İSTİKLÂL SAVAŞI’NIN İLK SAFHASINDA MİTİNGLER (KASIM 1918-HAZİRAN 1919)

İSTİKLÂL SAVAŞI’NIN İLK SAFHASINDA MİTİNGLER (KASIM 1918-HAZİRAN 1919)

Giriş

Türk İstiklal Savaşı, Albay Bekir Sami Bey’in dediği gibi “Türkiye’ye göz dikenlerle Türklerin mücadelesidir”[1]İstiklal Savaşı Türk milleti için fevkalade önemli bir safhadır. Bu dönemin bütün boyutlarıyla incelenmesi gerekir. İstiklal Savaşı’nın yapıldığı dönemi çeşitli şekillerde tasnife tâbi tutabiliriz. İtilaf Devletlerine karşı Türk milletinin direnişini esas alarak bu devreyi Mahalli Mücadele Dönemi ve Milli Mücadele Dönemi şeklinde iki ana bölüme ayırmak mümkündür. Mahalli mücadele dönemi adını verdiğimiz devre, Mondros Mütarekesi’nden Atatürk’ün Samsun’a çıktığı tarihe kadar geçen safhadır. Bu devrede işgale maruz kalmış bölgeler başta olmak üzere hemen hemen bütün Anadolu’da il ve ilçe bazında birçok cemiyetler kurulmuştur. Bu hususu Mustafa Kemal Paşa şöyle ifade etmektedir; “…Esasen şarkta ve garpta, hemen memleketimizin her tarafında müdafaa ve muhafaza-i hukuk-ı millet ve memleket için cemiyetler teşkil edilmişti. Bu cemiyetler düşmanların esaret boyunduruğuna girmemek kastiyle milli vicdanın azim ve iradesinden doğmuş yegane teşkilat idi. İstanbul’da iken milletin bu kadar kuvvetli ve az vakitte felaketlerden bu derece müteyakkız olduğunu tahayyül edemezdim”.[2] Bu cemiyetlerin iki ortak özelliği vardır; savunma ve mahallilik. Bu iki özellik dikkate alınarak bu devreye Mahalli Mücadele adı verilebilir. Bu devreyi Milli Mücadele dönemine hazırlık safhası olarak da isimlendirmek mümkündür.

İstiklal Savaşı’nın ikinci devresini Milli Mücadele Dönemi olarak isimlendirebiliriz. Bu safha Atatürk’ün Samsun’a çıkmasıyla başlar Büyük Taarruz’la sona erer. Bu dönemin karakteristik özelliği Türk milletinin tek yürek olarak vatan savunmasını gerçekleştirmesidir. Bu devrede Anadolu’daki bütün cemiyetler Mustafa Kemal Paşa’nın çevresinde kenetlenmişlerdir.

Bu çalışmamızda İstiklal Savaşı’nın ilk safhasını teşkil eden mahalli mücadele devresindeki sivil hareketler incelecektir. Sivil hareketler ifadesiyle siyasi faaliyetler ile halkın eylemlerini kastediyoruz. Halkın eylemleri o dönemde Türk milletinin İşgalci kuvvetlerin uygulamaları karşısındaki tepkileridir. Halkın eylemlerini cemiyetler ve mitingler olarak iki ana başlık altında ele alınabilir. Bu çalışmamızda mitingler üzerinde durulacaktır.

Sivil Hareketler

İstiklal Savaşı’nda vatan savunması için kendiliğinden ortaya çıkan ve protesto mahiyeti taşıyan tepkilere sivil hareketler diyoruz. Sivil hareketlerin çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Çünkü sivil inisiyatif, irade-i milliyenin ortaya çıkmasında zarf görevini ifade eder. İrade-i milliye ise İstiklal Savaşı’nın hareket noktasını oluşturmuştur. Mustafa Kemal Paşa ordu müfettişliği göreviyle Anadolu’ya geçtikten sonra irade-i milliye kavramını maharetle işlemiştir. Haziran 1919’da Amasya Tamimi ile başlayan süreçte milli irade, Mustafa Kemal Paşa tarafından ilmek ilmek dokunmuştur.

Mustafa Kemal Paşa resmi görevinden istifa ederken yine irade-i milliyenin tecelligahı olan sine-i millete dönmüştür. Temmuz 1919’da Erzurum Kongresi’nde irade-i milliye, Heyet-i Temsiliye şeklinde somutlaşmıştır. Daha sonra Nisan 1920 yılında TBMM’nin kurulmasıyla irade-i milliye gerçek zarfını bulmuştur.

Siyasi faaliyetler de sivil karakterde olmakla birlikte siyasilerin birer vekil olduğu unutulmamalıdır. Yani halk tarafından seçilmiş birer vekildirler. Burada halk, milletvekillerini seçmekle iradelerini ortaya koymaktadırlar. Hükümetler de seçilmişlerden meydana geldiğine göre iradenin gerçek sahibinin millet olduğu ortaya çıkar. Şu halde halkın ortaya koyduğu bütün faaliyetler önemlidir ve dikkate alınması gerekir. Halkın tepkilerini, faaliyetlerini ve taleplerini dikkate almak sadece seçilmişlerin değil tayin edilmişlerin de görevidir. Çünkü onları tayin eden mercileri halk seçmektedir. Hatta halkın eğilimi sadece ülke içinde değil dünya kamuoyunda da dikkate alınmaktadır.

Mitinglere geçmeden önce mütareke esnasında İstanbul’daki sosyal durum hakkında genel bir değerlendirme yapılmasında fayda vardır. İstanbul’daki gelişmeler yurdun diğer yerlerindeki gelişmelerin çekirdeğini oluşması bakımından önemlidir.

Mütareke Sonrası Sosyal Durum

İstanbul’un işgali konusunda İtilaf Devletleri arasında önemli görüş farklılıkları[3] olmasına rağmen şehir, 13 Kasım 1918 tarihinde[4] fiili olarak gerçekleşmiş daha sonra 16 Mart 1920 tarihinde bu işgal resmileşmiştir.

İtilaf donanmalarının İstanbul’a gelişini Türk halkı öfkesini dizginleyerek karşılamış “nasıl gelirlerse öyle giderler” ifadesiyle terennüm etmiştir. İstanbul halkının üzüntüsünü İtilaf donanması arasındaki Yunan savaş gemileri daha artırmıştır. Zira İngilizler Amiral Calthorpe vasıtasıyla Mütareke görüşmelerinde Türk heyeti başkanı Rauf Orbay’a verdikleri imzalı belgeye göre, Çanakkale ve Karadeniz Boğazları istihkamlarını sadece Fransız ve İngiliz askerleri işgal edecekti. Yunan donanması İzmir ve İstanbul limanlarına girmeyecekti.[5]

İstanbul halkı, işgalden sonra üç gruba ayrılmıştı. Halkın bir kısmı savaşa karşı çıkıyordu. Bu görüşte olanlara göre, Anadolu’da başlamak üzere olan Milli Mücadele’nin başarıya ulaşmasına imkan yoktu. Çünkü halk, savaştan bıkmıştı. Savaşacak silah yoktu. Bu sebeple mağlubiyet mukadderdi.

Halkın diğer bir kısmı, biraz beklemeyi tercih ediyordu. Bunlar genellikle tecrübeli olanlardı. Bunların gerekçesi de savaşa taraftar olmayanlar ile aynıydı.

Son gruptakiler ise kesinlikle işgale karşı tavır alınmasını savunuyorlardı. İşgal kuvvetlerinin tavırları karşısında her gün ölmektense bir defa ölmek daha şerefli idi. Haysiyetsiz bir hayat yaşamaktansa şerefli bir şekilde ölmeyi tercih ediyorlardı. İşte İstanbul başta olmak üzere bütün yurt sathında mitingler tertip eden kişiler bu gruptaki şahsiyetlerdir. Bu üçüncü grupta olanlar bir gerçeğin de farkındaydılar; uzun süren bir Dünya Savaşı’ndan sonra İtilaf Devletlerinden hiç birisinin yeni bir savaşı göze alması mümkün değildi. O halde son bir gayretle vatan kurtarılabilirdi.

İtilaf kuvvetleri 13 Kasım 1918 tarihinde İstanbul’a girdikleri zaman birçok kamuya ve özel kişilere ait binaları işgal etmişlerdir. Bu işgallerin keyfiyetini anlamak bakımından birkaç örnek verelim.

Fransızlar, askerlerini yerleştirmek için Ortaköy’deki Şehzade ve sultan hanımlara ait sarayların boşaltılmasını istemişler ve tahliye ettirilerek işgal etmişlerdir. Beşiktaş’ta bulunan Zukür Mektebi İngilizlerin ilgisini çekmişti. Binayı önce gezdiler ve çok beğendiler. Derhal bu okulun boşaltılmasını istediler. Hariciye Nezareti’nin direnmesi dikkate alınmadı ve okul İngilizler tarafından Şubat 1919 tarihinde işgal edildi. Yine aynı ayda İngilizler, Kilyos’da bulunan Tahlisiye Hastahanesi ve bu hastahane doktorunun evini tahliye ettirerek buraları işgal ettiler. Makriköy’de (Bakırköy) aşar ambarı olarak kullanılan Emlak-ı Emiriyye Hamamı, içindeki 8800 kilo zahireyle birlikte Kasım 1919 tarihinde işgal edildi.

Sanayi-i Nefise Mektebi, Divanyolu’daki Sıhhıye Müzesi, İstanbul Vilayeti Defterdarlığı’na ait binalar, Milli Talim ve Terbiye Cemiyeti’ne ait bina ve askeriyeye ait diğer bazı binalar da, İtalya’dan gelecek askerlerin barındırılması için Nisan 1919 tarihinde işgal edildi. Muhacirlerin iskan edilmekte olduğu Memurin Lokantası Fransızlar tarafından işgal edilince buradaki muhacirler zor durumda kaldı. Camilerde bir süre barındırıldılar. Fakat sağlık yönünden elverişsiz olduğu için Mercan’da baraka inşa edilmeye başlandı. Aynı tarihlerde Maliye emeklilerinden Nazif Bey’in Ayastefanos’taki evi içindeki eşyalarıyla birlikte Fransız subayları tarafından işgal edildi.[6]

İstanbul’da İtilaf kuvvetleri tarafından işgal edilen binalar konusunda kesin bir rakam olmamakla birlikte kamu binalarının hemen hemen hepsi, varlıklı kişilere ait özel mülkiyetli binaların büyük bir çoğunluğu sahiplerinin elinden çıkmıştı.

İtilaf Devletleri bir yandan özel ve kamuya ait binaları işgal ederlerden diğer taraftan da Osmanlı Hükümeti’ni yok sayarak bazı uygulamalara başlamıştı. Bunlardan birkaçını belirtelim;

İstanbul’da kontrolü sağlamak için 9 komisyon oluşturuldu. Bu komisyonlar şunlardı; 1. Polis Komisyonu, 2. Sağlık Komisyonu, 3. Gıda Komisyonu, 4. Cezaevi Komisyonu. 5. Sansür Bürosu ve Telgrafların Denetimi, 6. Levazım Komisyonu, İ. Pasaport Bürosu, 8. Donanma ve Ordu Komisyonu, 9. Liman Denetimi.[7]

İtilaf temsilcileri, Şubat 1919 tarihinde Düyun-u Umumiye, Osmanlı Bankası ve Reji’de çalışan İtilaf tebaasının maaşlarından 1914 yılından itibaren kesilmekte olan bazı vergilerin kesilmeyeceğini ilan ettiler. Türk hükümetinden şirketlerde Türkçe kullanma mecburiyetinin kaldırılmasını, bazı gazetelerin kapatılmasını, satılan Hıristiyan mallarının geri verilmesini, İstanbul, Edirne ve Çatalca halkının silahlarının toplatılmasını istediler.[8]

Eşkıyalık ve Çete Faaliyetleri

İstanbul, mütarekeden sonra ortaya çıkan yönetim boşluğunun etkisiyle yoğun bir şekilde eşkıya ve çete faaliyetlerine sahne olmuştur. Yönetim boşluğunun ortaya çıkardığı istikrarsızlık ve karışıklık İtilaf Devletlerinin uygulamalarıyla iyice karmaşık bir hale gelmiştir. Mütarekeden sonra İstanbul’da polis teşkilatının yetkileri İtilaf polislerinin yetkileriyle paylaştırılmıştır. Bu paylaşım eşit şartlarda da olmamıştır. Mesela, İtilaf polisleri Osmanlı vatandaşlarını tutuklama yetkisine sahip olduğu halde, Türk polisinin yabancıları tutuklama yetkisi yoktu. İtilaf Devletlerinin polis ve zabıta kuvvetleri çoğu zaman Rum-Yunan eşkıya ve çetelerinin faaliyetlerine karşı hassasiyet göstermemişler veya el altından desteklemişlerdir.[9]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ