KADERİN KURBANLARI: 2 – ABDUVELİ GÜLİ (ABDUVELİ AKA)

Roza KURBAN

Yazarın şu ana kadar yazılmış 49 makalesi bulunuyor.

Roza_Kurban014

Kaderin diğer kurbanı Doğu Türkistanlı Uygur Abduveli Güli’dir. Doğu Türkistan’ın Turfan şehrinden olan Abduveli’nin gerçek soyadı Veli’dir. Turfanlılar “v” sesini “g” şeklinde telaffuz ettiklerinden “Veli” olan soyadı “Güli” olmuştur. Güli, Ürümçi Üniversite’sinin Fizik Bilim Dalı Başkanı olan bir fizikçidir. Stil Düzeltme Hareketi başladığı yıllarda Mao Zedung’un “Tüm çiçekler açılsın, tüm kuşlar ötsün, herkes istediği gibi konuşsun” şeklindeki ünlü vecizesine dayanarak herkes düşündüklerini özgürce konuşabilir dediklerinde bir Uygur aydını olarak Güli de düşüncelerini söylemiş ve “yerli milliyetçi” suçu ile yakalanıp çalışma kampına gönderilmiştir. O yakalanır yakalanmaz Ürümçi Üniversite’si kütüphanesinde çalışan eşi işinden atılmış ve 8 yaşındaki kızı ve 5 yaşındaki oğluyla birlikte Küre ilçesindeki komüne sürülmüştür. “Yerli milliyetçi” olarak suçlanan Abduveli Güli ile eşim İklil Kurban 1961 yılının sonlarında Gulca (İli) şehri yakınlarındaki bir kampta karşılaşmış ve aralarında yaş farkı olmasına rağmen arkadaş olmuştur. O yıllarda Güli 40’lı yaşlarında, Kurban ise 26 yaşındadır; ayrıca Güli evli ve iki çocuk babası, Kurban ise bekârdır. Bu iki kader arkadaşını birleştiren tek olgu fikir ve kader birliğidir. Kurban Güli’ye “Abduveli Aka” diye hitap etmiştir. “Aka” Uygurcada “ağabey” demektir. İklil Kurban, Güli’ye “yerli milliyetçi” olarak suçlanmanızın nedenini sorduğunda, o büyük çoğunluğun Çinlilerin oluşturduğu birkaç yüz kişilik bir toplantıda içini boşalttığını söylemiştir. Bu toplantıda Güli: “Siz Çin Komünistleri Marksizmi kalkan yaparak Doğu Türkistan’a bir işgalci olarak geldiniz. Yaptığınız işlerin Marksizmle hiçbir ilgisi yoktur. Ordunuzun adı “Azatlık”tır, oysa ordunuzun da “azatlık” ile hiçbir ilgisi yoktur, ordunuz işgalci ordudur. Parti ve ordu olarak sizler Doğu Türkistan’a Büyük Çin Irkçılığını, cehalet, açlık, yoksulluk, işsizlik, zulüm ve ölüm getirdiniz. Hapishaneler mahkûmlarla doldu; ölüm, feryat ve gözyaşı, benim zavallı ulusumun günlük alışkanlığı haline geldi. Sözünüz ile işiniz birbirini tutmuyor, uygulamadaki devlet siyasetiniz ikiyüzlüdür: Sözünüze göre, çok uzaklardan büyük zahmetlere katlanıp bizi kurtarmaya gelmişsiniz; işinize göre, başkalarını yutan Büyük Çin Irkçılığı haklıdır, azınlıkların kendini savunan milliyetçiliği ise suçludur. Uygur olmak suçtur. Sözünüz yalan, işiniz gerçektir. Art niyetli ulussunuz, art niyetli devletsiniz. Bugün, benim Doğu Türkistan denilen bu zavallı ülkem, Büyük Çin Irkçılığı uğruna yapılması mubah olan, tüm cinayetleri işleyen Çinli canilerin at oynattığı arena haline geldi,   dedim. Çin devletine-ulusuna yönelik bu özlü tanımlamamdan sonra,  hiç acele etmeden bu sözlerimi, biri öbürünü tamamlayan, biri diğerini destekleyen örneklerle kanıtladım. Salondakiler konuşmamı hiç bölmeden derin sessizlik içinde dinlediler. Bu sessizlikten, söylediğim inkâr edilemez gerçeklerin gücü yankılanıyordu. Konuşmam bittiğinde kendimi olağanüstü bir rahatlık içinde hissettim” demiştir. (Kurban 2007: 114–115). Güli’nin konuşması, 200 yıllık esarete boyun eğmeyen bir Uygur aydının haykırışının yankılanmasıdır. Doğal olarak Güli’nin düşüncelerinden etkilenen Kurban onun konuşmasında kendi “suçunu” da bulduğunu şu satırlarla dile getirmiştir: “Bu kişinin cesaretine, dürüstlüğüne hayret ettim. Hususen Onun “Uygur olmak suçtur” ifadesini kendi sesim gibi algıladım. Sanki bu kişi, benim “suçumun” tanımlamasını yapıyor ve benim haklılığımı savunuyordu: Çinli için, Uygur olmak suç olduğuna göre, Uygur’u Uygur yapan Uygur tarihini öğrenmenin de suç olacağı gayet doğaldı; böylece bu zatın sayesinde kendi “suçumun” özünü daha derinden kavramıştım. Anladım ki, Uygur tarihini öğrenme isteğimle, Doğu Türkistan’ın yüzyıllarca süregelen “bağımsızlık” denilen sorununa dokunacak olan, Çin rejiminin-Çin ırkçılarının bam teline basmışım.” (Kurban 2007: 115).

Her gün devam eden toplantılarda Güli de Kurban da fazla konuşmaktan kaçınmıştır ki, konuşurlarsa her ikisi de gerçekleri söyleyecek ve bu sayede başlarının daha fazla derde gireceğini bilmiştir. Onun içindir ki, susmayı tercih etmişlerdir. Gulca şehri yakınlarındaki kampa geleli 7 ay kadar zaman geçmiş, artık toplantılar sonuna doğru yaklaşmıştır. Böyle toplantıların birinde Abduveli Güli söz almıştır. Herkes merakla onun ne söyleyeceğine odaklanmıştır. Güli biraz duraksadıktan sonra şöyle demiştir: “Eşimden mektup almıştım, ailem zor durumda… Eşim, barınmak ve esenlikleri için, para karşılığında oğlumu birine satmayı düşünmüş. Bağlı bulunduğum kurumdan-devletten, ailemi bu zor durumdan kurtarmak için yardım etmelerini istiyorum.” (Kurban 2007: 117). Güli bu aile gerçeğini kendini daha erken salıverilmesinde etkisi olur diye söylemişse de hiç beklemediği bir yanıtla karşı karşıya kalmıştır. Çevirmen aracılığıyla Çinli yöneticiye aktarılan bu sözler, yöneticinin öfkelenmesine neden olmuştur. Öfkesi yüzüne yansıyan, çılgına dönen yönetici Güli’ye şu yanıtı vermiştir: “Senin bu söylediklerin propaganda amaçlı bir yalandır. Sen geçmişte de yaptığın gibi yine çoğunluğun zihnini bulandırmak-zehirlemek için bu hikâyeyi uydurmuşsun. Bizim sistemimizde çocuk satmak gibi bir olgunun olması değil, düşünülmesi bile olanaksızdır.” (Kurban 2007: 117). Gerçekleri duymaya alışık olmayan Çinli yönetici dürüstlük abidesi olan Abduveli Güli’nin sözleri karşısında çaresizdir ki, ortalık daha fazla karışmasın, kirli çamaşırlarımız ortaya dökülmesin diye toplantıyı kapatıvermiştir.

13 Temmuz 1962 tarihinde 80 kişinin bir araya getirildiği bir açık hava toplantısı yapılmış, Çinli yöneticiler serbest bırakılacak olan 50 kadar kişinin adını okumuştur. Serbest kalacaklar arasında İklil Kurban’ın adı varken, Abduveli Güli’nin adı okunmamıştır. Bu durum karşısında her ikisi de çaresizdir. Kurban kendisinin serbest kaldığı için sevinse mi, Güli’nin tutukluluğunun devam ettiği için üzülse mi derken yanına Abduveli Aka gelmiştir. Kurban o anı şu satırlarla anlatmıştır: “Ona bakmaktan bile çekiniyordum, çökmüş bir vaziyette benim yanıma gelip, elimi sıkıp kutladı. Ben Onu nasıl avutabilirdim, çaresizdim, söylemek için bir sözcük bile aklıma gelmiyordu, yaşarmış gözlerimle Ona baktığımda, Onun da gözlerinin yaşardığını gördüm…” (Kurban 2007: 118). Zor durumda olan ailesine bir nebze katkıda bulunmak isteyen Güli, evine dönecek olan Kurban’a ailesine vermesi için çalışma kampında kendine verilen yeni bir ayakkabı vermiş ve ailesinin hal hatırını sormasını rica etmiştir. Kurban da en kısa zamanda Güli ailesini ziyaret edeceğine dair söz vermiştir. O sırada tutukluları götürmek üzere bir kamyon gelmiş ve 30 kişi Ürümçi şehri tarafında yeni kurulan Şihenzi şehrindeki çalışma kampına götürülmüştür. Kamyonla birlikte Abduveli Güli de gözden uzaklaşmıştır. Kurban’ın kalbinde derin iz bırakan bu büyük insanla ilgili yazdığı şu satırlar her şeyin izahıdır: “Böylece, gerçek (hakikat) uğruna her şeyini yitirmiş bu bahtı kara insan, benden uzaklaşıp giderken, anılarımda ömrüm boyu unutulmaz izler bırakmıştı. Bu izler, yalanlar üzerine kurulmuş sistemde gerçeği söylemenin ne kadar güç ve bedelinin de ne kadar ağır olacağının simgesi haline gelen Onun aydın kişiliğiyle hüzünlü siması idi. O, gerçeğin er geç yalanı alt edeceğine inandığı için bu soylu yolu seçmiştir. Eğer gerçekler yaşayacaksa, bu tip minnetsiz ve namsız kahramanların omzunda yaşar.” (Kurban 2007: 118). Kurban, Gulca’daki ailesinin yanına dönmüştür. Anne babasının durumu da Abduveli Güli’nin ailesinden farklı olmadığının altını çizen Kurban, çocukluğundan beri topladığı kitaplarının bile satıldığını görünce fakirliğin boyutlarının farkına varmıştır. O dönemler yoksulluk çekmeyen hane olmamış olsa gerek…

Ekim ayının başlarında İklil Kurban Güli’nin emanetini götürmek için Gulca’dan 40 kilometre uzaklıkta olan mahkûm ailelerinin sürgün yeri Küre’nin yolunu tutmuştur. Küre’ye varmak için önce otobüsle Süydüng ilçesine sonra da anayoldan yürümek gerekmektedir. Issız bir köşe olduğundan olmalıdır ki, bu yöre eskiden Şın Şisey döneminde de mahkûm ailelerinin sürgün yeri olmuştur. Devir değişmişse de bu yerin kullanım amacı değişmemiş, sürgün yeri olarak kullanılmaya devam etmiştir. Kurban Küre’ye varışını ve karşısındaki düşündürücü vahim manzarayı şöyle kaleme almıştır: “Önce otobüsle Süydüng’e gittim, sonra yürüyerek Küre’ye gelip, bir büyük kapı önünde duraksadım. Kapı civarında duran birinden-her halde komünün bekçisi olmalı-adres sordum. Büyük avlunun sağ kıyısındaki penceresi yüksekte olan ambar görünümündeki bir evi eliyle gösterdi. Kapıyı önce çaldım sonra açıp eve girdim, ev yarı karanlıktı, gözüm biraz alıştıktan sonra etrafa göz gezdirdim. Karşımdaki sekide duvara yaslanmış vaziyette iki çocuk oturuyordu. Çocukların önü-ayakları yorganla örtülmüştü. Sekinin sol tarafındaki ocak başında oturan kadın bana bakakalmıştı. Selamlaşıp, Abduveli Aka’nın emanetini kadına sundum. Kadın da, çocuklar da her halde beni yadırgadılar, sessizlerdi. Abduveli Aka’dan haber var mı, diye sordum. Kadın, güçlükle var, Şihenzi’de – kampta çalışıyor, diyebildi. Çocukların yüzüne baktım, ürkek, solgun ve zayıftılar. Kızı da, oğlu da Abduveli Aka’ya çok benziyordu. Anası da, çocukları da suskun, yaşayan ölü gibi idiler. Güneşli bir günün açık havasında koşa koşa oynamanın olanağından-zevkinden yoksun kalarak, yarı karanlık evde duvara yaslanıp oturmak kadar, bu çocukların başına gelebilecek başka bir bahtsızlık var mıdır?! Sanırım bundan sonra onların başına gelebilecek tek şey kalmıştı-ölüm. Dünyada, yaşam koşullarından yoksun bırakılmış insan kadar-hele çocuklar kadar değersiz olan başka bir şey var mıdır!? Onları da, kendimi de çok sıkılmış hissettim. Yerimden kalkıp, Abduveli Aka’ya benden selam söyleyin, diye,  dışarı çıktım. Yaşamın bu kadar acımasızlığının ezikliği altında dönerken, düşünüyordum: Abduveli Aka’nın deyişiyle “zavallı ulusum” ve zavallı bu çoluk çocuklar… Çinli aile geleneğinde sık rastlanan, bardağı kırdın diye, çocuğunun elini kıracak kadar zalimliği kalbinde besleyen Çinlilerden başkaları için ne beklenebilirdi!? Çinli acıma ve insaf duygusundan yoksun bir ulustur. Tanrı eğer sen varsan, ilk önce Uygurların yardımına koş. Çünkü, Çinliler ile beraber yaşamak hiç de kolay değildir. Bu yaşam her şeyden önce yalan ve haksızlıklara katlanmak demektir. Çinliler ile beraber yaşarken, cesurluğu ve dürüstlüğü seçmek ölümü seçmek demektir…” (Kurban 2007: 119–120).

9 Eylül 1976 tarihinde milyonların hayatını cehenneme çeviren diktatör Mao Zedung ölmüştür. Onun ölümünden sonra Mao döneminde karalanan, yargılanan, hapsedilen insanlar tek tek aklanmaya başlanmıştır. En kapsamlı aklama, 1957–1958 yıllarında “sağcı”, “karşı devrimci” ve “yerli milliyetçi” suçu ile suçlanan aydınlar üzerinde gerçekleşmiştir. Resmi olmayan rakamlara göre suçlanan aydınların sayısı 400 bin civarındadır. Bu “suçlular” karalandığı kurumlarca aklanmıştır. İklil Kurban’ı aklama yükümlülüğünü İli Öğretmen Okulu üstlenmiştir. İli Öğretmen Okulu parti şubesi ve İli Bölge Komünist Parti Komitesi’nin 17.04.1979 tarihli genelgesi ile Kurban aklanmıştır. Bu aklanma genelgesini Kurban Mayıs Komünü’ndeyken almıştır. Aklanma gereği, Kurban’ın siyasi haklarının iade edilmesi, görevine yerleştirilmesi, geçmiş yıllara ait maaş ve ikramiyelerin ödenmesi, kendisinin ve ailesinin Gulca şehri nüfusuna alınması kararlaştırılmıştır. 1979 yılının Eylül ayında Kurban ve ailesi Gulca şehrine taşınmış, Kurban 16.Lise’ye Yakın Çağ Çin Tarihi, siyaset ve Çin Dili dersleri (!) öğretmeni olarak göreve başlamıştır. 24 yıllık ömrü Mao zindanları, çalışma kamplarında, sürgünde geçen İklil Kurban bu “özgürlüğün” geçici olduğunu tahmin etmiş ve 1963 yılından beri ısrar ettiği Türkiye’ye gitme isteğini yeniden gündeme getirmiştir. Gulca ve Ürümçi’deki Emniyet kurumlarına tekrar dilekçe veren Kurban 17 yıl boyunca umudunu yetirmeden beklediği hayaline doğru adım adım yaklaşmıştır. İşte Türkiye’ye gitme hazırlıkları yaptığı günlerde Kurban Abduveli Güli ile görüşmüş, daha doğrusu Güli İklil Kurban’ın Türkiye’ye gideceğini duymuş ve kader arkadaşı ile vedalaşmak için gelmiştir. Bu vedalaşmayı, Kurban “Gerçekler ve Yalanlar” adlı kitabının “Abduveli Aka ile Son Kez Görüşmek” başlıklı bölümünde kaleme almıştır. İklil Kurban ile Abduveli Güli’nin bu görüşmesini sizlere hiç dokunmadan tamamını sunuyorum:

“Acele yol hazırlığıyla uğraştığım Gulca’daki sayılı günlerimin birinde, Abduveli Aka, anne-babamın evinde beni bekliyordu. Kucaklaştık, 18 yıllık ayrılıktan sonraki bir kavuşma idi bu. Aradan geçen bunca zaman içindeki serüvenlerimiz hemen hemen aynı idi: Komünün ağır çalışma koşulları altında geçen yarı aç-yarı tok, yoksul bir yaşam; ben çoluk çocuklu olup, biraz daha olgunlaşmışım; Abduveli Aka ise epey yaşlanmış olup, Onun iri-yakışıklı vücudu çökmüş, her zamanki hüzün dolu simasını biraz daha kırışık basmıştı. O, Ürümçi civarındaki bir komünde ailece yaşadığını, aklanma işinin henüz sonuçlanmadığını, ama olacağını umduğunu söylüyordu. Benim Türkiye’ye gideceğimi duyup, vedalaşmaya gelmiş; gönül sırlarını şu ifadelerle dile getiriyordu:

– Çok sevindim, hiç olmazsa sen kurtul. Henüz gençsin, burada ömrünü boşuna geçirme, ileride yapacağın çok iş var. Hiç olmazsa özgür dünya, senin aracılığın ile bizim acılarımızdan haberdar olur. Bir gün gelecek, bu zulüm mutlaka sona erecektir! diyordu.

Ben:

– Benden bir beklentiniz var mı? İsterseniz sizi Türkiye’ye davet ederim, aklandıktan sonra elbette izin verirler, dedim. Bu bilge insanın cevabı anlamlı idi:

– Hayır, bu yaştan sonra Türkiye’ye yük olmak istemiyorum. Senin yaşında olsaydım, düşünebilirdim. Artık ben yapabileceklerimi yapmışım, ömrüm burada bitsin, yükümü de burası yüklensin, diyordu. Yine 18 yıl önceki (13.07.1962), hüzün yüklü ruh hali içinde vedalaştığımızda, ben yine özgürlüğe uçacakmışım gibi, O yine mahkûm olarak kalacakmış gibi idi bu ayrılıkta… O kaldı, yapabileceklerini fazlasıyla yapmış olarak kaldı.

Toplumsal gerçekler her zaman, işte ben buradayım, diye göze çarpmaz, belirsizlikler içinde uzun zaman gizli kalabilir. Aydınların görevi, gerçekleri örten tozları akıl gücüyle silerek, o gerçeği topluma tanıtmak, topluma mal etmektir. Toplumsal gelişmeler bu suretle devam edecektir… Eğer o toplumun aydınları da, o tozların altında kalmışsa, o toplum köleliği hak etmiş toplum demektir. Bu mantık gereği Abduveli Aka, bir Uygur aydını olarak, kendisinin de dediği gibi yapabileceklerini yapmıştır. Sevgili Abduveli Aka, için rahat olsun! Ulusun adına sana sonsuz minnet borçluyum; senin, kaldığın o karanlığın içinden yansıyan hüzün dolu siman, aydın kişiliğin her zaman benim için vatanımın bir yadigârı olacaktır. Elveda…

Abduveli Aka’nın aklanma işinin bu kadar gecikmesinin sebebini düşündüm… Fakat kendisine söyleyip, Onun yaşlı kalbini yaralamaktan sakındım. Bu gecikmenin arkasında şu Çin gerçeğinin saklı olduğunda kuşkum yoktu: Çin, Çin gerçeğini söyleyebilen cesur insanı öldürür, asla affetmez ve aklamaz. Evet, Abduveli Aka, benzerine az rastlanan Çin’in seçkin ve kaliteli düşmanı idi. Abduveli Aka için uygulanmış ve uygulanacak olan Çin gerçeğini, Orhun Abideleri’nde, günümüzden 1270 yıl önce atalarımız söylemiştir: “Çin ulusunun sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp uzak ulusu öylece yaklaştırırmış. Yaklaştırıp, konduktan sonra, kötü şeyleri o zaman düşünürmüş. İyi bilgili insanı, iyi cesur insanı yürütmezmiş. Bir insan yanılsa, kabilesi, ulusu, akrabasına kadar barındırmazmış.” (Kurban, 1995: 89).

Çin idaresindeki Uygur aydınları için, şu iki alın yazısı mukarrerdir: Ya gerçeği söyleyip ölüm yolunu seçmek veya yalanı kabul edip, hain olmak. Abduveli Aka, hiç irkilmeden ölüm yolunu seçmiştir.  (Kurban 2007: 163–165).

İklil Kurban, vatanını ve Abduveli Aka gibi kader birliği yapan arkadaşlarını geride bırakarak 25.10.1980 tarihinde Türkiye’ye ayak basmıştır. Türkiye’ye geldikten sonra yaptıklarını değerlendiren Kurban, Uygur aydınlarının simgesi haline gelen Güli’nin sözlerini unutmamış, kalbinin derinliklerinde saklamıştır. Kurban konuyla ilgili şu sonuca varmıştır: “Birey olarak amacıma ulaştığım-kitaplar yazıp düşüncelerimi en yalın bir şekilde izah edebildiğim  (düşüncelerimi arkamda bırakabilmek, ömrümün en büyük arzusu idi, her hâlde onun içindir, gençliğimde düşündüklerimi hatıra defterime yazma alışkanlığım vardı ve bu alışkanlığım bir zamanlar başıma büyük belâ açmıştı), çocuklarımı Amerika ve Almanya’da okutabildiğim, dünyanın birçok yerlerini gezebildiğim şu günlerde, Abduveli Aka’nın o, hüzün dolu siması aklımda zaman zaman canlanırken, içimden hüngür hüngür ağlamak geliyor. Çünkü Onun beklentilerini yerine getiremedim. Bilmiyorum, belki O, çoktan ölmüş de olabilir, fakat acısını paylaşabilen benim gibi birçok insanı arkasında bırakmış olduğundan kuşkum yoktur. “Yaşam acımasız, tarih kirlidir.” Öyle de olsa, bir tarihçi olarak, Çin’in geleceğine özgü bildiğim tek gerçek şu ki, Çin mutlaka bölünüp-parçalanacaktır. Çünkü özgürlük, demokrasi ve ulusal devlet kavramlarıyla çağımıza damgasını vuran evrensel değerler, Çin’in bugünkü gidişatının önünde geçilmez bir set oluşturmuş, artık Çin’e dur demenin zamanı gelip çatmıştır. Değişik bir deyişle, Çin’in ölüm fermanı çıkmış ve er geç uygulanacaktır. Hayal gücüne hayran olduğum Abduveli Aka’nın sözüyle:  “Bir gün gelecek, bu zulüm mutlaka sona erecektir!” (Kurban 2007: 251).

Sonuç

Hesen Tufan ve Abduveli Güli, dürüstlüğün bedelini hapislerde ödemişlerdir. Verimli yıllarını zindanlarda geçirmek zorunda kalan bu kaderin kurbanları, yapacaklarını tam olarak yapamadan aramızdan ayrılmıştır. Hapishane yerine onlara çalışma imkânı tanınsaydı, Abduveli Güli fizik dalında büyük buluşlara imza atarak dünya çapında ödüller kazanırdı. Hesen Tufan da birbirinden güzel şiirleri ile Tatar Edebiyatı’nın gelişmesine daha fazla katkı sağlardı. Korku imparatorluğunu kurmak isteyen diktatörler aydınlara fırsat tanımamakla birlikte onları topyekûn yok etmiştir. O devirde yüz binlerce aydın idam edilmiş, hapsedilmiş, sürgüne gönderilmiştir. Stalin ve Mao Devri insanlık tarihinin en karanlık sayfalarından birisidir.

Farklı coğrafyalarda yaşanan birbirine benzer iki hayat hikâyesi. Stalin ve Mao zulmünün bir simgesidir bu kaderin kurbanları. İnsani değerlerin hiçe sayıldığı, ekmek ve can derdinde olan insanların hayvan kadar değeri olmadığı korkunç yıllar. Heba olan gençlik yılları, babalarına hasret büyüyen çocuklar, çocuklarına doyamayan babalar, zindanlar, çalışma kampları, sürgünler, açlık, sefalet ve çaresizlik… Fakat her şeye, tüm olumsuzluklara rağmen hiç kırılmayan bir umut. Kazan Tatarı Hesen Tufan ve Doğu Türkistanlı Uygur Abduveli Güli o yılları anılarımızda tekrar canlandıran gerçek kahramanlardır. Tutsaklık, zindan, sürgünler onları hiç eskitememiş, zarafetlerini hiç eksiltmemiş, aksine bu iki kader kurbanı korkutmakla insanlığın ölmediğini kanıtlamıştır. Yaptıklarından asla pişmanlık duymayan, duvarlara rağmen insan kalan büyüklerimiz, şartlar ne olursa olsun ödün vermemiş, boyun eğmemiştir. Yalnız kalsalar da, dışlansalar da vakur duruşlarını korumuşlar, teslim olmamışlardır.  Tıpkı Nazım Hikmet’in dizellerindeki gibi: “Mesele esir düşmekte değil, teslim olmamakta bütün mesele…” Ezilen milletin onurlu insanları bugün de saygı ve şükranla anılmaktadır. Şair ölür şiirleri kalır, bilim insanı ölür icatları ve fikirleri kalır. Tufan şiirleriyle, Güli ise ölümsüz fikrileriyle bugün de aramızdadır. Milyonları zindanlara hapseden Stalin ve Mao ise tarihin kirli sayfalarına mahkûm olmuştur.

Doğu Türkistanlı Uygur Abduveli Güli’nin “Bir gün gelecek, bu zulüm mutlaka sona erecektir!” sözleri henüz gerçekleşmemiştir. Bugünlerde Doğu Türkistan Çin zulmü altında, Kazan Tatarları ise Rus zulmü altında ezilmektedir. Bu zulüm karşısında direnç ve savaşım devam etmekte ve er ya da geç zafer ile sonuçlanacağı, zalimin ve zulmün alt olacağı günler yakındadır!


Kaynakça:
1.Gaynetdin, Mesgut, Davıllarda Cillerde (Fırtınalarda Yellerde), Kazan 1989.
2.Kurban, İklil, Gerçekler ve Yalanlar (Anılar –Yansımalar: 1943–2007), Ankara 2007.
3.Kurban, İklil, Yaşlı Tarihin Yankısı (Bulgar-Tatar Tarihi ve Medeniyeti), İstanbul 1998.
4.Mostafin, Rafael, Repressiyelengen Tatar Edipleri (Cezalandırılan Tatar Edipleri), Kazan 2009.
5.Tatar Poeziyese Antologiyese (Tatar Şiir Antolojisi), Xesen Tufan (Hesen Tufan), 2.kitap, s: 15–23, Kazan 1992.
Dipnotlar:
[1] Hesen ismi Türkiye Türkçesinde Hasan olarak adlandırılmaktadır.
[2] “Dufan” Mişer Tatarlarında kasırga, tufan anlamına gelmektedir. Şairin dedesi Fehretdin’e köylüler kızgın, öfkeli olduğu için “Dufan” lakabını takmıştır.
YAZARIN SON YAZILARI
GERİ KALMIŞLIK… - 22 Şubat 2017
İLKELİ DURUŞ - 1 Aralık 2016
ZULÜM ve DİRENİŞ - 31 Ekim 2016
MENFAAT… - 20 Eylül 2016
GÖÇ… - 25 Ağustos 2016
MEZARSIZ KAZAN TATARLARI - 13 Ağustos 2016
İKİ ÖLÇ, BİR BİÇ - 30 Haziran 2016
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ