KIBRIS’IN FETHİ

KIBRIS’IN FETHİ

Yavuz Sultan Selim döneminde Suriye ve Mısır’ın fethinden sonra Doğu Akdeniz bir Türk gölü haline gelmiş ve bu sulardaki Kıbrıs Adası, Osmanlı Devleti’nin emniyet ve bütünlüğü için daha da önem kazanmaya başlamıştı. Zira, Kıbrıs coğrafi konumu dolayısıyla, gerek Anadolu’nun güneyi ve gerekse Suriye sahillerini kontrol edebilecek bir konumdaydı. Bu coğrafi öneminden dolayı gerek Anadolu’ya, gerekse Suriye’ye hakim olan devletler Kıbrıs’ı da kendi topraklarına katma gereğini hissetmişlerdir.

Osmanlı Devleti’nin de kuvvetli bir deniz gücüne sahip Venedik’in elindeki Kıbrıs’ı almak istemesi tabii ve zaruri idi. Venedik korsanları, bu sahiller arasında ticarî malları taşıyan gemileri yağmalıyor, hacca gidenlere saldırıyorlardı. Osmanlı Devleti ile rekabet halinde olan Venedik’in, Kıbrıs’a sahip olması stratejik yönden çok büyük bir tehlike arz ediyordu. Ayrıca çıkabilecek bir harpte burası önemli bir üs özelliği de arz etmekteydi. Güneye, Mısır ve Suriye tarafıyla Avrupa içlerine yapılabilecek seferlerde, gerisindeki düşmandan emin olmak için Osmanlı Devleti önemli miktarda bir kara ve deniz gücünü buradan gelebilecek tehlikelere karşı, tutmak zorunda kalıyordu.

Kıbrıs, Osmanlı Devleti için sadece Mısır ve Suriye ile İstanbul arasındaki ulaşıma veya Doğu Akdeniz kıyılarına yöneltilecek tehdit açısından değil, dünyanın belli başlı ticaret yollarını kontrol edebilir bir konumda bulunması bakımından da önemliydi. Zaten başta Venedik korsanları olmak üzere Malta, Girit ve Sicilya korsanları da Kıbrıs’ta üstleniyor ve büyük bir kısmı Müslümanlara ait olan ticaret gemilerine saldırıyorlardı. Anlaşmalarla bu tür saldırıların önünü almanın her zaman mümkün olmayacağı fikri de adanın fethini kaçınılmaz hale getiriyordu.

Kıbrıs’ın fethini zaruri kılan siyasi, iktisadi ve stratejik sebepler yanında, özellikle batılı tarihçiler tarafından ileri sürülen bazı iddialar da mevcuttur. Aslen Portekizli ve asıl adı Don Juan Miquez olan Yasef Nassi adlı zengin, kurnaz, zeki ve sempatik bir Yahudi ile II. Selim’in şahsi dostlukları bu iddiaların temelini oluşturur. İddiaya göre Osmanlının Kıbrıs seferi bir Yahudinin entrikasının sonucudur. Ancak bu iddiaların asılsız olduğu fetihten sonra ortaya çıktığı gibi Yasef Nassi de çok geçmeden gözden düşmüştür.

Osmanlı Devleti’nin Kıbrıs’ı fethi için en önemli sebeplerden birisi de ada üzerinde “mevrus” hakları olduğuna inanmasıdır. Şeyhülislam Ebu’s-suud Efendi’nin fetvasında da işaret edilen bu hak Osmanlıların Memluklulara galebesinden ve sultanların halife unvanı da almalarına dayanmaktaydı. Ayrıca Memlukların hakim oldukları dönemde Ada’nın geliri Mekke ve Medine’nin iaşesine tahsis edilmişti. Ada ele geçirildiği takdirde geliri tekrar Haremeyn-i Muhteremeyne tahsis edilebilirdi. Bunun yanında, her yıl dinî vecibelerini yerine getirmek için hacca giden Müslümanların gemileri Kıbrıs açıklarında faaliyet gösteren Venedikli ve Maltalı korsanların tacizlerine uğramakta, dolayısıyla bu kutsal görevin huzur ve emniyet içinde yapılması engellenmekte idi.

Hac yollarının emniyetinin temini padişah ve dolayısıyla halifeye düşmekteydi. Haliyle bütün Müslümanların manevi hükümdarı ve İslam aleminin dinî lideri sayılan halifenin binlerce Müslümanın kanıyla sulanmış Kıbrıs topraklarındaki tarihî hakları korumak ve mevcut mescid, medrese vs. ile diğer islâmî değerleri kollaması tabii görevlerinden biriydi. Bütün bunlar bir yana, Kıbrıs’ın fethi için ortam iyice müsait hale gelmiş ve Ada’daki halk, Osmanlı Devleti’ne müracaat ederek Türk hakimiyetine girmek istemediği ifade etmişti. Venedik idaresinin katı ve adaletsiz tutumuydu. Zira halk, sınıflara ayrılmıştı. İmtiyazlı bir kesim bütün nimetlerden faydalanırken, büyük bir kısım köle muamelesi görüyordu. Temel hak ve hürriyetlerden mahrum bırakılan ahali haftada üç gün angaryaya mahkûm edilmişti. Onun için kendi işlerini yapamıyor ve yeterli miktarda yiyecek sağlayamıyordu. Üstelik, ürettiği çok az miktardaki ürün için 1/4 mahsûl hissesi, dönüm başına 1,5 akçe vergi, 60-90 akçe arasında maktû vergi ve nüfus başına 5 akçe tuz hakkı vermek zorunda bırakılmıştı. Baskılar bununla da bitmiyor, halk zorla Katolikleştirilmeye çalışılıyordu. Ortodoksların da bütün hakları gasp edilmişti. Halbuki bu dönemde Osmanlı ülkesinde yaşayan, dinî ve etnik yapısı birbirinden farklı olan milletler bütün hürriyetlerden faydalanıyor, askere gitmiyor ve sadece “cizye” veriyordu.

Yrd. Doç. Dr. Recep DÜNDAR

İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi / Türkiye

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al