KARAHANLILARDA DİL VE EDEBİYAT

KARAHANLILARDA DİL VE EDEBİYAT

Karahanlılar

Asya Türkleri’nin XIV. yüzyıla kadar kurdukları devletler arasında, Karahanlıların yeri, şu tablodan daha iyi anlaşılabilir:

Hunlar (Asya: M.Ö.220-M.S. 216); (Tabgaçlar (T’o-palar) 436-557); (Kök-Türkler 552-745); (Kutluklar 681-745); (Türgişler 690-766); (Uygurlar 747-840); (Karluklar 766-932); (Karahanlılar 932-1212); (Harezmliler 1172-1231); (Çağataylılar 1227-1550).

Türk kağanlarının ilk Müslüman soyu olan Karahanlıların kökenini, çeşitli Türk soylarına bağlamak isteyenler olmuştur. Bunlardan bir kısmına göre, Karahanlılar Y’u-kiue Türklerinden, kimine göre de Uygur, Yağma, Çiğil, Karluk Türklerinden, veya Karluk-Yağma karışımından ya da Türkmenlerin soyundandır. Bu görüşlerden doğruya en yakın olanı, genel görüşe göre, Karluk Türklerinden olmasıdır. Karluk Türkleri 747-840 yılları arasında Uygur birliğine bağlı bulunuyorlardı. Bu durumda Karluk-Karahanlı görüşü kabul edilecek olursa, o takdirde Karahanlılar çağı, öncesiyle birlikte, üç bölüme ayrılabilir: 1. Uygur-Karluk Birliği (766-840); 2. İslâm’dan öncesi Karluk (Karahanlı) Devleti (840-932); 3. Müslüman Karluk (Karahanlı) Devleti (932-1212).

Karahanlılarda Dil ve Edebiyat

Verdiğimiz tabloda da görüldüğü gibi Karahanlılar 8. Türk devleti olarak tarih sahnesine çıkmış ve İslâmdan önceki Karahanlı Devleti (840-932), Müslüman Karahanlı Devleti (932-1212) diye ikiye ayrılarak tarihte yerlerini almışlardır.

Biz, “Karahanlılarda Dil ve Edebiyat ” konusunu işlerken Müslüman Karahanlı Devleti dönemini (932-1212) ele alacak ve üzerinde duracağız. Ancak, asıl konumuza geçmeden önce, konumuza mesnet teşkil etmesi açısından, Türklerin İslâm’ı kabulü üzerinde durulması gerekmektedir.

Türklerin İslâmı Kabûlü

Arap ve İranlılardan sonra Türklerin İslâm’ı kabûlü, Türk ve İslâm tarihinde olduğu kadar, dünya tarihi açısından da büyük bir hâdisedir. Türkler, İslâm Dîni’ni, İslâm Devletinin siyâsî hâkimiyetinde kalarak değil, uzun bir tanıma ve mücâdeleden sonra kabul etmişlerdir.

Türklerin Müslümanlarla ilk teması mîlâdî 642’de vukû bulan Nihâvend savaşının hemen ardından İran topraklarının alınmasının tamamlanmasıyla başlamıştır. Ancak, bundan daha önce de, birbirlerinden oldukça uzak ülkelerde yaşayan Türklerle Araplar, Sâsânî İmparatorluğumun aracılığı ile, az da olsa birbirlerini tanıma fırsatı bulmuşlardı.

Henüz İslâm’ı kabul etmemiş olan Türklerin Araplarla medenî, iktisâdî ve ticârî münasebetleri vardı. Mâverâünnehir’in Müslüman tüccarları, henüz İslâm’ı kabul etmemiş Oğuzların elinde bulunan Seyhun’nun aşağı kısmında, onlarla anlaşarak Cend, Yeni-Kend gibi oldukça önemli ticaret merkezleri oluşturdular. Öyleki, gerek Talas’dan, gerek Yeni-Kend’den İrtiş nehri civarında yaşayan Türklere kadar giden önemli ticaret yolları bulunuyordu. Türk boyları arasında İslâm Dîni ve medeniyeti ni yayan bir başka merkez ise, öteden beri göçebe Türklerle sınır olan ve onlarla çok sıkı ticârî ilişkilerde bulunan Harezmliler idi. Fakat, Harezmliler daha çok batı ve kuzeybatı taraflarında yaşayan Türklerle, İdil havzasındaki Hazar ve Bulgarlarla temas hâlinde idiler. Bunlarla olan sıkı münasebetler sonunda, oldukça erken tarihlerde İslâm’ı kabul ettiler.

Bir taraftan bu ekonomik ve medenî bağ ve münasebetler, diğer yandan tarîkatların kurulup oluşmasıyla İslâm sûfîlerinin, yeni dînin yayılması için göçebe Türkler arasında yoğun çaba göstermeleri, İslâmlaşma hareketini daha da hızlandırmış oldu. İslâm Dîni’nin sâdece bir kavme, bir millete mahsus olmayıp, evrensel bir mâhiyette olması, basite indirgenmiş İslâm mefkûre ve ülküsünün çeşitli bakış açılarından, göçebe Türklerin eski dînî düşünce ve tasavvurlarıyla ve sosyal gelenekleriyle uyum sağlamış olması, bundan da öte, o yüzyılda İslâm medeniyetinin-sâdece Sâmânî değil, Nasturî, Budizm, Maniheizm medeniyetlerinden de ileri bir medeniyet olmuş olması, bu büyük olayı izaha yeterlidir.

İşte bu nedenlerden dolayı, milâdî 960’ta Taşkend ve Fârâb arasındaki savunma hattının ötesinde kalan geniş topraklarda Sâmânîlerin hâkimiyetini tanımaksızın yaşayan iki yüz bin çadır halkından oluşan büyük bir Türk topluluğunun, yeni din olan İslâm’ı kabul ettiklerini bildiğimiz gibi, yine aynı yüzyıl içerisinde Seyhun’un aşağı kısmında oturan Oğuzlardan bir kısmının da, o zamana kadar İslâm’ı kabul etmemiş olan göçebe Türklere vergi veren sınır şehirlerini bu vergiden kurtardıklarını da biliyoruz.

IX. yüzyılın ortalarından itibaren gelişen askerî, ticârî ve dînî ilişkiler sonunda Türkler, büyük guruplar hâlinde İslâm’ı kabul edip Müslüman olmaya başladılar. Bu yüzyılın ikinci yarısında Sâmânîler ’in hâkimiyetine geçmiş olan şehirlerin (Talas, İsficâb) halkının çoğunluğu İslâm’ı kabul etmişlerdir. Ancak, büyük kitlelerin Müslüman olmaları X. yüzyılda başlamıştır. Türk boyları arasında kalabalık bir grup hâlinde İslâm’ı ilk kabul edenler, Balasagun ile Talas’ın doğusundaki Mirkî kasabasında oturan Türkmenler olmuştur.

Türk devletleri arasında İslâm Dîni ’ni devlet dîni olarak kabul eden ilk devlet, İdil (Volga) Bulgarlarıdır. İkinci Türk devleti ise, Karahanlılar’dır. Bu dönemde süratle ve kitle hâlinde yayılan İslâmlaşma hareketi, özellikle Karahanlı hükümdârı Ogulçak’ın yeğeni Satuk’un (Satuk Buğra Han) Müslüman olmasıyla büyük bir önem kazanır. Bir rivâyete göre Satuk Buğra Han (Abdülkerim), 

rüyâsında gökten inen bir insanın ona Türkçe olarak: “Müslüman ol, dünya ve âhirette kurtul!” demesi üzerine İslâm’ı kabul etmiştir.[1]

Müslüman olmadan önceki yüzyıllarda Türklerin mensup oldukları hiçbir din ve yazı, Türk toplum hayatında köklü bir değişiklik yapmamış, millî-medenî hayatın ana çizgilerini ve Türk vatanını değiştirmemiş; özellikle Türk Dili ve Edebiyatı’na büyük hamle yaptıracak bir güç ve kudret gösterememiştir.[2]

A. Dil

Mes’ûdî (v. 346/957), yeryüzündeki dillerin taksimi konusunda şöyle demektedir. Nûh’un oğlu Sâm’ın çocuklarından Mâş b. İrem doğdu ve Fırât’ın kenarında bulunan Bâbil ’e yerleştiler. Orada Nemrûd b. Mâş doğdu ve Bâbil ’de bir saray ile Fırat’ın iki yakasını birleştiren bir de köprü yaptırdı. Nebt meliki olarak beş yüz yıl hüküm sürdü. İşte Allah, onun döneminde dilleri çeşitli kısımlara ayırdı. Sâm b. Nûh’un çocuklarına 19, Hâm b. Nûh’un çocuklarına 17, Yâfes b. Nûh’un çocuklarına da 36 çeşit dil verdi. Bundan sonra dillerin sayıları arttı, çeşitli kollara ayrıldı.[3] Yâkût el-Hamevî (v. 626/1228) de, Bâbil hakkında bilgi verirken dillerin 72’ye ayrıldığını, ortalığın sessizliğe büründüğünü, dillerin birbirine karıştığını (tebelbül-i elsine), bu yüzden Bâbil ’e Bâbil adının verildiğini, o günkü dile Lisân-ı Bâbiliyye denildiğini bildirmektedir.[4]

Kur’an’da ise, Allah’ın güç ve kudretine delil olanlara işaret edilirken, insanların topraktan yaratılıp sonra yeryüzüne yayıldıkları; insanların, kendileriyle sükûnete erip huzûra kavuşacakları eşlerin yaratılıp aralarına sevgi ve merhamet koymasına işaret edildikten sonra, insanların renkleriyle dillerinin çeşitli oluşu hakkında şöyle denilmektedir: “O’nun âyetlerinden biri de göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin çeşitli ve değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda, bilenler için ibretler vardır.”[5]

AA. Türk Dili’nin Eskiliği

Dil ’i, sosyal bir ürün kabul eden bilginlere göre, her hangi bir “Dil Birliği ”, eski bir “siyâsî birlik” in sosyal ürünüdür. Bu nokta-i nazardan hareket edildiğinde, günümüzde birçok lehçelere ayrılmış olmakla beraber, Türkçe adı altında toplanmış olan Dil ’in, eski bir Türk siyâsî birliğinden doğduğu sonucuna varabiliriz. Böyle olmakla birlikte, elimizdeki tarihî belgeler bu zamanı (Türkçe’nin eskiliği) belirlememize imkan vermediği gibi, elde mevcut olan ve okunabilen dile âit eserlerin kalıntıları da M.S. VIII. yüzyıldan çok öncelere gidemiyor.[6]

Türkçe, Ural-Altay dil gurbunun Altay koluna giren bir dildir. Türklerin tarihine paralel olarak Türkçenin yayıldığı coğrafî alan oldukca geniştir. Bugünkü Moğolistan’dan Karadeniz’in kuzeyine, Balkanlar’a, Doğu Avrupa’ya, güneyde Anadolu ve Irak, Kuzey Afrika’nın bir bölümünü içine alan geniş bölgede Türkçe konuşan Türkler (Türk halkları) yaşamaktadır. Gerek tarihî, gerek coğrafî yayılımı açısından Türkçe pek çok lehçe, şîve ve ağız farkları göstermektedir. Orhun, Uygur ve Karahanlı devrelerini içine alan ve XIII. yüzyıla kadar devam eden Türkçe’nin ilk devresine Eski Türkçe adı verilmektedir.[7]

Türkler’in dünya üzerinde geniş bölgelere yayılmaları sonucunda, Türk Dili de, kendisi ile menşe bakımından yakınlığı olan (veya tahmin edilen), ya da olmayan birçok dil ile karşılaşmıştır. Bu karşılaşma sonunda ile başka dillerle arasında karşılıklı etkileşimler meydana gelmiş, Türk Dili bu dillerden birçok yabancı unsurlar aldığı gibi, kendisinden onlara pek çok şeyler vermiştir.

Türklerin, “Türk” adıyla tarih sahnesine çıktıkları sıralarda, bugünkü Moğol, Mançu ve Tunguzların atalarıyla, güneyde Çinlilerle, Batıda Fin-Ugorlarla temas hâlinde bulundukları bilinmektedir. Daha sonraları batı ve güney-batıya yayılan Türkler, Hind, İran ve Bizans dünyası ile tanışmışlar ve İslâm’dan sonra da Arap ve İran çevresi ile oldukça sıkı bir şekilde ilgi ve münasebet kurmuşlardır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ