KIRGIZ HALKI VE GELENEKSEL KÜLTÜRLERİ

KIRGIZ HALKI VE GELENEKSEL KÜLTÜRLERİ

Kırgızlar, kendi adlarını taşıyan Kırgızistan Cumhuriyeti’nin en büyük etnik grubunu oluşturmaktadırlar. Kazakistan, Çin Halk Cumhuriyeti, Tacikistan ve Özbekistan devletleriyle sınırları bulunmakta ve orta Asya’nın doğusunda yer almaktadır. Ülkede konuşulan dil, Kırgız Türkçesidir. 1999 yılında yapılan ilk nüfus sayımı verilerine göre, toplam nüfusun (4. 822 938) %65’ini Kırgızlar oluşturmaktadır. Toplam nüfusun %13.8’ini oluşturan Özbekler ve %12.5’ini oluşturan Ruslar ülkede yaşayan 100’e yakın etnik grup içinde önemli paya sahiptirler.[1]

Ayrıca, Özbekistan, Çin Halk Cumhuriyeti, Tacikistan, Afganistan, Rusya Federasyonu ve Türkiye Cumhuriyeti’nde de Kırgızlar yaşamaktadır, diğer yandan Kırgızlar, Çin Halk Cumhuriyeti ve Tacikistan’da yerel yönetim hakkına da sahiptirler. Dini inançları açısından Kırgızlar, Sünni Müslüman geleneğini temsil etmektedirler.

XIX. yüzyılın ortalarından XX. yüzyılın başlarına kadar Rusya İmparatorluğu’nun bir parçası olan Kırgızistan, daha sonra Rusya’nın önderliğinde kurulan SSCB’ye dahil edilerek bir SSCB cumhuriyeti kimliği almıştır. Diğer SSCB cumhuriyetleriyle birlikte acı bir sosyalizm deneyimi yaşayan Kırgızistan, SSCB’nin dağılmasıyla 31 Ağustos 1991’de bağımsızlığını ilan etmiştir.

Demokratik bir ülke olarak dünya devletleri arasında kendine yer edinen Kırgızistan Cumhuriyeti bugün milli kimliğini etnik ve kültürel değerlerini etkileyen küreselleşme sürecinin negatif etkilerini üzerinde hissetmektedir. Bu kaçınılmaz olup bütün dünya ülkelerinde görülmektedir. Kırgızistan Cumhuriyeti’nin aradığı çözüm küreselleşmenin getirdiği negatif etkileri (aile kurumunun yok olmaya yüz tutması, büyüklere saygının azalması, aile içi münakaşalar, uyuşturucu, AIDS vb. hastalıkların yayılması) en aza indirgemenin yolundadır. Kırgız halkının sahip olduğu kültürel değerler yeni neslin gelişimi için unutulmamalı ve yeni nesle aktarılmalıdır. Bu kültür kendi değerlerinden taviz vermeden modern uygarlığın getirdiği yenilikleri bir arada yaşayabilecek bir yapıya sahiptir.

Ana çizgileri itibariyle Kırgız örf ve adetleri modern teknolojik uygarlık içinde de halkın genel kültürünü organik bir parçasını oluşturur. Doğal olarak XX. yüzyılın başlarında halk kültürleri, teknolojik, sosyoekonomik gelişmelerin etkisiyle büyük değişimlere uğramıştır. Birçok örf ve adet unutulmuş, günlük hayatımızdaki geçerliliklerini kaybetmiştir. Oysa Kırgız halkının temel etnik özelliğini taşıyan gelenekler korunmuş ve hatta daha da geliştirilmiştir. Bu kültür zor ve uzun bir tarihi süreçten geçmiştir. Kırgızların kültürleri ana hatlarıyla etnik ve kültürel açıdan genel Türk kültürü ile sıkı bir etkileşim içinde olup, hayvancılık ve göçebe yaşam tarzı etkileriyle şekillenmiştir.

Daha iyi otlak ve su menbaları arayan gruplar sürekli yer değiştirmiştir. Bu işi yaparken ister akraba, ister yabancı kabilelerle ticari, ekonomik ilişkiler kurmuşlardır. Hatta karşılıklı evlilik ilişkilerine bile gidilmiştir. Böylece kültürel, bilimsel ve iş deneyimi açısından yaşanan karşılıklı alışverişler, tarım ve teknolojik gelişmeleri de beraberinde getirmiştir.

Kırgız halk kültürü, göçebe hayat tarzına ideal uyum sağlamıştır. Bu kültürün fertleri ailesinin ve kendisinin güvenliğini sağlamak ve hayatını devam ettirebilmek için bir takım maddi değerler yaratmaya yönelmiştir.

Manevi kültür, örf ve adetler tarih içinde hep kendini yenilemiş, bazen ise kökten değişikliklere uğramıştır. Bunlara dini inanç, defin törenleri, sosyal ve ekonomik ilişkiler örnek olarak gösterilebilir. Bir bütün olarak Kırgız halk kültürü, Kırgız yaşam tarzı ideolojik olarak sürekli yenilenme ve gelişme göstermiştir. Diğer yönden Kırgız Türkleri güçlü aile, akraba, kabile geleneklerine bağlılık, halklarına ve ülkelerine olan sevgi ve sadakat, halkını koruma içgüdüsü ve hayat tecrübesi ile sahip oldukları en iyi değerleri kuşaktan kuşağa aktararak yaşatmışlar. “Baban sağ iken halkını, ata binerken topraklarını tanı” der Kırgız atasözü. İşte bu atasözü ile büyükler çocuklarına halkı ve sahip oldukları toprakları tanıtıyorlardı. Kırgızlar için yeni neslin sosyal ve etnik kimliğini koruması açısından tarihin ve kültürün kuşaktan kuşağa aktarılması büyük önem taşımaktaydı. Kırgız halkının tarihi ve kültürel değerlerinin ortaya çıkışı, gelişimi, korunması ve gelecek nesillere aktarılmasını üstlenmiş bir dizi enstitülerin varlığını belirtmemiz gerekir.

Kırgız halkanın tarihini, kahramanlık olayların günümüze kadar getiren yazılı ve sözlü kaynakların başında “Manas” destanı gelmektedir. Beş yüz bin satırdan oluşan bu destan her dizesinde bu halkın yaşam tarzını, aile ve evlilik ilişkilerini, gelenek ve göreneklerini, ideolojik görüşlerini ve başka nice kültürel unsurlarını aksettirmektedir. Destan anlatıcısının Manas’ı okuyabilmesi için “Manasçı” unvanını alması zorunludur.

Bilimsel anlamda Kırgız halk kültürünün araştırılmaya başlaması eski tarihlere dayanmaktadır. Özellikle XIX. yüzyılın ikinci yansında seyyahlar ve doğu bilimcileri tarafından Kırgızların kültürel ve etnik özellikleri incelenmiş, bu konuyla ilgili ilk araştırmalar yapılmıştır. XX. yüzyılda ise tarih, kültür, yaşam tarzı, Sovyet öncesi ve Sovyet dönemindaki değişimler kapsamlı bir şekilde incelenmiştir.[2] Kırgız geleneksel kültürü çok zengin ve bir o kadar karmaşık etnokültürel yapıya sahiptir. Farklı zaman dilimleri içerisinde ortaya çıkan kültürel değişimler, gelenek ve görenekler, sembol ve törenler bir arada toplanmıştır. Bunları incelediğimiz zaman Kırgız Türk kültürünün çok karmaşık bir yapıya sahip olduğunu görebiliriz. İslami inanışların yanı sıra İslam öncesi çeşitli gelenek ve göreneklere, kültlere bir arada rastlamamız mümkündür. Özellikle yaşamla ilgili geleneklerin çoğu İslam öncesine aittir. Ataerkil yapıya sahip Kırgız kültüründen insan yaşamı, yaşam süreci, misafîrperverlik vb. konuda birkaç geleneği inceleyerek daha önemli bilgilere ulaşabiliriz.

Kırgızlar için çocuk çok önemlidir. Bebeğin doğumu aile yaşamında en önemli ve en mutlu olaydır. Yeni doğan bebeğe, köy aksakalları, yaşlı ve saygıdeğer kadınlar mutluluk diler ve uzun hayat sürmesi için dualar ederdi. Çocuk neslin ve sahip olduğu değerlerin devamcısı, halkın ölümsüzlüğünün simgesidir. Bu nedenle gebelik süresince anne olacak kadın özel bir statüye sahiptir.

Hamile kadın her türlü ağır ve yorucu işten uzak tutulur. Tek başına köy dışına çıkması yasaklanır, kötü ruhlardan büyülerle korunmaya çalışırdı. Hamile kadını kötü ruhlardan korumak amacıyla çeşitli büyü ve muskalar yapılır. Kadının elbiselerine Kur’an ayetleri (tumar), ayı tırnağı (ayu tırmağı) ve ya puhu kuşu pençesinden muskalar takılırdı. Böylece kadının “kara” ve “albastı”dan korunduğuna inanılırdı. Bu muskalar genellikle elbisenin sol omuz kısmına takılırdı. Doğum öncesi kadının kötü ruhlardan korunması için çadırda gece-gündüz ateş yakılır, ocağın yanına ucu kapıya doğrulmuş kılıç konur, çadırın üst kısmına (kerege) ve kadının baş ucuna dolu silahlar asılırdı. Bunların kötü ruh ve güçleri korkutarak çadırın yanına yaklaştırmadığına inanılırdı. Geleneğe göre yeni doğmuş bebeğin ilk yemeği “sarımay” adı verilen eritilmiş inek yağıydı. Yağı emzirdikten sonra bebeğe “it köynük” adı verilen ilk giysisi giydirilirdi. Gömlek yaşlı bir adamın ya da çok çocuklu ve saygın bir kadının iç çamaşırlarından dikilirdi. Bu gömlek önce köpeğe daha sonra bebeğe giydirilirdi. Bütün bu sembolik davranışlar bebeğin uzun, mutlu ve sağlıklı hayat süreceği (ırım) inancıyla yapılırdı.

Yeni bir bebeğin doğuşu o aile için en büyük mutluluktu. Aile de bir takım törenler düzenleyerek bu mutluluğu çevreyle paylaşırdı. “Sıyınçı” adı verilen duyurma, müjde, “körındık” müjdeyi ulaştırarak hediye alma, “jentek” ve ya “beşiktoy” törenleri hediye karşılığı doğan çocuğa ilk kez bakma hakkını kazanma gibi çeşitli etkinliklerin yapıldığı ziyafetler verilirdi. (At koyuu) ad koyma töreni yapılır ve bu törene köyün en saygıdeğer kişileri toplanırdı. Kırgız geleneklerine göre kadınlar bebeğe isim takamazlardı. Bu hak ya köy aksakalına ya da bebeği ilk gören adama verilirdi Adın, bebeğin özelliklerine uygun olmasına dikkat edilir, ad verilmeden önce bebek incelenirdi.

Bebeğin ilk kez beşiğe yatırılacağı gün “beşik” töreni yapılırdı. “Menim kolum emes, Umay-ene, Batma, Zuuranın kolu, Umay-ene uyku ber, beşik eesi bek sakta” (bu benini elim değil, Umay ananın, Fatma’nın, Zehra’nın eli, Umay ana ona derin uyku ver, beşik sahibini iyi koru) ninnisiyle yaşlı bir kadın çocuğu beşiğe yatırırdı. Bu tören çocuğun doğumunun 40. gününde yapılırdı. Çocuğu beşiğe yatırmadan önce “kırk kaşık suuga kırıntı” adıyla çocuk kırk kaşık sıcak suyla yıkanır, karın bölgesindeki kıllar kesilir “karın çaç”, “it köynük” yerine “kırk köynük” gömleği giydirilirdi. Bu gömlek anne ve ya nine tarafından komşulardan toplanmış kırk parçadan dikilirdi. Çocuğun kırklama töreninde kırk çörek (may tokaç), kırk gözleme (kırk çelpek) gibi geleneksel yemekler yapılır ve köydeki kırk çocuğa dağıtılırdı.

Çocukların her türlü kötü ruhlardan ve nazardaki korunması için çocuğun beşiğine ve elbisesine çeşitli boncuklardan, hayvan ve kuş parçalarından yapılmış muskalar asılırdı. Eğer bir ailenin erkek çocuğu hayatta kalmıyorsa geleneğe göre o ailenin yeni doğmuş olan erkek çocuğunun ayağına hal-hal, kulağına küpe takılır, saçları örülür, sünnet dönemine kadar kız çocuğu gibi giydirilirdi.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al