KAZAKLAR VE KIRGIZLAR

KAZAKLAR VE KIRGIZLAR

Türk Bozkır Göçebeleri

Batı Asya’nın Türk bozkır göçebeleri, Kazak, Kara-Kırgız, Karakalpak ve Türkmenler gibi dört halktan müteşekkildir; bunlardan ilk üçü, dil bakımından Türk kabilelerinin batı grubuna, dördüncüsü ise güney gurubuna aittir. Bunlardan ancak ilk iki halkı tetkik edebildim, çünkü Karakalpaklardan yalnız Orta Zerafşan vadisinde yerleşmiş bulunan kabilelere rastladım. Bozkır göçebelerinin kendilerine mahsus bir medeniyeti vardır, bundan dolayı ayrıca tetkik edilmeleri icap eder. Bunlar, komşuları arasında çok fena şöhret kazanmışlar ve sakin köylülerle sulha ihtiyaçları olan tüccarları basarak eskiden beri rahatsız etmek suretiyle, vahşi ve ele avuca sığmaz yağmacı güruh olarak tanınmışlardır. Türkmenler hakkında İranlı ve Azerbeycanlılarla, Kazaklar hakkında Ruslarla, Batı Sibirya ve Orenburg’da yerleşmiş olan Tatarlarla veya Çinli ve Kokandlarla konuşmak kafidir, her tarafta Mulla Gazi’nin kırgızlar hakkında söylemiş olduğu alaycı şiirini tasvip eder mahiyette sözler duyulur.

Yalnız Kazakların komşuları değil, hatta levşin gibi ilmi selahiyet sahibi kimseler bile Kazaklar hakkında kaba ve menfi hükümde bulunmaktadır.

İnsan bu gibi saçmaları okuduğu zaman, Kırgızların, Batı Asya Türk halklarının bir döküntüsü, yerleşik halkların intizamlı hayatına alışamadığı için geniş bozkıra kaçmış hırsız ve yağmacı güruhu, bir kelime ile, yok edilmesi icabeden bir ırk olduğu fikrine kapılabilir. Fakat durum büsbütün başkadır. Bedeviler de, çok eskiden beri tam bir anarşi içinde yaşayan yağmacı ve hırsız bir halk olarak tasvir edilmezler mi? Bununla beraber Bedeviler başka bir kabiledendir, onları Türk göçebeleriyle birleştiren nokta, tam bunlar gibi, bozkır göçebeleri olmalarıdır. Demek burada, ancak yerleşik halkların kültür seviyesi ile tezat teşkil eden bir medeni seviye ile karşılaşmış bulunuyoruz ve bundan dolayı onların tavır ve hareketleri başka noktadan ele alınmalıdır. Fikrimin doğruluğunu şu cihet de ispat eder ki, Kazaklar, bütünbu tekdir edilen anarşiye rağmen müreffeh bir hayat sürerler ve nüfusları da geniş ölçüde artmaktadır. Ben kendim Kazaklar arasında uzun müddet yaşadım ve bu vesile ile şu kanaata vardım ki, onlarda anarşi yoktur, bilakis, bizimkinden ayrılan fakat kendi çerçevesi dahilinde tamamiyle intizamlı olan bir medeniyet seviyesi vardır.

1. Kazaklar [1]

Kazak ordalarının birkaç yüzyıl boyunca tam bir hürriyet içerisinde, Balkaş havzasından Ural nehrine ve Sir Derya ile Şu nehri sistemlerinden Orta Tobol, İşim ve İrtiş’e kadar uzanan geniş Kazak bozkırında serbest, bağımsız ve tamamiyle kendi sevkitabiilerine bırakılmış bir halde hareket etmelerini mümkün kılacak çok müsait imkanlar mevcut olmuştur. Kazakların iki kudretli komşusu olan Ruslarla Çinliler, ancak en uzak sınırları ile Kazak bozkırına dokunmuş olup, hakimiyetleri henüz Kazak bozkırını itaatleri altına alacak şekilde kuvvetlenmemişti, çünkü burası herhalde her iki devlet için de ancak pek ehemmiyetsiz faydalar temin edecek gibi idi. Orta Asya’daki komşuların kuvveti ise, Kazaklar gibi kalabalık bir halkı zaptedecek kadar büyük değildi. Böylece Kazakların, son yüzyıllar zarfında, bir taraftan büyükçe bir baskı tehlikesi gözüktüğü zaman diğer komşunun nüfuz sahasına girmek maksadıyla veya bir kısım Kazak halkının iç savaş veya iç düşmanlardan kurtulmak istemesi üzerine tam bir hürriyet içerisinde bozkırda dolaştığını görüyoruz. Bu esnada Kazakların bir kuvvet halinde birleşmek veya herhangi bir şekilde muntazam bir devlet kurmak için çalıştıklarını aramak beyhudedir. Bu göçebelerde, bir devlet için lazım olan esas şart mevcut değildir; bu şart, muhtelif soy ve boyları birleştiren yegane kuvvet olan müşterek menfaat baskısıdır. Hanın kudreti, fertlere yardım edecek ve onları komşuların baskısından koruyacak vaziyette değildi bu kuvvet, muazzam sahanın, ancak ismen hana tabi olan kısmının küçük bir bölgesine hakim olabiliyordu. O, kendi mıntıkasını herhangi bir tarafa doğru genişletmek istediği zaman, aksi istikametteki noktalarda kuvveti azalıyordu. Bir hükümdarın etrafında toplanan azgın kalabalığın bir kudret sahibi olması, ancak bir düşman mıntıkasına saldırdıkları zaman itaat altına alınan halklara karşı kendilerini korumak mecburiyeti meydana gelince, yani Çingis Han’ın ordasında olduğu gibi bütün halk bir orda haline geldiği takdirde tasavvur edilebilir.

Fakat son iki yüzyıl zarfında Kazaklar arasında böyle bir hal mevcut olmamıştır. Burada her boy kendisini vatanından hissetmiş ve kendi yerine mümkün olduğu kadar büyük bir refaha kavuşmaya çalışmıştır; böylece onlar ancak mülkiyetlerinin durumu mecbur ettiği zaman veya komşularının siyasi durumu daha büyük servet elde etmek imkanını bahşettiği takdirde silahla sarılmışlardır. Kazakların geçen yüzyılların tarihinde gördüğümüz gibi geniş bozkırlarda yaptıkları çılgınca dolaşmalar, bir sürü savaş ve isyanlar, yerleşik hayat süren herhangi bir halkı mahvetmiş olabilirdi; fakat bunlar, göçebeler için bir saadet devri olmuştur, çünkü bilhassa bu şartlar altında Kazakların zenginlik ve itibarları artmıştır. Kazak bozkırlarına sulh ve sükun girdikten sonra, Kazak boylarını refahında bir gerileme göze çarpmakta ve bu gerileme intizamın ilerlemesiyle artmaktadır. Aşağıdaki satırların vazifesi, dikkate şayan bu hadiseyi izah etmek olacaktır, çünkü bu durum, herhalde açıklamak istediğim göçebelik hayatının bir neticesi olsa gerektir.

Kazaklar geniş bozkırda yaşadıkları halde, dil bakımından bölünmez bir bütün teşkil ederler, öyle ki, Hazar denizi boyunda yaşayan Kazaklarla yukarı İrtiş civarında yaşayanlar arasında lehçe farkı diye bir şey bahis konusu olamaz, bunun gibi gelenek, adet, yaşayış ve karakter bakımından gösterdikleri birlik de her adımda göze çarpar, Kazak halkına ait olmak ve etrafa dal budak salmış bu halkın kardeş kabilelerinden sayılmak gibi her tarafa hakim olan müşterek halk fikri, onların kesin olarak bütün diğer Türk halklarından ayırmaktadır; böyle olduğu halde, Kazakların dış gönüşü, onların Moğol ve Kafkas tipinden olan halkların karışmasından meydana geldiğini göstermektedir. Kazak çehrelerinin çoğunluğu, kuvvetli Moğol izleri taşır. Levşin bu durumu, Kazakların yüzyıllardan beri Kalmık Kadını almak hususunda gösterdikleri gayretle izah etmekte ve bu halin bilhassa geçen yüzyılda Volga boyundan geri çekilen Turgut kabilelerinin imhasından sonra vuku bulduğunu söylemekte, bu yüzden kadınların çoğu bugün bile kara saçlı, halbuki erkeklerin saçı daha ziyade kumraldır, demektedir. Fakat fikrimce bu karışma çok daha eskiden vuku bulmuştur, çünkü, mesela Naymanlar gibi bazı Kazak kabileleri baştanbaşa Moğol menşelidir. Kazaklarda Moğol tipi, Altaylı Kalmıklardan olduğu kadar kuvvetli değildir, onların yüzü de geni ve düz ise de, alınları Kalmıklarda olduğu gibi fazla arkaya batmamış, yanak kemikleri daha az çıkık ve burun kemikleri de, onlara nazaran daha fazla olarak yüz sathından ayrılmış bulunmaktadır. Ağızları küçük, gözleri kara ve çekik fakat meyilli değildir, sakalları seyrektir. Kazaklardan büyük bir kısmının mensup olduğu bu gibi Moğol tipleri arasında, hemen her ailede bambaşka tiplerde de karşılaşmaktayız: Bunların yüzü uzunca oval biçiminde, gözleri daha büyük ve hep kara, kaşları kara ve sık, sakalları sık, burunları ileri çıkık ve çok eğridir.

Aralarında çok cüsseli insanlara rastlamak mümkünse de, vücut yapısı bakımından Kazaklar umumiyetle orta boylu, tıknaz, geniş omuzlu ve öküz gibi geniş enselidir. Yaşlanınca çok defa şişmanlarlar (tabii, ancak zenginler), ben bilhassa büyük yüz mensupları arasında dikkati çekecek derecede cüsseli kimselere rasladım. Öyle zannediyorum ki, zengin Kazakların (yani, istedikleri kadar yiyebilenlerin) vücut yapısı, insan için en uygun gıdanın et olduğunu ispat etmektedir, çünkü onların arasında gördüğümüz kuvvetli bünyeyi, et yemiyenler arasında boşuna ararız; kök ve unla beslenen Karaorman Tatarları Kazaklarla karşılaştırıldıkta, hakikaten acınacak vücut yapısına sahip oldukları görülür. Et yiyerek açık havada yaşıyanların ne kadar kuvvetli bir bünyeye sahip olduğunu başlıca şu durum da ispat eder: Çin sınır boylarında yaşayan ve çok afyon kullanan büyük yüz Kazakları arasında, bu iptila en ufak bir zarar bile yapmamıştır; Çinli afyon keşler acınacak bir harebeye benzediği halde, Kazaklar sağlam ve sıhhatlidirler.

Levşin tarafından bildirildiği gibi kadın ve erkek tipleri arasındaki farkı, bozkırın doğu kısımlarında hiç göremedim. Erkeklerde olduğu gibi kadınlar arasında da ayrı ayrı iki tip görmek mümkündür. Kadınların yüzlerine gelince, fazla Moğol tesiri göstermiyenlerine, umumiyetle gençken, hiç de çirkin denemez; bilhassa 16-20 yaş arasındaki kızlar oldukça hoş bir tesir bırakır; 25 yaşına kadar olan genç kadınlar da fena değildir, fakat sonra yüzleri tiksindirici bir şekilde çirkinleşir, güzel evli kadınlara çok seyrek rasladım. Kadınlar, erkeklere nazaran daha az şişmanlar.

Kazaklar arasında hasta ve sakat kimseler az bulunur, sağlam gıda ve temiz havada yaşayış, aralarına birçok hastalığın sokulmasına engel olmaktadır, yegane tehlikeli düşmanlar çiçek hastalığı ile frengidir, fakat bunlar da tehlikeli sayılmaz, çünkü bir yerde çiçek hastalığı peyda olur olmaz yurtlar o yeri terk eder, ancak içerisinde hasta bulunan aileler geride kalır. Frengiye gelince, buna yakalanan aile fertleri başkalarından ayrı yerde hususi bir yurda yerleştirilir, kendilerine yiyecek verilir, fakat onlarla her türlü münasebet kesildiği için, hastalığın yayılması imkansız bir hale sokulmuş olur.

Ölüm halleri ancak çocuklar arasında sık olur, çünkü onların zayıfları, herhalde sert iklimin tesirine dayanmamaktadır. Kazakların birçoğu uzun ömürlü olur, bazı yerlerde seksen yaşını geçmiş adamlara rasladım. Yüz yaşlık ihtiyarların hiç de seyrek olmadığı söyleniyor.

Her usta binici halk gibi Kazaklar da yayan yürürken hantal ve beceriksiz davranırlar, buna kısmen onların kaba ayakkabıları da sebep olmaktadır; at üzerinde çevik, oynak ve dayanıklıdırlar. Fakat kadınların, ve bilhassa gençlerin yürüyüşü hafif ve kıvraktır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ