KENTSEL ALANA KADININ KATILIMI: XVII. YÜZYIL İSTANBULU’NDA KADIN VAKIFLARI

KENTSEL ALANA KADININ KATILIMI: XVII. YÜZYIL İSTANBULU’NDA KADIN VAKIFLARI

İkinci Mehmed tarafından 1453’te fethedildiğinden beri, Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti, çok büyük imar faaliyetlerinin ve sanatın Osmanlı toplumu ve yöneticileri tarafından egemen kılındığı bir bölge olmuştur. Vakıf kurumu (hayır kurumları ve dini kurumlar) 20. yüzyıla kadar, İstanbul’un ve diğer Osmanlı kentlerinin yeniden yapılanmasında ve kalkınmasında önemli bir rol oynamıştır.[1] İmparatorluk vakıfları da, Bizans başkentinin İslami bir Osmanlı kentine dönüşmesinde etkin olmuştur. Vakıflar ayrıca fethedilmiş toprakların ekonomik anlamda İmparatorlukla bütünleşmelerini sağlayarak, bu toprakların yeniden yapılanmasına ve gelişmesine katkıda bulunmuşlardır. İstanbul’da ev ve ticarethane şeklindeki kent mülkiyetinin dörtte biri, vakıf olarak kullanılmaktaydı.[2] Devlet vakıfları ve özel vakıflar şehirde yaşayanlar için istihdam yaratmalarının yanı sıra, belediye hizmetleri, dini hizmetler, eğitim ve sağlık hizmetlerini de sağlamaktaydılar. Vakıflar, ayrıca fakirlerin, evsizlerin, yetimlerin ve hatta sokak kedilerinin ve kuşların doyurulmasını da sağlardı. Vakıf sebil ve çeşmeleri 18. yüzyılda İstanbul ve diğer Osmanlı şehirlerinin su ihtiyaçlarını karşılardı.[3]

Osmanlı saray kadınları, imparatorluk boyunca vakıfların ve hayır kurumlarının kurulmasında öncü bir rol üstlenmiştir. Saray vakıfları, yöneticilerin cömertliğinin sıradan bir göstergesi olmuş, halkın gözünde yöneticilerin prestijlerini ve meşruiyetlerini güçlendirmiştir.

İmparatorluk vakıflarının gelir kaynağı, kamu kaynakları değil, yöneticilerin özel malvarlıkları ve mülkiyetleriydi. Yöneticiler ve saray üyeleri, çocuklarının yetiştirilmesini sağlamak amacıyla kendi özel ve aile vakıflarını kurarlardı. Malvarlığıyla orantılı olarak hayır kurumları kurmak bir Müslümanın bireysel sorumluluğuydu. Vakıf senetleri ve defterleri ise bu kurumların nasıl yönetildiğini gösteren çok önemli kayıtlardır. Bu senetler, birçok araştırmacının genellikle önemsemediği ve umulmadık bazı özellikleri olan vakıf kaynaklarının dağılımı konusunda çok detaylı bilgileri içerirler. Örneğin, vakıfların aşevleri için tuttuğu defter kayıtları, fakirler için olduğu gibi, maaşlı ve ücretli çalışan işçilere de günlük sağlanan yiyeceğin çeşidi ve miktarı hakkında ayrıntılı bilgileri içerirdi. Bu defterler, ayrıca o yıllarda sağlanan yiyeceklerin listesini ve fiyatları hakkındaki bilgileri de kapsardı. Sorumluluk, bu kurumların önemli bir özelliği idi. Mütevelli ve kadı vakıflar üzerinde belli bir üstünlüğe sahipti. Vakfın kurucusu vakfın mülkiyetini kontrol eder ve vakıf senetlerinin bir suretini de elinde bulundururdu. Vakfa bağış yapanlar, bağışlarının nasıl harcanacağına karar verme yetkisine sahiptiler. Bu durum, özel girişimcinin kamu hizmeti sağlaması yolunda çok önemli bir teşvikti.

Aile vakıfları ve özel vakıflar ne dini cemiyet mülkiyetinin tam bir parçasıydılar, ne de bu yapının dışındaydılar. İslam dünyasında aile vakıfları özel vakıflardı ve kadınları da içeren kentli orta sınıf arasında mülkiyetin birikmesini sağlardı. Fakat zaman içinde kötü yönetimler ve vakıf malından zimmete para geçirmeler nedeniyle sosyal hayata katkısı azalan bazı vakıflar, bu yolsuzluklara bağlı olarak gerçek işlevlerini yitirdiler. Bir süre sonra devlet bu kurumları düzenlemek için bir müdahalede bulundu ve ekonomik sıkıntılar ve bütçe kısıtlamaları zamanında bu kurumları vergiye tâbi tuttu. Toplumun ekonomik sıkıntı yaşadığı zamanlarda, bağış sahiplerinin önemli finansal gereksinmeleri ve yüksek enflasyon, para vakfı gibi bazı vakıfları işlevsiz hale getirdi. Fakat, vakıfların halen vergiden muaf tutulmaları, bugün Türkiye’deki bazı özel üniversitelerin aile ve yardım vakıfları olmaları gibi, vakıfların eski yaygınlıklarını geri kazandırmıştır.

Osmanlı kadınları, 18. yüzyılda Anadolu’daki vakıfların yüzde 17.03’ünü kurmuştur.[4] Bu vakıfların birçoğu küçük aile üyelerinin ve kölelerin öncelikli olarak faydalanmalarını sağlayan aile vakıfları ve hayır kurumlarının bir birleşimiydi. Bu vakıflar, küçük aile üyelerine kalıcı bir ev ve bir gelir kaynağı sağlardı. Aile vakıfları ayrıca, vakıf mülkiyetinin sahibi veya yasal mirasçıları tarafından satılmasını ve parçalanmasını önlerdi. Burada sıradan Osmanlı kadınının küçük aile vakıflarının kurulmasındaki rolüne kısaca değinildikten sonra, bu makale esas olarak orta sınıftan ve hizmetkarlıktan gelen Osmanlı kadınının 18. yüzyıl boyunca İstanbul’daki küçük aile vakıflarının ve yardım vakıflarının kurulmasına olan katkısı üzerinde duracaktır

İslam’ın beş önemli şartından birisi, çok yoğun bir şekilde “sadaka” üzerine odaklanmış, fakat “zekat”ın toplanması ve işletilmesi için herhangi bir yöntem sağlamamıştır.[5] Vakıf kurumu da, zaman içinde muhtaç olanlara, yetimlere ve güçsüzlere yardım etme amacını taşıyan bu önemli bireysel ve sosyal dini zorunluluğun gerçekleştirilebilmesi için bir çerçeve sağlamıştır. 19. yüzyılın Tanzimat reformlarından önce Osmanlı İmparatorluğu’nda özel mülkiyet çok yaygın değildi. İmparatorluk’ta, evler, meyve bahçeleri ve üzüm bağları gibi şehirdeki mülkiyet genellikle sahiplerinin özel mülkiyeti sayılırken, işletilen tarımsal toprakların büyük bir kısmı devlete aitti. Şehrin ticari malvarlıklarından sağlanan gelir, camileri, okulları, kütüphaneleri, hastaneleri, aşevlerini… vb içeren vakıf kurumlarına bağışlanırdı. Vakıf, kamu malı ve özel mülkiyet arasındaki geleneksel bir bağ idi. Vakfa bağışlanan mülkiyet özel mülkiyet olmalıydı ve bağışlama sözleşmesi yapılmadan önce, devlet arazisini (miri) özel mülkiyete çevirmek normal kabul edilirdi. Özel mülkiyetin vakfa dönüştürülmesi, mülkiyeti devlet haczine karşı korur, söz konusu mülkiyet üzerine varlık vergisinin konulmasını ve mülkiyetin mirasçıları arasında satılmasını ve parçalanmasını önlerdi. İslami yasal çerçevede, vakıflar, özel mülkiyet sahibi (erkek ya da kadın) kişiler tarafından eğitim, yardım ve dini amaçlarla devamlı şekilde yapılan bağışlardan oluşmaktaydı. Vakıf kurucusu, vakıf binasının tedarik edilmesi, binanın kirasının, personelin ve çalışanların maaşlarının ödenmesi gibi görevlerinin yanı sıra, vakfın yönetilmesi ve hangi tür servislerin vakıf tarafından sağlanacağını açıklayan ayrıntılı bir program hazırlardı. Vakıf denetçileri (nazır ve mütevelli) genellikle vakıf kurucusunun torunları arasından seçilirdi. Ayrıca vakıf kurucuları, nakdi vakıflar, aile vakıfları ve yardım vakıflarından faydalanacakları da seçerlerdi. Bütün Osmanlı İmparatorluğu’nda imparatorluk vakıfları (kamu vakıfları) İstanbul’a ve diğer bütün il merkezlerine yoğun bir şekilde yayılmışlardı. Birçok küçük vakıf, kitaplar, kandiller, mobilya ve faiz karşılığı (%10-%20) borç verebilecek kadar bir miktar para gibi taşınabilen mülkiyete sahipti.

Nakdi vakıflar (para vakıfları), nakit para bağışlarının vakfın sermayesini oluşturduğu bir Osmanlı buluşuydu ve Anadolu’da ve Balkan illerinde yoğun bir şekilde uygulanmaktaydı.[6] Para vakıfları sistemi, sermaye birikimine ve başka bir türlüsü İslam tarafından yasaklanmış olan faiz uygulamasına (%10-%20) izin veriyordu. Temel olarak, bir özel ya da kamu kişisi elindeki sermayeyle bir vakıf kuruyor ve vakıf dışındaki kişilere verilen borçların faizinden de, kurulan vakıftan faydalanan kişilere belli bir ödeme yapılıyordu. Bu vakıflar, bankalar gibi işler ve borç verilen paraya yüzde 10-15’lik faiz uygularlardı.

Osmanlılar döneminde dahi, 15. yüzyıl boyunca nakdi vakıfların kurulması ulemanın bazı üyelerinden gelen ciddi eleştirilerle karşı karşıya kalmıştır. Bunlar arasında, 1545’ten 1547’ye kadar Rumeli askeri hakimliğini yapmış olan Çivizade ve Alim Birgeri Efendi (1523-1573) bulunmaktadır. Diğer yandan, Molla Hüsrev (1460-1480), Şeyhülislam Ebu Su’ud Efendi (ö.1574) ve Halveti soyundan gelen Şeyh Bali Efendi (ö.1552) gibi ulemanın önde gelen diğer isimleri ise para vakıflarının uygulamasını meşru buluyorlar ve bu da onların daha tutucu dini çevreler tarafından tefecilerin yandaşı olarak görülmelerine yol açıyordu.[7] Bu büyük çelişkiye karşın, nakdi vakıflar 15. yüzyılın sonunda ve 16. yüzyılda Anadolu’da ve Balkanlar’da hızlı bir şekilde yayıldı. Barkan ve Ayverdi tarafından yayınlanan vakıf kayıtlarına göre, 1546’da nakdi vakıflar İstanbul’daki toplam vakıfların yüzde 46’sını oluşturuyordu.[8]

Vakıf kayıtlarının gösterdiği bir başka durum ise, kadınların nakdi vakıfların kurulmasına etkin bir şekilde katıldıkları ve 16. yüzyıl boyunca bu vakıflarda yıllık yüzde 10 (500 akçe) faiz uyguladıklarıdır. Bu uygulama, faizin bir kısmının (360 akçe) semt cami imamına maaş olarak ödendiğini ve geri kalanını da (140 akçe) vakfın kurucusunun elinde bulundurduğunu gösterir. Vakıf senetlerinde faiz ve imamın maaşı arasındaki fark özellikle belirtilmemiştir.

İstanbul’da Küçük Hacı Ahmet Cami semtinde yaşayan Hatice bin Hacı Ahmet, 1506 yılında vakıflara 5.000 akçe bağışlamıştır. Hatice bin Hacı Ahmet, bu paradan yıllık olarak alınacak 500 akçelik gelirin her gün bir akçe olmak üzere, öldükten sonra ruhunun rahmeti için her gün Kuran’dan bir bölüm okuyacak olan caminin imamına verilmesini şart koşmuştur. Vakfın yöneticisi genellikle vakıfta bulunmayan Sancakbeyidir.[9]

Topkapı Sarayı’nda bir cariye olan Raziye Hatun bin Abdullah, Bilal Ağa bin Abdullah adındaki vekilinin aracılığıyla 20.000 akçe değerinde bir nakdi vakıf (para vakfı) kurmuştur. Bu vakfın (2.000 akçe) yüzde[10] üzerinden yıllık faiz gelirinden (1.440 akçe yıllık) iki Kuran okuyucusunun her birine günlük ikişer akçe verilmesini istemiştir. Faizin geri kalan kısmı ise (560 akçe) gürz-topuzcu kethüdası Zülfikar bin Ağa ve sarayda bu görevi başarabilecek herhangi biri tarafından toplanacaktır. Raziye Hatun bin Abdullah, İdris bin Abdullah’ın nazır’ı olduğu Kızlar Ağası Vakfını kurdu.10 Köylüler ve kentliler nakdi vakıflardan genellikle borç para alırlardı, fakat bazen borçlarının faizlerini ödeyemezlerdi.[11] İstanbul’daki nakdi vakıflar, 18. yüzyılın ikinci yarısında yaklaşık yıllık yüzde 15’lik faiz oranını kabul ettiler. Nakdi vakıflar, 18. yüzyılda yüksek enflasyona (yüzde 100’lük) ve Osmanlı parasının değer kaybetmesine bağlı olarak eski popülerliklerini (yüzde 28) kaybettiler.[12] Diğer yandan, aile vakıfları, 17. ve 18. yüzyıl boyunca daha fazla yaygınlaştılar. Kadınlar ve azad edilmiş köleler küçük çaplı aile vakıflarının kurulmasında önemli bir rol oynamışlardır.

Aile vakıfları, çekirdek aile üyelerini desteklemiş ve büyük bir aileye miras bırakılan mal varlığının aile üyelerinin eline geçişini ve malvarlığının parçalanmasını önlemiştir. Bazı aile vakıfları, ayrıca dini hizmetler ve yardım hizmetleri de sağlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nda 18. yüzyıl boyunca kurulan vakıfların, sadece yüzde 7’si tamamıyla aile vakfı iken, yüzde 75’i aile vakfı ve yardım vakıflarının bir birleşimidir.[13] Diğer bir deyişle, aile vakfı kurucuları, kadın ve erkeği de içeren kendi seçtikleri çekirdek aile üyelerinin malvarlıklarına odaklanmayı amaçlarken, diğer yandan da azad ettikleri kölelerinin ve mirasçılarının gelecekte desteklenmesi için vakıf yoluyla onlara bir gelir bırakırlardı. İslam miras hukuku, kadın mirasçıların, erkek mirasçıların aldığı malın yarısı oranında miras almalarına izin veriyordu. Bu anlamda aile vakıfları, ailenin kadın ve erkek üyeleri arasında aile malvarlığının eşitlenmesi görevini görüyordu. Ayrıca bu vakıflar, vakıf sahibine vakıftan faydalanacakları belirleme konusunda da belli bir özgürlük tanıyordu. Vakıflar, vakfın kurucusu öldükten sonra, mirasçıların vakfın malvarlığını satmasını ve israf etmesini önlüyordu. Aile vakıfları, normalde mirasçı olmayanlar örneğin cariyeler, ummu veledler (annenin çocukları) ve azad edilmiş köleler için de, vakıf hizmeti sağlardı. Örneğin, Çıplak Hüseyin ve Ahmet her ikisinin de üçer karısına 125 akçelik günlük gelir ve ikisinin de ummu veled cariyelerine günlük 60’ar akçelik gelir sağlamak için bir aile vakfı kurmuşlardır.[14] Aile vakıfları, aile üyelerine iş imkanı sağlayan kurumsal dini bir çerçeve de oluştururlardı.

Osmanlı sultanlarından III. Mustafa (1757-1774) ve I. Abdülhamid (1774-1789) saray prenslerine ve prenseslerine aylık gelir sağlamak amacıyla aile vakıfları kurmuşlardır.[15] Buna ek olarak, kendi nesilleri yok olduktan sonra, vakfın geliri yerel camilere, aşevlerine ve Mekke ve Medine’de yaşayan fakirler için harcanırdı.[16] Aksi taktirde, vakıfların hayırseverliği ve dini yönlerinin olmaması halinde, sadece bir ikametgaha sahip olmalarına karşın, aile vakıflarının kuruluşunu meşrulaştırmak çok zor olurdu. Aile üyeleri tarafından yönetilen aile vakıflarının sayısı 18. yüzyılda aile vakıfları arasında yüzde 14’e yükseldi.[17]Aile vakıflarının yardım etme özelliği, bu vakıfların, bazı mirasçıları mirasın dışında tutması üzerinde yoğunlaşan araştırmacıların genellikle gözünden kaçmıştır.

Vakıf evi ve bahçeler şeklinde olan vakıf mülkünün, sahibi tarafından özel mülkiyet evleri ve dükkanlarla değiştirilmesi (istibdal) 18. yüzyılda çok yaygınlaşmıştır.[18] Bu gibi durumlarda, vakıf evi sahibi, vakfı değeri genellikle daha yüksek olan özel mülkiyetle değiştirmek için devlete bir dilekçe verirdi. Devlet de bu mülkiyeti incelemek için mimarları ve kadıyı görevlendirirdi ve eğer söz konusu özel mülkiyet iyi ve vakıfla karşılaştırıldığında, vakıfla eşit veya vakıftan üstün durumda ise mülkiyetin vakfa çevrilmesine izin verilirdi. Genellikle vakıf mülkiyeti sahipleri vakıf mülkünün yerini daha üstün bulurlar ve bu nedenle daha az değerli buldukları bir mülklerinin vakıf mülküyle değiştirilmesi için dilekçe verirlerdi.

Özel mülkiyet, yerel hakimin onayıyla, devletin dilekçeyi kabul etmesinden sonra vakıf mülkiyeti olurdu. İstibdal, belli bir süre sonra, hareketsizleşen vakıf kurumuna, vakıf mülkiyetinin özel mülkiyete dönüştükten sonra, vakıf arazisinin bozulup üzerine yeni binalar inşa edilmesine izin veren, yeni bir hareketlilik getirirdi. İstibdalin olmaması durumunda, vakıf senetleri, vakıf arazisinin yıkılmasına ve dönüşümüne izin vermezdi. Şüphesiz ki, devlet denetimine karşın, bu uygulamanın istismar edilmesi olasılığı her zaman mevcuttu. Araştırmacıların kullanabileceği zengin belgesel kaynaklara rağmen genelde bu önemli İslami kurum üzerindeki araştırmalar başlangıç düzeyinde kalmıştır.

Teoride, dini kurumlar ve hayır kurumları vergiden muaftırlar ve hükümet kontrolü ve haczine tâbi değillerdir. Batı dünyasında, yardım olarak verilen paranın bağışı yapanın denetiminden çıktığı düşünülür. İslam dünyasında ise, bağışı yapan kimse bağışladığı para ve arazi üzerinde büyük bir kontrole sahiptir. Bu da İslam dünyasında aile girişimlerinin kurulmasında ve yaygınlaşmasında önde gelen etkenlerden birisidir. Fakat, modern çağın başlarında, Osmanlı İmparatorluğu uygulama sırasında, vakıfların faaliyetleri üzerinde kadı bostancıbaşı (polis şefi), kızlar ağası ve diğer resmi vakıf gözlemcileri (evkaf müfettişi) yoluyla belli bir miktar denetim uyguladı. Tanzimat reformları, daha ileri bir merkezileşmeye ve 1826 yılında dini kurumlar bakanlığının (Evkaf-ı Hümayun Nezareti) kurulmasına yol açtı.[19] Diğer bakanlıklar da eğitim, dini hizmetler ve adalet işlerinden sorumlu tutuldular. Belediye, kentin fiziksel kalkınmasından sorumlu oldu ve şehre gaz sağlanması, elektrik ışıkları, modern taşımacılık ve çöp toplama gibi yeni bir takım servisler sağlamaya başladı. 19. yüzyıl, merkezi kontrol ve devletin vergi uygulaması nedeniyle yeni vakıfların sayısında bir düşmeye tanık olmuştur. Diğer yandan, 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında, kadınların dini kurumların kurulmasında rol oynadığı ise bir diğer önemli gerçektir.

Modern çağın başında, Osmanlı saray kadınları, İmparatorluk vakıflarının kurulmasında daha önemli bir rol üstlendiler fakat bu durum, tamamıyla Osmanlılara özgü değildir; Anadolu ve İslam dünyası bu konuda tarihsel bir önceliğe sahiptirler. Selçuklu ve II. Hanlık saray kadınları Orta Çağ boyunca, Anadolu’da ve Batı İran’da cami-medrese-türbe birleşimi yapıları kurdular.[20] Bu konudaki geniş çaplı belgesel kayıtların çoğunun açığa çıkmamış olmasına karşın, imparatorluk vakıfları yalnızca son zamanlarda araştırmacıların dikkatini çekmiştir. Bunun yanı sıra, İstanbul, Kahire ve Halep gibi Osmanlı şehirlerinde Osmanlı halkı tarafından kurulan çeşitli küçük vakıfların sözleşmeleri, İslam dünyasında kentleşme tarihi hakkında çalışma yapan araştırmacıların son zamanlarda gündemine girmiştir. İstanbul (Başbakanlık Arşivleri) ve Ankara’daki (Vakıflar Genel Müdürlüğü) Osmanlı arşivleri, Osmanlı halkı ve yöneticiler tarafından kurulmuş olan vakıf senetlerinin binlerce kopyasını içermektedir. Buna ek olarak, İstanbul’daki mahkeme kayıtları (siciller) ve İstanbul Ahkam Defter’leri de bu vakıfların işleyişi hakkında bilgi sağlayan diğer kaynaklardır.[21] Osmanlı İmparatorluğu’nda çok uzun süre varolan bu önemli yardım kurumları, dini ve ekonomik kurumlar ve bunların dönüşümü bu makalenin konusu dışında kalan birçok başka çalışmaları haketmektedir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al