KARASİOĞULLARI BEYLİĞİ

KARASİOĞULLARI BEYLİĞİ

Anadolu Selçuklu Devleti’nin çöküşüyle uç bölgelerde faaliyet gösteren beyler tarafından kurulan beyliklerden biri de Karasioğulları Beyliği’dir.

Karasioğullarının menşei hakkında kaynaklarda herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Bu konuda ele geçen en önemli kaynak, Tokat’ta Hamzalar Mezarlığı’nda bulunmuş olan Kutlu Melek ile oğlu Mustafa Çelebi’ye ait iki mezar taşı kitâbesidir. Kutlu Melek’in mezar taşında yer alan …Kutlu Melek bint Mustafa Bey b. Beylerbeyi b. Yahşi Han b. Karası Bey b.Kalem Bey b. Yağdı Bey b. Fahrü’l-guzât ve’l-mücâhidîn Melîk Dânişmend Gâzi künyesi Karasioğulları şeceresinin Dânişmendlilere dayandığını açık bir şekilde göstermektedir.[1]

Danişmendliler, II. Kılıçarslan’ın 570/1174-75’te önce Sivas’ı 573/1177-78’de de Malatya’yı kendi idaresi altına alması üzerine dağılmışlar ve bir kısmı Selçuklu sultanları hizmetine girmişti. Bunlar arasında, Dânişmendli ailesinden Nizâmeddîn Yağıbasan’ın (1142-1164) oğulları Muzaffereddin Mahmûd, Zâhireddin İli ve Bedreddîn Yusuf bulunmakta idi. Geçmişte kuvvetli olan bu aile, muhtemelen idarî bir tedbir olarak, belki de Selçukluların bir zaaf anından yararlanmalarını önlemek maksadıyla II. Kılıçarslan (1155-1192) zamanında batı sınırına nakledilerek orada bulunan Türkmenlerin başına uç beyleri olarak yerleştirildiler.[2] II. Rükneddîn Süleymanşâh’ın (1196-1204) ölümü üzerine eski bir Dânişmend merkezi olan Tokat’taki Nuh Alp, Emir Mende, Tüz Bey gibi ileri gelen emirlerin yardımıyla oğlu III. Kılıçarslan (1204-1205) tahta geçmiş, fakat ona karşı ilk muhalefet hareketi batı ucundaki Yağıbasanoğullarından gelmiştir. Böylece, II. Rükneddîn Süleymanşâh zamanında uç beyleri olarak adı geçen Yağıbasanoğulları I. Gıyaseddîn Keyhüsrev’i tahta çıkardılar.[3]

Öte yandan, 1302 tarihinden itibaren Gazan Han, Anadolu’da yeniden otoriteyi temin ederek, ülkeyi ikiye ayırmış, Sivas’ın merkez olduğu, Kayseri-Çorum-Kastamonu hattının doğusundan Çanakkale-Edremit sahiline kadar uzanan Dânişmendiye vilâyeti denilen bölgeyi II. Mesud’a vermişti. Bu taksimatta, Karasi, Saruhan ve hatta Osmanlı Beyliği’nin Dânişmendiye vilâyetinin uçları olarak kabul edildiği görülür. II. Mesud ise, Simre, Kastamonu, Sinop’tan İznik’e ve Karasi ile Saruhan sınırına kadar olan yerleri oğlu Gâzi Çelebi’ye vermiştir.[4] Bu durumda evvelce uç bölgesinde görev alan Yağıbasanoğullarının çocukları tarafından Dânişmendiye vilâyetinin uç bölgelerinde fetih hareketlerine devam edildiği ve Karasioğulları Beyliği’nin de bu eski Türkmen ailesinden gelen bir bey tarafından kurulmuş olduğu ileri sürülebilir. Ancak Selçuklu sultanına yakın kişiler arasında sadece Yağıbasanoğullarının değil, Nuh Alp, Aydın Alp, Mende Bey, Tüz Bey, Bedreddîn Mahmud, Şehâbeddîn Lulû ve Şemseddîn Kerd gibi beylerin de adı geçmektedir. Bu bakımdan Karasi ailesini Dânişmendli hanedanına bağlarken, sadece bu aileden gelen Yağıbasanoğulları değil, adı geçen bu beylerin eski bir Dânişmend merkezi olan Tokat’ta Selçuklu Sultanlığı’na yakın ileri gelen emirler olmaları sebebiyle, onlardan bir veya birkaçının da Dânişmendlilerden veya bu ailenin hizmetine girmiş beylerden olabileceği, bu sebeple Karasi ailesinin Tokat beylerinden birine de bağlanabileceği ihtimali göz önünde tutulmalıdır.

XIV. yüzyıl başında Batı Anadolu’nun Türk Beylikleri tarafından nasıl paylaşıldığını kaydeden Bizanslı tarihçi N. Gregoras’a[5] göre Lidya ve Eolya’dan başlayarak Helespont (Çanakkale) ile sınırlanan Misya topraklarında Kalames ve onun oğlu Karasis hüküm sürmekteydi. Kantakuzenos’un[6] eserinde ise Kalames’in oğlu Karasis’in hissesine Lidya’ya kadar olan Misya topraklarının düştüğü ve buraya Karasia denildiği belirtilmektedir. Geç devir Bizans tarihçilerinden Dukas’a[7] göre de Assos (Behramkale) şehrinden başlayarak ve Çanakkale’ye kadar uzanan Büyük Frigya, Karasi tarafından zapt edilmişti. Kalem Bey ile oğlu Karasi Bey muhtemelen 1296-1297 yıllarında Erdek, Biga, Edremit, Bergama, Çanakkale hariç Balıkesir merkez olmak üzere büyük Misya sahasını, belki Germiyan kuvvetlerinin de desteğiyle ele geçirdiler.[8] Karasi Beyliği, 1302-1308 tarihleri arasında Bizans İmparatorluğu’nun önce Alanlara daha sonra Katalanlara dayanarak Türk beylikleri üzerine yönelik seferleri sebebiyle bir durgunluk dönemi yaşadı.[9] Bu tarihten sonra beylik tamamen bağımsız oldu ve otoritesi ortadan kalkan Selçuklu saltanatı ile bağlantısını kopardı. Kısa sürede Misya bölgesine tamamen hâkim oldu. Böylece biri Balıkesir, diğeri Bergama olmak üzere iki merkezden idare edilecek olan geniş topraklara sahip bir beylik haline geldi. 1308 tarihi, bir yandan Anadolu Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Mesud’un ölümü, öte yandan ise Bizans-Katalan seferinin sona erdiği tarih olması bakımından Karasi Beyliği için bir gelişme dönemine başlangıç tarihi olarak da kabul edilebilir.

Karasi Bey zamanında beylik toprakları, gerek Moğol baskısıyla Anadolu’dan, gerekse Bulgar ve Bizans baskısıyla Rumeli’den kopup gelen göç dalgalarının iskânı için oldukça uygun bir mevkii teşkil ediyordu. Bu suretle beyliğin nüfusu ve dolayısıyla Karasi Bey’in gücü, giderek arttı.[10] Muhtemelen 1328 yılından önce vefat eden Karasi Bey’in Yahşi Bey adında bir oğlu olduğu bilinmektedir. Karasioğulları olarak adı geçen Demirhan ve Dursun beylerin ise Karasi Bey’in oğulları olup olmadığı hususu şüphelidir. Yahşi Bey, Bergama ve çevresinin, Demirhan Bey de Balıkesir ve civarının idaresini elinde bulunduruyordu. Dursun Bey ise bir iyi niyet veya tâbiyet işareti olarak Osmanlı merkezine gönderilmişti.

Karasi Bey’in oğlu Yahşi Bey, Tokat’ta bulunan Kutlu Melek’e ait mezar kitâbesinde ve İbn Batuta Seyahatnâmesi’nde Han, kendi adına basılmış bir sikkesinde ise el-Melik unvanıyla zikredilmektedir. El-Ömerî, Marmara memleketi olarak Yahşi Bey’den bahsederken, onun hâkim olduğu sahanın Yahşi ili olarak anıldığını, Demirhan Bey tarafından buraya tayin edildiğini ve bu iki emirin birbiriyle kardeş olduklarını kaydetmektedir. Bununla beraber, İbn Batuta 1333 yılında iki beyi de ayrı ayrı yerlere hakim iki ayrı emir olarak belirtirken, onların Karasi Bey’in oğulları olduklarından söz etmediği gibi, kardeş olduklarından da bahsetmez. Kantakuzenos ise, Demirhan Bey’i Yahşi Bey’in oğlu olarak kaydeder ki, bu bilgi daha doğru olmalıdır.[11]

Yahşi Bey, 1328’den önce muhtemelen Osman Bey’in hâkimiyetinin son yıllarında babası Karasi Bey’in ölümü üzerine Karasi Beyliği’nin başına geçti. O yıllarda Osmanlı Beyliği’nden de güçlü bir durumda olduğu anlaşılan Karasi Beyliği, güneyde Saruhan Beyliği doğuda Osmanlı Beyliği ile komşu olmuştu. Batıda Ege denizi ve karşıda Rumeli sahilleri, Karasi Beyliği’ne topraklarını genişletme imkanı veriyordu. Bu sebeple, Yahşi Bey, beylik merkezini Bergama’ya taşımıştı. Karasi Beyliği’nin kuvvetinin zirvesine ulaştığı bu dönemde Han ve Melik unvanlarının yanı sıra Şücâü’d-dîn[12] lakabını da kullanan Yahşi Bey Bergama’da bulunmasını siyasî ve askerî açıdan gerekli görmüş, muhtemelen büyük oğlu olan Demirhan Bey’i Balıkesir’in idaresiyle görevlendirmişti. Onun Demirhan Bey’den başka Tokat mezar kitabesine göre Beylerbeyi adında bir oğlu daha vardı. 1343-1345 yıllarında Truva taraflarının emiri olarak adı geçen Süleyman Bey de muhtemelen onun oğludur. Yahşi Bey’in diğer bir oğlu olarak tahmin edilen Dursun Bey’den başka bir de kızı vardı.[13]

1328’de III. Andronikos Bizans tahtına geçtiği sıralarda İzmir, Aydınoğlu Umur Bey tarafından zapt edildi.[14] Öte yandan, 1326 yılında Bursa’yı ele geçirmiş olan Osmanlı Beyliği genişlemeye devam ediyordu. Bu sebeple, III. Andronikos gelişen Osmanlı akınlarına ve ele geçirdikleri yerlerde bağımsızlık amacı güden Latinlere karşı öncelikle bunların çevresindeki Türkmen Beylikleri ile anlaşma yoluna gitmek istedi. Onun bu yoldaki ilk teşebbüsü 1328’de Pegai’ye (Biga) gelerek Karasioğlu Demirhan Bey ile bir saldırmazlık anlaşması yapmasıdır. Ancak, Batı Anadolu’daki beyliklerin Ege denizindeki faaliyetleri ve elde ettikleri başarılar, Venedikliler, Cenevizliler, Rodos Şövalyeleri, Kıbrıs ve Yunan adalarındaki daha birçok küçük Latin hükümdarlarını Doğu Akdeniz’deki gelecekleri konusunda endişeye sevk etmekteydi. Gerçekten de, Karasioğlu Demirhan Bey, Çanakkale Boğazı ve Marmara Denizi’nden gemilerle Rumeli’ye asker çıkararak akınlar yaparken, Bergama Emiri Yahşi Bey ve Saruhan Beyliği, Ege denizinin kuzey kısımlarında, Aydınoğulları da Yunanistan ve adalar civarında faaliyette bulunuyorlardı. Bu durum karşısında daha 1327 yılı başlarında Venedikliler, Rodos Şövalyeleri ile Bizans İmparatorluğu’nu da içine alan bir Haçlı ittifâkı kurmayı düşündüler. Bununla beraber Haçlı ittifâkı, Papa XXII. Johannes’in (1316-1334) şahsî teşebbüsü ile 1332 yılında şekillenmeye başladı. 1334 yılında Avignon’da Haçlı ittifâkı yapıldı. 1334 yazında Doğu Akdeniz’e yelken açan Haçlı donanmasının Papalık ve Fransız gemilerinden oluşan filosuna Fransız Jean de Chepoy, Kıbrıs ve Venedik filosuna da Venedikli Pietro Zeno komuta etmekte idi. O sırada Karasioğlu Yahşi Bey, Edremit Körfezi’nde donanmasıyla pusu kurarak, denize açılmış olan Latin kadırgalarının Ege’yi terk etmelerini beklemekteydi. 1334 Eylülü’nde Haçlılar, Edremit Körfezi’nde veya civarında Yahşi Bey’in komutasında toplanmış olan Türk donanmasıyla şiddetli bir savaşa girişti.[15] Türkler ağır kayba uğradı. 100 kadar gemi tahrip edildi. 3000 asker de şehit düştü. Haçlıların körfezdeki bu başarısı Ege’deki Türk yayılmasını geçici bir süre durdurdu. Edremit Körfezi’nden ayrılarak güneye doğru seyreden Yahşi Bey’in donanması zorlukla İzmir Limanı’na sığındı. Haçlı donanması da onları takip etti. 17 Eylül 1334’te İzmir Limanı’na sığınan Türk donanması ile Haçlı donanması arasında bir kez daha çarpışma cereyan etti. O sırada Yunanistan seferinden Birgi’ye dönmüş olan Aydınoğlu Umur Bey, 30 gemilik Haçlı donanmasının İzmir koyuna girdiği haberini aldı.[16] Haçlıların karaya çıkma denemesi başarısızlıkla sonuçlandı. Umur Bey, Birgi’den İzmir’e geldiğinde Haçlı donanması geri çekilmişti. Bu suretle Ege denizinin kuzeyinde yaptığı akınlarla ve kuvvetli donanmasıyla Latinlerin gözünü hayli korkutan Yahşi Bey’e bir daha böyle bir güce erişemeyecek şekilde darbe vuran Haçlılar, bu başarılarına rağmen asıl hedeflerine ulaşamamış, İzmir’i Umur Bey’in elinden alamamışlardır. Bununla beraber, özellikle Yahşi Bey’e karşı kazanılan Edremit Savaşı, Türk denizciliğinin gelişmesini bir süre engelleyici bir darbe olmuştur.[17]

Ancak, kısa sürede kendilerini toplayan Karasioğulları Trakya’ya yönelik akınlarına devam ettiler. 1337’de Hellespont ve Truva’da bulunan Türkler birçok gemi ile karşı sahile geçerek Trakya içlerine kadar yağma hareketlerinde bulundular.[18] 1341 yılında Bizans tahtına V. Ioannes Palaiologos geçmiş ve Ioannes Kantakuzenos ona vasi olmuştu. O sırada Karasi ve Saruhan beylikleri Trakya’ya yeni bir seferin hazırlıkları içindeydiler. Kantakuzenos bir taraftan Orhan Bey ile anlaşma yolunu ararken, bir taraftan da Saruhan ve Yahşi beylere karşı bir donanma hazırlaması için komutanı Apokavkos’u görevlendirmişti. Fakat, Kantakuzenos aniden Gelibolu’ya gitmek zorunda kaldı. Zira Yahşi Bey’in çok sayıda askeriyle buraya geldiği haberini almıştı. İki taraf arasında meydana gelen çarpışmada Türkler yenildiler. Aradan birkaç gün geçtikten sonra Yahşi Bey tekrar aynı yere hücum etti. Fakat bir kez daha yenilgiye uğradı. Böylece iki kere ardarda yenilerek, adamlarının çoğunu kaybeden Yahşi Bey, ümitsizliğe düşerek barış istemek zorunda kaldı. Bu suretle Kantakuzenos ile bir daha taarruz etmeyeceğine dair söz vererek bir anlaşma yaptı.[19] Yahşi Bey hakkında bu tarihten sonra herhangi bir bilgiye rastlanılmamaktadır. Kantakuzenos’un[20] eserinde 1343 yılında Asya ve Truva satrapı olarak Süleyman Bey’in adının geçmesi onun bu tarihte veya bir süre sonra vefat ettiğini göstermektedir.[21]

Yahşi Bey’in ölümünden sonra Karasi Beyliği karışıklıklar içine düştü. Demirhan Bey’in Ulubey olması ve Dursun Bey’in ona karşı muhalefeti ile meydana gelen olaylar, aynı zamanda Beyliğin Osmanlı idaresi altına girişinin de başlangıcını teşkil etti.

Karasi Beyliği’nin Osmanlı idaresine geçişi, Osmanlı tarihlerinde hemen hemen birbirine benzer şekilde kaydedilmiştir. Buna göre, Aclan Bey’in (muhtemelen Yahşi Bey) diğer oğlu Dursun Bey, Orhan Bey’in yanında bulunmaktaydı. Demirhan Bey’in idaresinden memnun olmayarak onun Ulubeyliği’ni tanımayan başta Vezir Hacı İlbey ve Karasi ümerasından Evrenos Bey, Gâzi Fazıl Bey, Ece Bey gibi ileri gelenler, Dursun Bey’i Karasi tahtına davet ederek, bu hususta Orhan Bey’den yardım talep ettiler. Bu talep üzerine Dursun Bey başta Bergama, Edremit ve Balıkesir olmak üzere Karasi arazisinin büyük bir kısmını kendisine yardımı karşılığında Orhan Bey’e teklif etti. Dursun Bey ise Edremit Körfezi kuzeyindeki Kızılcatuzla ve civarındaki Bayramiç ve havalisi ile o yöredeki ve muhtemelen Bizans elindeki Biga hariç Truva ve Eolya tarafları ile yetinecekti.[22]

Orhan Bey aldığı davet ve teklife uyarak yanında Dursun Bey olduğu halde harekete geçti. Ulubad’ı fethettikten sonra Balıkesir’e geldi. Onun Balıkesir’e geldiğini haber alan Demirhan Bey mukavemet edemeyeceğini anlayarak müstahkem Bergama Kalesi’ne kaçtı. Bu durum üzerine, Vezir Hacı İlbey ve diğer ileri gelen Karasi ümerası değerli hediyeler ile birlikte Orhan Bey’in huzuruna çıktılar. Orhan Bey onlara iltifatta bulundu ve Balıkesir’de bir süre konakladı. Daha sonra Bergama’yı kuşatmak üzere harekete geçti. Dursun Bey’in ağabeyi ile görüşerek onu barışa iknâ etmesini isteyen Orhan Bey, onların aralarında anlaşarak birbirlerinin şartlarına rıza gösterip, buna uymalarını istedi. Bunun üzerine Karasi ayânları ile birlikte Bergama surları önüne gelen Dursun Bey, ansızın kaleden atılan bir ok ile öldürüldü. Dursun Bey’in ölümü hem yanındakilerin hem de haberi duyan Orhan Bey’in üzüntüsüne ve hiddetine sebep oldu. Orhan Bey Karasi ilinin Osmanlı mülküne katıldığını ilân edince zarara ve tahribata uğrayacaklarından korkan Bergama halkı ve yanında bulunan adamları Demirhan Bey’den teslim olmasını istediler. Böylece Bergama Kalesi’nden anlaşma yolu ile çıkan Demirhan Bey, Orhan Bey tarafından Bursa’ya gönderildi, iki yıl sonra da burada vebadan vefat etti.[23]

Bu şekilde Karasi Beyliği’nin hemen hemen tamamı barış yoluyla Osmanlı Beyliği topraklarına katılmış oldu. Fakat bu sırada Çanakkale kesiminde sahildeki Karabiga’nın henüz Bizans elinde bulunduğu anlaşılıyor. Osmanlı tarihleri, Balıkesir ve civarı ile Bergama, Edremit dolaylarının Osmanlı Devleti eline geçtiğini yazarlarken Çanakkale ve Truva taraflarından hiç bahsetmemektedirler. Orhan Bey, Karasi ülkesini ele geçirdikten sonra burayı oğlu Süleyman Paşa’ya iktâ olarak verdi.[24]

Ayrıca Karasi Veziri Hacı İlbey’i oğlunu vezir tayin ederek, Karasi bölgesinin işlerini ona havale ettiği gibi Emir Evrenos, Gâzi Fazıl, Ece Bey ve diğer Karasi ileri gelenlerini Süleyman Paşa’nın yanında bırakıp onların tecrübelerinden faydalanmasını tavsiye etti.[25]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ