Tanrı) inancı ile, Monoteist dinler arasında yer almakta, ona İslâm’ın telkin ettiği esaslara benzer özellikler atfetmektedir. Tanrı’nın zat ve sıfatları gibi en mühim meselelerde, sadece putperestlerden değil, Tevrat ve İncil’in uğradığı tahrifler dolayısıyla, Yahudi ve Hıristiyanlardan daha ileri bir konuma ulaşmaktadır. Ancak Osman Turan, Kırgız, Başkurt ve bazı Türk boylarının kendilerini Tanrı konusunda, diğer Türk boylarındaki, bu ileri düzeye çıkaramadıklarını ifade etmektedir. O, Kırgızların sonradan vazgeçtikleri ölü yakma geleneklerini bunun bir sebebi olarak göstermektedir.[2]

Kırgızlar, Tanrı’ya “Kojo Kuday” (Koca Kuday) derler.[3] Bazen sadece “Koca” sözünün kullanıldığı da görülmektedir. Esasen Altay efsanelerinde Tanrı, hep kayın ağacının üzerinde “gök sakallı bir ihtiyar” olarak bilinmektedir. Muhtemelen Tanrı’ya Koca denilmesinin sebebi de budur. “Gök” ve “Göklük”, Tanrı’nın rengi ve sembolüdür. Ayrıca “Gök Kurt” Tanrı’nın sembolü olarak bilindiği gibi, “Gök sakallı vezir” de, Tanrı tarafından gönderilmiş, hükümdarın yardımcısı olan kutsal bir kişidir ve bu efsanenin önemli bir motifidir.[4]

B. Umay ile İlgili İnanışlar

Orhun Abidelerinde ve başka bazı kaynaklarda melek kavramına benzer bir varlık olarak “Umay” dikkati çekmektedir. Kitabelerde Umay, çocukların koruyucusu olarak yer almaktadır. Kaşgarlı Mahmud da meşhur Kutadgu Bilig isimli eserinde, kadınların Umay’ı uğur saydıklarını, ana karnındaki çocukların, Umay tarafından korunduğuna inandıklarını yazmaktadır.[5]

Kırgızlar, çocuğu koruyan varlığa “Umay Ene” demektedir.[6] Çocuk doğduktan sonra yapılan ve “beşiktoy” denen törenlerde, çevresinde marifetleriyle saygınlık kazanan bir kadın, çocuğu beşiğinden alır, onun korunması ve iyi uyuması için “Bismillah benim elim değil, Umay Ene’nin eli” diyerek çocuğu tekrar beşiğine koyar.[7]

Bugün Türkçede çocukları korkutmakla alakalı olan “Umacı” tabiri bu eski inancın, değişime uğramış bir devamı olarak görülmektedir.[8]

C. Kam (Şaman) İle İlgili İnanışlar

Türklerin İslâm öncesi dinî inanışlarında ve halen Geleneksel Türk dinî inanışlarını devam ettirenler arasında “şaman” çok etkili bir varlıktır. Bu kelime Tunguz kökenli olup, Türkler arasında yaygın kullanılan şekli “kam”dır. Ancak Yakutlarda “oyun”, Kırgız, Kazak ve Özbeklerde “bahsıbakşı” kelimesi şaman yerine kullanılmaktadır.[9]

Verilen bilgilere göre her kamın kendine göre bir davulu, dümbeleği, tefi olup, o bunları çaldığı zaman insanlar etrafında oynamaktadır. Bu merasimin asıl amacı, kötü ruhları defetmek, neyi kurban edeceğini bilmek, hastalığı tedavi etmek, ölüm ve başka belalardan insanları korumak ve gelecekle ilgili haber vermektir. Bunun uzantısı olabilecek falcılık, bahşılık, dalcılık (insanların sırtına bakarak bir şeyler söyleme), kabir hayatı hakkında bilgiler vermek, peri oynatmak, dağlara, büyük ağaçlara, yıldızlara perestij, Kırgızlar arasında bulunmaktadır.[10]

Arap kaynakları, Kırgız kamlarından yani baksılardan söz ederken bunlara Soğdca bir kelime olan ve “Allah’ın Peygamberi” anlamına gelen “faghinun”dendiğini nakletmektedir.[11] Faghinun muska, sihir, fal işleriyle uğraşan gelecekle ilgili haber veren ve hava tahminlerinde bulunan adam demektir.[12] Faghinun yaptığı işler itibarıyla baksı ve kamlarla aynı işi görmektedir. Kırgızlar, İslâm’ı kabul ettikten sonra baksı, her türlü amelle ilgili dua okuyan, hastalara şifa dağıtan biri olarak kabul edilir. Onlar dışardan sağladıkları desteklerle (cin, şeytan, albastı etkisiyle) hasta olanlara yardım eder. Çeşitli hareketlerle (danslarla) onları korkutup kovalar.[13]

D. Ruh ile İlgili İnanışlar

Ruh ve ahiret kavramı bütün dinî tasavvurlarda esas unsuru teşkil etmektedir.[14] Türkler, ruhun ebedîliğine ve bunun zaruri bir neticesi olarak ahiret hayatına, iyilik ve kötülüklere dair bir hesabın verileceğine inanırlar. Aynı şekilde onlar birçok eski kavimler gibi Kağan ve Beyler ölünce ruhlarının bir kuş gibi göğe, Tanrı’nın yanına uçtuğunu (uçabardı) kabul ederler. Eski Türkçede “uçmak” kelimesinin aynı zamanda “cennet” anlamına gelmesi ve İslâm devrinde bu mefhumu ifade için aynı kelimenin kullanılmasının sebebi budur.[15]

Kaşgarlı Mahmud, Türklerde ruhların yılda bir defa geceleri, hayatta iken yaşadıkları şehirlere gelip, halkı ziyaret ettiğine ve “tiki” diye bir ses çıkardığına dair bir inanışın varlığını haber vermektedir. Göklere çıkan iyi ruhlar dünyadaki akrabaları için tanrı nezdinde şefaatte bulunmaktadır. Yer altına giden kötü ruhlar da fenalık yaparlar.[16]

İyi ruhların Tanrı yanında göklere uçması ve akrabalarına şefaate bulunması, ecdadı tazim ve millî şuur duygularının bir başlangıcı olarak kabul edilmektedir.[17] Buna mukabil kötü ruhların küçük çocuklara zarar verdiğine inanılmakta, bu sebeple, onları yanıltmak için çocuklara değişik isimler verilmektedir.[18] Geleneksel Türk dinî inanışında, yüksek dağlar ve pınarlar iyi ruhların makamı sayılmaktadır.[19]

Ruh inancı Kırgızlarda da oldukça önemlidir. Manas Destanı’nda bu konuda çok sayıda örnek bulunmaktadır. Burada onların kızıl ince bir ruha inandıkları belirtilmektedir. AlmanBet kendisi Müslüman olduğu halde, kızıl ve ince ruhun cennete girmesini arzulamaktadır. Bu durum Kırgızların eski dinî inanışlarını İslâm ile birlikte devam ettirdiklerini göstermesi bakımından önemlidir.[20] Destanda, aynı şekilde geleneksel Türk dinî inanışının bir uzantısı olarak, bazı ruhların Manas’ı koruduğu, ağızdan girip düşmana nara saldığı rivayet edilmektedir. Bahaeddin Ögel, bunun eski Türklerin “kut” dedikleri ve Tanrı’nın bazı insanlara bahşettiği kudret olduğunu, İslâm’da bunun karşılığında melek bulunduğunu belirtmektedir. İslâm inancına göre, Allah’ın kullarını melek aracılığıyla koruması dışardan olurken, Türklerde Tanrı’nın kudreti, insan ruhunun yerini almakta ve talihli insanı başarıya kavuşturduğuna inanılmaktadır.[21] Destanda Manas’ın zehirlenerek öldüğü ve uçan ruhunun gerçek makamına yerleştiği ifadesiyle, geleneksel inancın izlerine rastlanılmaktadır.[22]

Ata ruhlarının koruyucu vasfı çeşitli şekillerde günümüz Kırgızları arasında bir halk inancı olarak yaşatılmaktadır. Cengiz Aytmatov’un “Oğulla Buluşma” adlı hikayesinde; ata ruhlarının koruyuculuğundan söz edilmekte ve oğlunu arayan Çordon şöyle dua etmektedir: “Ey Ataların ruhu! Ey Ataların koruyucusu Kamber Ata! Bana yardım edin! Atım sürçmesin! Ona şahinin kanatlarını ver! Ona balıkların ciğerini ver”.[23]

E. Ateş ile İlgili İnanışlar

Ateşin ortaya çıkışı ile ilgili çeşitli hikâyeler anlatılmış ve bunlardan bir kısmı günümüze kadar ulaşmıştır. Bu mitolojik rivayetlerden birine göre; ateşi gökten kırlangıç alıp gelmiştir. O ateşi çalarken arkasından koşmuşlar fakat yetişememişlerdir. Bunun üzerine arkasından ok atmışlar, ok onun kuyruğunu delip geçmiştir. Kırlangıcın kuyruğunun ikiye ayrık görünmesinin sebebi budur. Bu inanç o gün için normal karşılanmış ve Kırgızlar dışında bütün Türkistan’da yayılmıştır.[24]

Eski Türk dinî inanışları arasında ateşin önemli bir yeri vardır. İlkel insanlar ateşi temizleyici bir unsur olarak görmüşler ve hastaları onunla tedavi etmek istemişlerdir. Yanan ateş söndürülmemiş ve birbirilerine verilmemiştir. Kırgızların ateşe olan saygıları bilinmekle birlikte, bu saygı sadece onlara mahsus bir şey değildir. Bunun Moğollarda da bulunduğu, hatta Cengiz Han’ın ateşten yaratıldığına bile inanılmıştır. Bazı rivayetlerde Moğolların ateş tanrıçasına “ut” ya da “od” dedikleri nakledilmiştir. Moğollar da ateşi, “ut anne” olarak kabul etmiştir.[25]

Kırgızlarda, evlenme törenlerinde “otga girüü” yani “ateşe girme” diye bir merasim vardır. Bu tören, düğünden birkaç gün sonra gelinin akrabalarının evinde yapılır.[26] Bundan sonra damat gelinin akrabalarına yaklaşır ve onlardan kaçmamaya başlar.[27] Nitekim Manas Destanı’nda da Aksaykal Hatun’un nikahı kıyıldıktan sonra şöyle denilmektedir: “Aksaykal eve girdi, eğilip (enkeyip) selam kıldı, ateşe (otgo) gelip AkSaykal ateşe (otgo) selam kıldı”.[28] “Ateşe yağ dökme” ise, gelinin güveyi evine geldiği ilk gün yapılır. Kırgızlarda yaşama ve geçinme karşılığında “ateşi tutma” denir. Bu söz hem mal ve para azlığı hem de insanlarla geçinme anlayışında söylenir.[29]

Türklerde ateş yakma bir tören gereğidir. Belki de yas merasimi bitinceye kadar, bu ateş yakılmakta ve söndürülmemektedir. Fakat Manas Destanı’nda yer alan, Kanıkey’in rüyasında ocaktan gögeren ve göğe değen bir kavak çıkması ve bu rüyanın sonucunda Manas’ın dirilmesi üzerine, Manas’ın anası ocakta devamlı yanan ateşi söndürmüştür. Ölen birinin ardında ateş yakılması metinlerde ve seyyahların hatıralarında bulunmamaktadır. İşte Manas’ın dirilmesi üzerine buna gerek kalmadığı anlaşılmıştır. Zira Manas dirilince yeniden doğmuş gibi kabul edilmiş ve annesi tarafından emzirilmiştir.[30]

F. Kurban ile İlgili İnanışlar

Türklerde kurban merasimleri “kesmek”, “tığlamak” ve “saçı” şeklinde yerine getirilmektedir. At, koç, koyun gibi hayvanlar kurban edildiği gibi, tarladan kaldırılan ilk mahsulün de kurban edildiği görülmektedir. Türklerdeki kurban şekillerinden biri de “ıduk”tur. Iduk kurban olarak seçilen hayvanın hayatının bağışlanması ve serbest bırakılmasıdır.[31]

Kırgızlar milli içkileri olan kımız ve kısrak sütünü toprak, at, ev ve dört bir tarafa serpmek suretiyle bir tür kurban sungusu taktim etmişlerdir.[32]

Kırgızlarda adak kurbanı da vardır. Kırgızcada ‘kuday kılmak’ adağını yerine getirmek anlamına gelmektedir. Kurban kesme şeklinde gerçekleşebileceği gibi, ‘sofra çekmek’ yani ziyafet vermek, çıplak giyinmek veya herhangi bir hayır işlemek şeklinde de olabilir. Adağın yerine getirilmesi, bir sözün yerine getirilmesi, sözünün eri olması bakımında bir yiğitlik ifadesidir.[33]

Kırgızlar çeşitli hastalıklardan kurtulma, yaylaya göçme veya kaybolan hayvanları bulmak için de kurban keserler.[34]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ