KARAKOYUNLU VE AKKOYUNLU TÜRKMENLERİNİN EDEBÎ FAALİYETLERİ

KARAKOYUNLU VE AKKOYUNLU TÜRKMENLERİNİN EDEBÎ FAALİYETLERİ

Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türkmenleri hakkında bugüne kadar yapılan çalışmalar daha ziyade siyasî tarihle sınırlandırılmış, kültür ve sanat hayatına dair, yeri geldikçe değinilen hususların dışında, ayrıntılı bilgi verilmemiştir. Bilim ve kültür hayatıyla ilgili olarak İ. Hakkı Uzunçarşılı’nın Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri adlı eserinde oldukça muhtasar bilgi vardır.[1] John E. Woods’un Türkçe’ye 300 Yıllık Türk İmparatorluğu Akkoyunlular, adı ile çevrilen eserinde devrin kültür ve sanat hayatına dair tahlillere girişmiştir öte yandan, Faruk Sümer, “Akkoyunlular devrindeki kültür hayatı hiç incelenmemiştir”, diyerek bu alanda çalışma yapılmasının gereğine işaret etmiştir.[2] Bu tespit, Karakoyunlular için de geçerlidir. Hatta Karakoyunluların sanat ve kültür hayatlarına dair çalışmalar yok denecek kadar azdır. Karakoyunlu Türkmenlerinin siyasî tarihi, başlangıçtan Cihânşâh’a kadar, Faruk Sümer tarafından yazılmıştır.[3] Faruk Sümer’in iki cilt olarak tasarladığı halde ikincisini yazmaya muvaffak olamadığı Karakoyunlular hakkında bilinenler, bugün bile onun verdiği bilgilerle sınırlıdır. Faruk Sümer’in ikinci ciltte ele almayı tasarladığı Cihânşâh dönemiyle ilgili en önemli kaynak ise Mükrimin Halil Yınanç’ın İslâm Ansiklopedisi’ne yazdığı “Cihânşâh” maddesidir.[4]

Bilindiği üzere Karakoyunlu Devleti, Celâyirlilerin egemenliğinde bulunan Van Gölü’nün kuzeyindeki Erciş’te Bayram Hoca’nın önderliğinde siyasî bir teşekkül olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Akkoyunlular ise Tur Ali Bey öncülüğünde ilk akınlarını yaparak 1340 yılından itibaren Türk tarihinde yerlerini almışlardır. Karakoyunluların egemenliğine Akkoyunlular son vermiş, onları da Safevîler tarih sahnesinden silmişlerdir. Aşağı yukarı XIV. yüzyılın ikinci yarısından XVI. yüzyılın ilk yarısına kadar İran, Irak, Azerbaycan ve Türkiye’nin doğusunda bu Türkmen devletleri hakimiyetlerini sürdürmüşlerdir. Böylece bir buçuk asırdan daha fazla devam etmiş olan Moğol egemenliğine fiilen son vermek suretiyle bu coğrafyada Türkmen nüfuzunu yeniden tesis etmişlerdir.

Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türkmenleri devlet teşkilatlarında ve yönetim tarzlarında olduğu gibi kültür ve sanat hayatı açısından da büyük ölçüde Celâyirlilerin mirasını devralmışlardır. Celâyirli hükümdarları sanat ve ilim erbabını himaye etmekle kalmamış, aynı zamanda kendileri de eserleriyle bu faaliyetlere katılmışlardır. Özellikle Celâyirli Ahmed’in büyük bir şair, hattat ve musikişinas olduğu bilinmektedir. Hatta Celeyirli Ahmet Türk musiki tarihinin en önemli isimlerinden Meragalı Abdülkadir’in (ö.1435) hocasıdır. Abdülkadir, hocası Celâyirli Ahmed’den bahsederken onun edvâr ilmini iyi bildiğini, telli sazları çaldığını, çok iyi besteler yaptığını ve Safiyüddin Urmevî’nin (ö.1294) Kitâbü’l-edvâr ve Şerefiyye adlı Arapça eserlerini kendisine okuttuğunu nakleder.[5] Abdülkadir, sanat hayatının en parlak yıllarını, yakın ilgisini gördüğü Sultan Ahmed’in sarayında geçirmiştir.[6] Musikide üstad olduğu kaynaklarda ifade edilen Celâyirli Ahmed’in, Farsça mürettep bir divânı vardır. Ayrıca Mecmuatü’n-nezâir’de yer alan ‘eylemez’ redifli Türkçe bir gazeli bilinmektedir.[7] İlk defa Köprülü’nün yayınladığı bu gazel, Mustafa Canpolat tarafından yayına hazırlanan Mecmu‘atü’n-nezâir’in dışında Câmi‘ü’n-nezâir ve Mecma‘u’n-nezâir’de de yer almaktadır.[8] Celâyirli Ahmed’in şiirleri ve Maragalı Abdülkadir’in müzikolojiyle ilgili eserleri, daha sonra Karakoyunluların hâkimiyetine giren coğrafyada güzel sanatların ne ölçüde geliştiğini gösteren önemli kaynaklardır.

Karakoyunlular dönemi sanat hayatına dair müstakil çalışmalar yapılmamış olmasına rağmen siyasî tarih kapsamındaki araştırmalarda Cihânşâh ve onun oğlu Pir Budak’ın sanatkârları himaye ettiklerine ve şiir söylediklerine işaret edilmiştir.[9] Fatih devri şairlerinden Ahmed Paşa’nın bir beytinde de Cihânşâh’ın patronaj konumuna atıf yapıldığına göre onun hâmilik vasfının Osmanlı şairlerince bilindiği anlaşılmaktadır.

Gonca gibi câmesin çâk ide çün bülbül gibi
Okıya şi‘rüm cihân-şâhun gazel-hânı dürüst [10] G.21/9

Cihânşâh ve dönemini siyasî tarih araştırmalarının dışında ele alan tek çalışma V. Minorsky’ye aittir; onun makalesi de ehl-i hak mezhebi hakkındaki çalışmaları çerçevesinde Hakîkî mahlasıyla şiirler yazan Cihânşâh’ın British Library’de bulunan divânının yazma nüshasıyla sınırlı kalmıştır.[11] Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türkmenlerinden bugün bize ulaşan yazılı kaynakların sayısı az, mevcut olanlar ise genellikle Farsça’dır. Mevcut kaynaklar da büyük ölçüde daha mütecânis bir yapı arz eden Safevî tarihini araştıran bilim adamlarınca değerlendirilmiş, her iki Türkmen devletinin siyasî faaliyetleri Safevîlere bıraktıkları miras çerçevesinde ele alınmıştır.[12]

Karakoyunlular dönemi kültür hayatıyla ilgili ipuçları içeren biyografi kitaplarına dayalı ayrıntılı çalışmaların yapılmamış olması, konuyla ilgili pek çok hususun hâlâ kırık dökük anekdotlar şeklinde naklinden ibaret kalmasına sebep olmuştur. Öyle ki Karakoyunlu hükümdarlarının tarih sahnesine çıktıkları Erciş ve başkentleri olan Tebriz’de inşâ ettirdikleri yapılarla ilgili olarak bize ulaşan bilgiler bile büyük ölçüde yazılı metinlerdeki anlatılarla sınırlıdır. Karakoyunlulara ait olduğu sanılan ve günümüze kadar varlığını sürdüren bazı mimarî yapılar hakkında ise bir takım soru işaretleri mevcuttur. Meselâ son yıllara kadar Karakoyunlular dönemine ait olduğu sanılan Van Ulu Cami’nin Ermenşahlara ait olduğu artık kesinlik kazanmıştır.[13] Aynı şekilde Cihânşâh’ın babası Kara Yusuf, 1420 yılında Tebriz’in kuzey-doğusundaki Ucan’da öldüğünde cesedinin Erciş’e getirilerek defnedildiği kaynaklarda anlatıldığı halde bugüne kadar Kara Yusuf’un mezarının bulunduğu yer tam olarak tespit edilememiştir. Erciş’te Zortul Köyü yakınlarındaki ‘anonim kümbet’in Kara Yusuf’a ait olduğu sanılmaktadır.[14]

Kitabelerinden ve tarihî kayıtlardan Karakoyunlular dönemine ait olduğu tespit edilen ve ülkemiz sınırları içerisinde bulunun en önemli mimarî yapı, Van istikametinden Erciş’e girişte, yolun solunda kalan Kadempaşa Hatun Kümbeti’dir. Bu kümbet, 863/1458 yılında Celâyirli emirlerinden Devlet Yâr oğlu Rüstem tarafından Kara Yusuf’un hanımı Kadempaşa Hatun ve oğulları için yaptırılmıştır. Hem bu kümbette hem de yukarıda sözü edilen anonim kümbette mezar kalıntısı mevcut değildir.[15] Karakoyunlu Cihanşâh’ın Tebriz’deki hayratına dair vakfiye sûretleri günümüze kadar ulaştığı halde (Süleymaniye Kütüphanesi, Esad Efendi 3340) Tebriz’deki mimarî yapılardan sadece Muzafferiye Külliyesinden geriye kalan Gökmescid varlığını muhafaza edebilmiştir.[16] Zamanın ve insanların yaptığı tahribat pek çok eserin yok olmasına sebep olmuştur. Sözgelimi Uzun Hasan’ın, Tebriz’de yaptırdığı mimarî yapılar Safevîler tarafından özellikle tahrip edilmiştir. Öyle ki 1514 yılında Tebriz’e giren Osmanlılar, Uzun Hasan Beyin yaptırdığı camii bile harap bir halde bulmuşlardır.[17] Bütün bu tahribata rağmen yine de Akkoyunlular döneminden kalan mimarî yapılar Karakoyunlulardan kalanlardan çok fazladır.[18]

Karakoyunlular devrinde nakış ve cilt sanatının özellikle Pir Budak’ın himayesinde geliştiği bilinmektedir. Pir Budak babasının çağrısı üzerine, 1458 yılında Herat’a gittiğinde orada bulunan şair ve nakkaşlardan Kemâleddin Bînâî ve onun babasının da içinde bulunduğu bir grup sanatkârı beraberinde götürmüştür.[19] Sanatkârları koruduğu, kaynaklarda değişik vesilelerle ifade edilen Pir Budak, nakkaşları da sarayında himaye etmiştir. Onun himayesinde yapılan ve zamanımıza ulaşan minyatürlü yazmaların bir kısmı 1454’ü izleyen yıllarda Şiraz’da, bir kısmı da 1462’den sonra Bağdat’ta tamamlanmıştır.[20] Karakoyunlu Cihânşâh ve Pir Budak ile Akkoyunlu Halil ve Yakup’un himayelerinde gelişen nakış üslûbu, XV. yüzyıl sonlarında Akkoyunlu himayesi altında yüksek bir özgünlük düzeyine ve gelişkinliğine ulaşmış; Herat’taki ünlü Timurî ekolle rekabet eder hale gelmiştir.[21] Bu Türkmen üslûbu, daha sonra Safevî atölyelerinde yapılan eserlerde değişerek devam etmiştir.

Mimarî ve nakış sanatında olduğu gibi şiir sanatıyla ilgili eserler bakımından da Karakoyunlular döneminden bize ulaşan eserlerin sayısı Akkoyunlular döneminden kalanlardan çok daha azdır. Karakoyunlu hanedanı içinde eseriyle bize kadar ulaşan tek isim Cihânşâh’tır. Hakîkî mahlasıyla yazdığı Türkçe ve Farsça şiirleri bir divânda toplanmıştır.[22] Cihânşâh’ın oğlu Pir Budak da şairdir. Babası tarafından öldürülen bu talihsiz şehzâdenin şairliğine dair bilgi veren Heratlı Fahri, “onun çevresinde çok yetenekli insanlar vardı ve kendisi de çok güzel şiirler yazardı”, dedikten sonra örnek olmak üzere şu Farsça beyti nakleder:

Nâmem Budağ vü bende-i bâ-dâğ-ı Haydarem
Fâriğ zi-tâc-ı Hüsrev ü taht-ı Sikenderem
[Adım Budak ve ben Haydar’ın yaralı kölesiyim.
Hüsrev’in tacı ve İskender’in tahtı bana gerekmez]. [23]

Kaynaklarda Cihânşâh’ın oğlu Pir Budak’a yazdığı mesnevi şeklindeki bir mektubu ve Pir Budak’ın cevap olarak yazdığı iddia edilen bir mesnevi nakledilir.[24] Cihânşâh’ın yazdığı iddia edilen mesnevi şeklindeki bu şiir, divânının bilinen yazma nüshalarında mevcut değildir. Cihânşâh Divânı’nın Bakü neşrinin girişinde, Pir Budak tarafından yazıldığı ve dillerde dolaştığı iddia edilen şu Türkçe beyit yer almaktadır ki başka hiç bir kaynakta görmediğimiz bu mısraların Pir Budak’a aidiyeti şüphelidir:

İstemirem hayvâsını nârını
Koy desinler Pir Budağın bağı var [25]

Cihânşâh hakkında çok menfi ifadeler kullanan ve Cihânşâh’la oğlu Pir Budak arasında cereyan eden olayları değerlendiren Devletşâh, Pir Budak hakkında övücü sıfatlar kullanır.[26] Pir Budak’ın şairliği hakkında en derli toplu bilgiyi ise kaynaklardaki verileri değerlendiren Kurbanov verir. Onun, Heratlı Fahri ve Devletşâh’ın tezkirelerine dayanarak verdiği bilgiler, Pir Budak’ın Türkçe şiir yazdığına dair herhangi bir tespiti ihtiva etmemektedir.[27]

Karakoyunlu hanedanı içinde Cihânşâh ve oğlu Pir Budak’tan başka İskender’in iki kızının; Ârâyiş ve Şâh Sarây’ın da şair olduklarına dair kaynaklarda bilgiler vardır.[28]

Akkoyunlu döneminde yazılan Türkçe edebî eserlerden elimize ulaşanların sayısının Karakoyunlular dönemine oranla daha fazla olduğunu daha önce belirtmiştik. Akkoyunlu döneminde yetişen şairler söz konusu olduğunda Tebrizli Ahmedî, Hidâyet Bey, Kişverî, Habibî, Tebrizli Hatayî gibi şairler ve Dede Ömer Rûşenî, İbrahim Gülşenî gibi sûfiler ve onların eserleri bir çırpıda sayılabilir. Kaynaklarda adına rastlanmadığı halde şiirleri bize ulaşan ve Yakup Bey zamanında yaşadığı anlaşılan Edhemî[29] gibi şairlerin bulunabileceğini dikkate alırsak Akkoyunlu beylerinin muhitinde Türkçe eser veren şairlerin sayısının artacağı kolaylıkla tahmin edilebilir. Yakup Beyin himayesinde eser veren Türk şairleri ile Baba Figanî, Ehlî-i Şirazî ve Mollâ Câmî gibi Farsça söyleyen şairlerin onun hakkındaki övgüleri bilinmektedir. Bu nevi şiirlerde Sultan Yakup’un şairliği ve hâmiliğine ilişkin tespit ve değerlendirmeler devlet adamlığından daha fazla vurgulanmıştır. Onun sarayında bulunmadığı halde Mollâ Câmî, Sultan Yakup’la ilgili medhiyeler yazıp takdirlerini bildirmekle kalmamış, aynı zamanda Akkoyunlu hanedanıyla da öteden beri iyi ilişkiler içinde olmuş, hatta Uzun Hasan döneminde Tebriz’i ziyaret etmiştir. Karakoyunlu Cihânşâh hakkında da şiirler söyleyen Câmî, geniş bir coğrafyada etkili olmuştur. Mollâ Câmî, sûfî ve şair kimliğiyle Hüseyin Baykara’nın Herat’ta gerçekleştirdiği hamleye katkıda bulunmuş, onun zamanında Herat şehri şiir, musiki, hat, nakış ve ciltçilik gibi sanat dallarında ayrı bir üslûbun merkezi olmuştur. Hüseyin Baykara’nın muhitinde yaşayan âlim ve sanatkârların kaydettikleri irtifâ, diğer kültür ve sanat merkezlerindeki sanatçıların imrenecekleri bir düzeye erişmiştir. Hüseyin Baykara’nın bilhassa Mollâ Câmî (ö.1492) ve Ali Şir Nevâî (ö.1501) ile kurduğu münasebet, şairler tarafından yönetici-sanatkâr ilişkisinin güzel bir modeli olarak algılanmış ve takdim edilmiştir. Osmanlı şairlerinin divanlarında bu anlayışı yansıtan çok sayıda beyit vardır.[30] Aynı şekilde Akkoyunlu Sultan Yakup’un muhitinde eser verdiğini bildiğimiz Nimetullah Kişverî de şiirlerinde Nevâî’ye duyduğu hayranlığı belirtir ve Hüseyin Baykara gibi bir hâmi bulamadığı için hayıflanır:

Nevâî himmetinden Kişverî ehl-i nazar boldı
Cihân mülkin tutar şi‘ri nazar bolsa Nevâînin
Kişverî şi‘ri Nevâî şi’rinden eksük imes
Bahtına düşseydi bir Sultân Hüseyn Baykara
[31]

Başlangıçta Celâyirli Ahmed’in emiriyken oğlu Pir Budak aracılığıyla egemenliğine meşrûiyet kazandıran Kara Yusuf’un, Timurluların egemenliği altındaki coğrafyada siyasal bir güce erişerek, kendisine bağlı Türkmen aşiretleri arasında birliği sağlamasıyla aynı coğrafyada Karakoyunluların pek uzun sürmeyen tarihi başlamaktadır. Karakoyunluların Tebriz’i merkez yaparak doğuya yönelmeleri Azerbaycan topraklarında Türkmen nüfusun artmasını sağlarken, daha sonra Akkoyunlu-Osmanlı ve Safevî-Osmanlı mücadelesi de bilhassa göçebe Türkmenlerin İran coğrafyasında yerleşmelerine sebep olmuştur. Bu coğrafyada Timurlularla Karakoyunluların siyasî mücadelelerine rağmen Herat- Tebriz arasında kültürel etkileşimin ve iletişimin sağlandığını devrin kaynaklarından öğreniyoruz. Öyle ki Tebriz ve civarında yetişen Türk şairleri hakkındaki bilgileri öncelikle Herat tezkirelerinden ediniriz.

Cihânşâh’ın şairliğine dair, yetersiz de olsa, ilk bilgileri veren yine Herat tezkirecileridir. Ali Şir Nevâî’nin Mecâlis’indeki “Cihânşâh Mirzâ dagı şi‘r aytur irdi” cümlesi,[32] Devletşâh’ın, Cihânşâh’ı aşağılamakla birlikte onun şairliğine ilişkin tespitleri ve nihayet Mollâ Câmî’nin onun hakkındaki şiirleri bir arada değerlendirildiği zaman Hakîkî’nin şair kimliği az çok belirginlik kazanmaktadır. Hatta Herat tezkire yazarlarından Mollâ Câmî’nin, Cihânşâh hakkındaki şiirleri, onun şairliği hakkında bilinen en önemli vesika hüviyetini uzun zaman korumuştur.[33]

Tebriz-Herat hattında kültürel ilişkilerin gelişmesinde Cihânşâh’ın, Herat’a kadar bir sefer düzenlemesi, ancak oğullarından beklediği yardımın gelmemesi üzerine geri çekilmesiyle sonuçlanan siyasal ilişkilerin de rolü vardır. Cihânşâh’ın Herat seferi siyasî tarih açısından değerlendirildiği halde Cihânşâh’ın ve oğlu Pir Budak’ın dönüşlerinde beraberlerinde getirdikleri âlim ve şairlerin Tebriz’deki sanatkârlarla kurmuş olabilecekleri muhtemel ilişkiler üzerinde durulmamıştır.

Orta çağda yönetici elit zümrenin siyasal iktidarlarını, himaye ettikleri sanatkârların eserleriyle pekiştirdikleri bilinen bir husustur. Bu bakımdan Pir Budak’ın beraberinde Binâî gibi meşhur sanatkârları getirmiş olmasını sözünü ettiğimiz geleneğin bir sonucu olarak görmek gerekir. Göçebe Türkmenlerin Karakoyunlu idarecileri ile Fars kökenli elit sanatkâr zümresi arasındaki ilişkiler, dönemin edebiyatındaki Fars etkisini izah etmek açısından da dikkate değer bir durumdur. Cihânşâh döneminde İranlı bilim ve sanat adamlarının himaye edilerek rahat bir hayat yaşamaları kadar, Mollâ Câmî’nin hem Osmanlı sultanları hem de Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türkmen devlet adamlarının teveccühlerine mazhar olması basit bir hayranlıktan öte, yöneticilerin şöhretli âlim ve sanatkârları himaye etmek sûretiyle siyasal iktidarlarını pekiştirmek arzularından kaynaklanmaktadır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ