İZLANDA’DA TÜRKLER

İZLANDA’DA TÜRKLER

Şimalî Afrika korsanları, asırlar boyunca daha ziyade çektirilerle iş görmüşlerdir. Bu gemiler, tedariki ve muhafazası güç olan yüzler­ce kürekçiye ihtiyaç gösterdiğinden, çok masraflı oluyor, kürekçiler için fazla miktarda yiyecek ve içecek yüklemek mecburiyetinden do­layı faaliyet sahaları da mahdut kalıyordu. Bundan başka, bu cins ge­miler, Akdeniz’in sakin sularına göre yapılmış olup engin okyanusun şiddetli fırtınalarına mukavemet edecek şekilde değildiler.

Bununla beraber, XVII. asrın başlarındaki değişiklikler neticesinde korsanlar, faaliyet sahalarını genişlettiler. İngiltere kraliçesi Elizabeth’in 1603’de vuku bulan ölümünden sonra, Kral James I. İspanya ile sulh aktetmiş ve 1604 muahedesiyle, iki memleket arasında cereyan eden deniz muharebeleri, aynı zamanda, İspanya ile Hollanda arasındaki çar­pışmalar da nihayet bulmuş ve 1609’da İspanya, Danimarka’nın istiklâlini nihayet tanımağa mecbur kalmıştı. İspanya’ya karşı harplerde mü­him bir rol oynayan İngiliz ve Danimarkalı korsanlar, lüzumsuz olmak şöyle dursun, şimdi zararlı birer unsur haline gelmişti ve bundan do­layı İngiltere ile diğer garp hükümetler tarafından milletler arası tica­reti himaye için korsanlara karşı gittikçe şiddetini artıran tedbirler almağa başlanmıştı.

Kendi memleketlerinde mesleklerinin tatbiki için şartların gittikçe fenalaştığını gören bir çok korsanlar, Şimalî Afrika sahillerine kaçtı­lar ve orada hüsnü kabul gördüler. Dört köşe yelkenli gemilerle okya­nuslarda seyretmeğe alışık olan İngiliz ve Danimarkalı korsanlar, bu gemileri Şimalî Afrika sakinlerine tanıttılar ve onların nasıl inşa ve is­timal edildiğini öğrettiler. Korsanlar, bu yelkenlilerin çektirilerden da­ha istifadeli bulunduğunu derhal kavrayarak, az zaman içinde bu yeni gemileri kullanmak ve onlarla harb etmekte usta oldular ve çok geç­meden büyük ve kuvvetli filolarla Şimalî Afrika’dan kalkıp Cebelitarık’ı geçerek Mader, İngiltere ve İrlanda gibi uzak yerleri vurmağa baş­ladılar. Korsanların en cüretkârane maceraları, şüphesiz, 1627 senesin­de İzlanda’ya yaptıkları akındır[1].

Bu sefer hakkında malûmat veren neşriyatın ilki, Hristiyan esirle­rinin fidye-i necatı işini halletmek üzere 1634 senesinde Şimalî Afrika’ya giden Fransız papazı Pièrre Dan tarafından yapılmıştır. Pièrre Dan, Şimalî Afrika korsanlarına aid olup 1637’de neşredilen eserinde Ceza­yir korsanlarının 1627’de İzlanda’ya yaptıkları bir akını hulâsaten an­latmıştır. Müellifin dediğine göre, bu akın üç gemi ile yapılmış ve as­len Alman olup Come Murat adıyla tanınan bir muhtedi tarafından idare edilmiştir. Korsanlar İzlanda sahillerinin muhtelif yerlerine bir çok hücumlarda bulunarak 400 esir almıştır[2].

Diğer bir Fransız eseri de 1642 tarihine tekabül etmektedir. Mez­kûr senede Sieur Emmanuel d’Aranda, esaretten fidye vermek sure­tiyle kurtulup Cezayir’den ayrılacağı sırada yanına genç bir ”Türk” yaklaşmış ve kendisine Danimarka’nın Madrid sefirine bir mektup gö­türmesini rica etmiş. Bu garip ricadan şaşıran d’Aranda, adamı istic­vap etmiş ve onun muhtedi bir İzlanda’lı olduğunu anlamış. Bu ada­mın dediğine göre: “Cezayir korsanları ile uzun seferlerde bulunduğu halde hiç bir mükâfat kazanmamış olan İzlandalı bir muhtedi, bir kaç sene evvel, korsanların reisine, İzlanda’ya bir sefer yapmağı teklif et­mişti”. Bunun üzerine sefer yapılmış ve 800 esir alınmıştır ki bunların çoğu halâ fidyelerine beklemektedir[3].

Cezayir korsanlarının İzlanda seferi zamanına aid garp kaynakla­rında mevcud malûmat, bildiğime göre, bu iki kısa ve mütenakız hi­kâyeden ibarettir. Bununla beraber, gerek İzlandalılar ve gerek o za­man İzlanda’nın hâkimi bulunan Danimarkalılar böyle fevkalâde bir ha­diseyi meskût geçmemişlerdir. Filvakî, İzlanda ve Danimarka dillerin­de, şimal milletleri ve bütün Avrupa Hristiyanları tarafından Berberistan Korsanları (Barbary Corsaiıs) denilen Türklerin akınlarına aid kül­liyetli ve mühim materyel mevcuttur. Bu meseleye dair ilk neşredilen rivayet, Vestmann takımadalarından Heimaey’li olup korsanların eline düşerek Cezayir’e gönderilen Olaf Egilsson adlı bir İzlanda papazının hikâyesidir. Bu papaz, Cezayir’de kısa bir zaman alıkonulduktan son­ra, esirlerin fidyesi hakkında müzakere etmek üzere, kendini esir edenler tarafından Danimarka payitahtı Kopenhag’a gönderilmişti. Esa­retinden 6 Temmuz 1628 senesinde vatanına avdetine kadar geçirdiği maceraların Danimarka diline çevrilmiş hikâyesi, ilk defa olarak 1641 de neşredilmiştir[4]. Bu eserin İzlanda dilindeki metni ise Klâus Eyjolfsson’un o asra aid kısa bir hikâyesiyle birlikte ancak 1852’de Reykjavik’de tab edilmiştir[5]. Muasır ve ehemmiyetli kaynaklardan bir diğeri Björn Jonsson’un (1574-1655) Tyrkjarârssaga adlı kitap olup 1866’da basılmıştır[6]. 1643’de yazılan bu kitaba yukarıda zikr edilen iki metin esas teşkil etmiş ve buna Cezayir’deki esirlerin mektupları, fidye ile kurtulanların rivayetleri ve artık mevcut olmayan bazı yazılı kaynak­lar ilâve edilmiştir. Bu vekayi hakkında tenkidli bir inceleme, İzlandalı ilim adamı Sigfus Blördal tarafından Danimarka lisanında olarak 1899’da neşredildi[7]. Bu eser, o zaman elde mevcud matbu kaynaklardan başka, İzlanda ve Danimarkalı esirlerin henüz yazma halinde muhtelif koleksiyonlarda bulunan gayrı matbu mektuplarına ve diğer bazı kaydlarına istinad eder. Nihayet, 1906-1909 senelerinde İzlandalı âlimler­den bir diğeri, Jon Thorkelssor, sefere aid malûm kaynakların hepsi­ni ihtiva eden bir cilt metin neşretti. Müellif bu eserde akının başlan­gıcı, seyri ve neticeleri hakkında mufassal bir medhalden sonra, sefe­re aid elde mevcud oniki muhtelif kıssanın tenkidli metnini vermiştir. Bunları, esir mektuplarından başka, fidyeye dair müzakereleri, Ceza­yir’de bulunan İzlandalı esirler hakkında yazılmış raporları, fidye pa­rası toplamağa aid meseleleri tanzim etmeğe matuf muhabereleri muh­tevi diğer vesikalar takib etmektedir. Kitap, korsan akınına dair man­zumeler faslı ile nihayet bulur[8].

İzlanda akınının hikâyesi 20 Haziran 1627’de başlar. Bu esnada İzlanda’nın garp sahilinin en cenubî kısmı olan Rykjanes’de güney kıs­mındaki küçük Grindavik’s bir Cezayir korsan gemisi geldi ve kor­sanlar bu sahilde karaya çıktılar. Akının ilk safhaları hakkında kat’i malûmata sahip değiliz. Avdet eden İzlandalı esirler, bu akına önayak olanın Paul adı ile zikr ettikleri bir Danimarkalı esir olduğunu söyle­mişlerdir. Bu adam, serbest bırakılmak vaadi mukabilinde korsanlara, çok iyi tanıdığı Şimal denizine aid malûmat vermiş ve akına bizzat iş­tirak eylemiştir. Bu adamın d’Aranda tarafından zikr edilen İzlandalı muhtedi olması muhtemeldir.

İzlanda raporlarına nazaran, akın oniki gemi ile başlamış, fakat bunlardan yalnız dördü İzlanda’ya varabilmiştir. Diğer gemiler ihtimal İngiltere’ye gitmiştir. Seferin başında bulunan Murat Reis adlı kimse, Cermen ve Flaman (= Dutch) muhtedisi olarak gösterilmektedir. Bu ada­mın daha ziyade Flaman olması daha ma’sul görünüyor ve iki tavsif ara­sında bir tezad görmeğe lüzum yoktur. Zira Cermen (Tydsk) adı o zaman daha ziyade müphem bir mana ifade ediyor ve bu isim Danimarkalılara da veriliyordu. Sefere iştirak edenlerin mütebakisi kısmen Türklerden ve kısmen muhtediler ve köle olarak istihdam edilen esirlerden terekküb ediyordu. Olaf Egilsson kendini esir edenler hakkında bu malûmatı vermiştir. Olaf’ın, bu korkunç korsanların da “tıpkı diğer insanlar gibi” olduğuna safdilâne hayrat göstermesi ve kötü hareketlerin muhtediler tarafından yapıldığını kayd etmesi okuyucunun dikkatini çekecektir.

Olaf bu hususta şöyle diyor: “Bu kötü insanların çehreleri ve kı­yafetleri hakkında biraz malûmat vereceğim. Bunlar tıpkı diğer insan­lar gibi olup boyları birbirinden farklı idi. Bazılarının rengi beyaz, ba­zıları koyu esmerdi. İçlerinden bir kısım Türk değil, Norveçli, Danimarkalı, Alman ve İngiliz gibi muhtelif milletlere mensuptu, içlerinde dinlerine sadık kalanlar esir düştükleri zamanki kıyafetlerini muhafaza etmişlerdi. En tehlikeli ve ağır işlere koşulan bu insanlara, hizmetleri mukabilinde dayak atılırdı. Türkler (=Müslümanlar)’ın kâffesi, bazı­ları kaytan, bazıları sırma veya ipek şeritle süslü uzun kırmızı serpuş­lar giyiyorlardı. Sırtlarında uzun entariler vardı. Banlar çok bol oldu­ğundan, eteklerini bellerindeki kemerlere sokarlardı. Donları yelken- bezinden olup, çoğu çıplak ayaklarına nalçalı yemeni geçirmişlerdi. Si­yah saçlı idiler, sakallarını tıraş edip yalnız bıyık bırakmışlardı. Haki­kî Türklerin tavır ve hareketleri diğer milletlerden, tâbir caizse, hiç farklı değildi diyebilirim. Muhtediler, kılık kıyafet bakımından Türkle­rin aynı idiler. Adam öldüren, döven, işkence eden ve her türlü fena­lığı irtikâb edenler de asıl bunlardı” [9].

Korsan filosu İzlanda’ya yaklaşırken şiddetli bir fırtınaya tutulup dağıldı. Filodan ayrılan bir gemi 20 Haziranda tek başına Grindavik’e yanaştı. Limanda bir Danimarka tüccar gemisi bulunuyordu. Korsan­lar, kendilerine balina avcısı süsü vererek bu hile sayesinde Danimar­ka gemisini kolayca ele geçirdiler ve sahile yaptıkları bir hücumdan sonra ganimetler ve esirlerle uzaklaşıp gittiler. Yolda rastladıkları di­ğer bir Danimarka gemisine yanaşıp gemiyi yakaladılar ve içine ken­dilerinden mürettebat yerleştirdiler. Gemilerden birini, esir ve gani­metle Cezayir’e gönderdiler. Diğer iki gemi Faxa Bay istikametinde İzlanda’nın garp sahiline doğru yelken açtı.

Bu akının haberi süratle intişar etmiş ve büyük bir telaş husule getirmişti. Halkı ikaz için hususî tertibatla verilen işaret üzerine insan­lar ve gemiler Bessastadir’de toplandı. Rykjavik’e bir kaç mil mesafe­de Seila adlı küçük bir köyde bulunan bu kasaba, Danimarka’nın İz­landa valisinin oturduğu yerdi. Bu yer bilâhare XVII. asırda idare mer­kezi olmuştur. Hindistan’a seyahatleri ile tanınmış meşhur İzlandalı seyyah Jon Olafsson, tam bu sırada, birkaç Fransızla beraber Bessastadir’e gelmiş bulunuyordu. Bu zatın oğlu Olaf Jonsson tarafından yazılan biyografisinde korsanların Bessastadir’e gelişlerine dair şu ma­lûmat mevcuttur.             .

“Jon Olafsson’a seyahati geri bırakarak vaziyetin tavazzuhuna kadar beklemesi emredilmişti. Vali, herkesin müdafaaya amade bulun­masını ve gösterilen yerleri işgal etmesini, Jon Olafsson ile Fransız­ların da kalede kalıp topları ateşlemeğe hazır bir vaziyette olmala­rını bildirmişti. Bizzat vali ile adamları ve bir çok İzlandalılar, el­lerinde uzun değnekler, eğerleri tunçla kaplı atlara binerek öteye beriye koşuyorlardı. Eğerler güneşte parladıkça, süvariler, zırhlı in­sanları andırıyordu.

Karada müdafaa tertibatı alındıktan sonradır ki korsan gemileri limana yaklaşmağa başladılar. Limandaki sefinelerde ve kalede bulu­nanlar bunu görünce bir kaç salvo savurdular. Korsanlar da aynı şe­kilde mukabele ettiler. Tam bu sırada, Allah’ın inayetiyle, sular cezir haline gelerek çekildiğinden iki korsan gemisinden biri karaya oturdu. Korsanların esir ettikleri insanlarla ganimetlerin büyük bir kısmı bu gemide idi. Diğer gemideki korsanlar bu vaziyeti görünce karaya oturan gemiyi hafifletmek için insanları ve malları kendi gemilerine taşımak üzere, her iki gemiden sandal indirdiler. Aynı zamanda, Danimarka gemisinden istiğnam etmiş oldukları bal, yağ ve sair sulu maddelerle dolu ağır fıçıları denize atıyorlardı. Bir çoğu sahile sürüklenen fıçıla­rın üzerinde Skutilsfjörd tacirlerinden Bogi Nielsson’un markası vardı.

Jon Olafsson bu markayı tanıyarak Skutilsfjörd limanına mensup bir geminin korsanlar eline düşmüş olduğunu anladı. Korsanlar suyun için­de çırpınıp, insanları bir gemiden diğerine naklederlerken, Danimarkalılar, gerek kendi gemilerinden ve gerek kaleden, heyhat ki ateşi kestiler. İzlandalılar ise, korsanların bu müşkül vaziyetleri esnasında mümkün olduğu kadar fazla ateş etmek arzusunda idiler; fakat buna muvaffak olamadıkları için[10] korsan gemisi, suların yükselmesi sayesinde yüzdürülmüştür. Her iki gemi Seila’dan uzaklaşarak gerisin geriye cenup sa­hillerini tâkib ederek çekildiler ve Haziranda Vestmann adalarına gelip oralarını yağma ettikleri zamana kadar ortada görünmediler. Korsan gemilerinin Seila’ya gelişi, İzlanda parlamentosu (Althing) nun içtimaa başlıyacağı sıralara tesadüf ettiğinden, ortalığı istilâ eden dehşet dolayısiyle, vali de, Bessastadir’de bulunan diğer kimseler de o yaz par­lamentoya gelemediler[11].”

Vestmann adalarına geldiğini söylediğimiz gemiler, hakikatte, Bessastadir’e gelen gemiler değildi. Seila’dan hareket edenler diğer ge­mileri beklemeden, beraberlerinde 15 İzlandalı ve adedi meçhul Danimarkalı esirle Cezayir’e dönmüştü. Aynı zamanda diğer iki gemi şark sahillerine doğru ilerlemekte idi. Bunlar 5 Temmuzda dört sandalla Berutfjörd’a çıkarak 13 Temmuzda ganimet ve esirle dönmüş ve daha bir kaç ufak hücumdan sonra korsanlar 110 esir alıp cenup istikametine teveccüh etmişlerdi. Bunlar cenup sahillerinde dördün­cü gemiye rastlayarak onunla beraber Vestmann adalarına doğru ilerlediler. Yolda rastladıkları bir İngiliz balıkçı gemisinin kaptanını, Kaupstad limanının tehlikeli geçidi için klavuz vermesi hususunda tazyik ettiler.

Vestmann adaları İzlanda’nın dört mil cenubunda küçük bir takım­adadır. Bunların ancak en büyüğü olan Heimaey meskûndur ve bu ada asrın ilk senelerinde İspanyol ve İngiliz korsanlarının taarruzuna maruz kalmıştır. Cezayir korsanlarının yaklaştığı haberi ada sakinlerine ulaşmıştır. İzlanda kaynaklarında, Türk’lerin pençeli, ağızlarından ateş ve kükürt püsküren, alınlarında, göğüslerinde ve diz kapaklarında ile­riye uzanmış bıçaklar bulunan mahlûklar olduğuna dair garip rivayet­ler vardır, İzlandalılar, korsanların geldiği haberi üzerine, Danimarkalılara aid ticarethane etrafında süratle müdafaa tertibatı aldılar.

16 Temmuz sabahı, üç geminin adaya yaklaştığı görüldü. Bütün hazırlıklara rağmen ciddî bir mukavemet gösterilemedi. Korsanlar ka­raya üç büyük müfreze çıkardılar ve büyük mikdarda ganimet ve esir aldıktan başka, limanda yakaladıkları Krabbe adlı Danimarka ticaret gemisinde esirleri doldurup onu kendilerinden mürekkep mürettebata tevdi ettiler. Korsan filosu veda selâmı makamında dokuz pare top attıktan sonra 242 esirle uzaklaşıp gittiler.

Korsanların Cezayir’e dönüş seyyahatı, Heimaey’de yakalanmış esir papaz Olaf Egilsson tarafından canlı bir surette hikâye edilmiştir. Ha­va fena olduğundan, Krabbe diğer gemilerden ayrılmak mecburiyetin­de kalmış ve bir hafta tek başına seyyahat etmiştir. Krabbe’deki esir­lerin sayısı, mürettebatın bir kaç misli idi. Bunlar, isyan ederek gemi­yi ele geçirmek üzere plan tasarlamışlar, fakat bu plan meydana çıktığından teşebbüs akim kalmıştır.

Esirler arasında bulunan bir Danimarkalı, kendi milletinden olan muhtedi Paul ile konuşarak, şüphesiz kendine ehemmiyet verdirmek için, ona, bir kedi öldürmek için kaç fare lâzım olduğunu sormuş, Paul de bu sualden ne kast edildiğini anlıyarak korsanları ikaz etmiş. Esirler, Krabbe nin diğer gemilerle buluşmasına kadar zincire vurulmuş. Olaf Egilsson, seyyahat esnasında esirlere iyi muamele edildiğini söyliyerek, Türkler kendileri yalnız su içtikleri halde esirlerine bira, mead, brandy gibi içkiler verdiklerini kayd ediyor.

Esirler, gemilerin alt ambarlarında yerleştirilmişti. Olaf Egilsson diyor ki: “Burası karanlık olduğundan, gece gündüz kandil yanıyor ve her akşam bize yiyecek hazırlanıyordu, ve yemek zabitlerin kendi kamaralarında yedikleri yemeğin aynı oluyordu. Vestmann adasındaki ticarethaneden iğtinam edilen iki varil bira ve mead, tükeninceye ka­dar bize verilmiştir. Korsanlar, ticarethanelerdeki bütün içkileri imha etmişlerdir. Brandy de yalnız sabahları veriliyordu. Türkler sudan baş­ka bir içki kullanmazlar”.[12]

Korsan Gemileri, 12 Ağustosta Cezayir’e muvasalat etti ve esirler burada satıldı. Olaf Egilsson, fidye işini tanzim etmek için Kopenhag’a izam edilmiş ve orada fidye için para toplamak üzere büyük bir gayret gösterilmiştir. 1635 senesine aid bir vesikada 31 erkek ve 39 kadının esarette kaldığını, müteakip seneye aid bir vesikada ise 34 kişinin fidye verilmek suretiyle kurtarıldığı kaydı mevcud bulunmak­tadır. Emmanuel d’Aranda’nın şehadetine göre bir kısım esirler 1642’de halâ Afrika’da bulunmakta idi. Esirlerden en az ikisi kendi arzuları ile Cezayir’de kalmış ve korsanlara katılmışlardır. Bunlardan biri olan Jon Asbjarnarsson, Cezayir Dayısı’nın sarayında mühim bir mevkiye yükselmiş, diğeri, Jon Jonsson Vestmann ise, korsan kaptanla­rından biri olmuştur.

Bu adam, birçok maceralar geçirdikten sonra nihayet Avrupa’ya dönmüş ve Kopenhag şehrinde vefat etmiştir[13].


Bernard LEWİS

Çeviren: H. D. Andreasyan

Kaynak:
İstanbul Üniversitesi
Türkiyat Enstitüsü
Türkiyat Mecmuası Cilt: X Yıl: 1951-53


Dipnotlar:
  1. Bak: S. Lane Pool, The Barbary Corsaira, London, 1890, pp. 228. ff Aziz Samih, Şimalî Afrika’da Türkler, İstanbul 1937, 1, s. 174
  2. Pièrre Dan, Histoire de Barbarie et de ses Corsaires, Paris 1637, Liv. III, p. 276. “En 1627 trois vaisseaux d’Alger, conduits par un Renégat Allemand, nommé Come Murât, furent si hardis que d’aller jusques en Dannemare, ou prenant terre en l’Isle d’Island, ils enleverent plusieurs mesnages escartez l’un de l’autre, et firent esclaves quatre cens personnes qu’ ils emmenerent,,. Bu kitabın Danimarka diline tercümesinde (Amsterdam, 1684) reisin adı Kure Murat olarak yazılıdır.
  3. Emmanuel d’ Aranda, Relation de la Captivité, 4 th édition, Leyden, 1671, pp. 368 – 72.
  4. Oluf Eigilssen, En Kort Btretrinğ om de Tyrkiske Söröv eres onde Medfart og Omgang ete. Cophenagen, 1641.
  5. Olafr Egilsson, Litil Soga umm herhlavp Tyrkjons arid 1627. Reykjavik, 1852 Müellif adının Danimarka ve İzlanda lisanlarındaki şekillerinin farkı dikkat edilecek bir noktadır.
  6. Björn Jonsson, Tyrkjaranssaga, Reykjavik, 1866.
  7. Sigfus Blöndal, De Algierske Söröveres Tog tıl Island aar 1627, Nord og Syd, Cophenagen, 1898-9, pp. 198- 208. Bu mükemmel makale, burada verilen malûmata esas teşkil eder.
  8. Jon Thorkelsson (ed.) Tyrkjaranid a islandi 1627, Sögufjelag neşriyatı, Rykjavik, 1906-9. Hücuma aid kısa bir malûmat Knut Gjerset’in History of Iceland, London 1923, pp. 319-320’ de bulunur.
  9. En Kort Beretning, pp. 19 –  20.
  10. Diğer bazı İzlanda kaynakları, Danimarka’lı vali Holger Rosenkrands’ın bu husustaki kayıtsızlığını şiddetle tenkid etmektedir.
  11. The Life of the Icelander Jon Olafsson, Dr. Sigfus Blöndal’ın neşriyatından tercüme eden Dame Bertha Philpotto, II, London, 1932, pp. 2Ö8-9. Bildiğime göre, bu kitap, orijinal kaynakların yegâne tercümesidir.
  12. En Kort Beretning, p. 22.
  13. Blöndak, göst. yer, pp. 207-8.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ