İSTANBUL’UN FETHİ

İSTANBUL’UN FETHİ

Fethin Yakın Arka Planı

Küçük bir beylik olarak Bizans’ın sınır boylarında kurulan Osmanlı Devleti’nin İstanbul ile ilgisi daha kuruluş yıllarında başlamıştır. Gerek Orhan Bey gerekse I. Murad dönemlerinde Osmanlı askerleri İstanbul önlerinde göründülerse de, bu daha ziyade karşılıklı ittifaklar sonucu gerçekleşmişti. İlk ciddi kuşatma teşebbüsü, I. Bayezid zamanına rastlar. Abluka siyaseti ile sıkıştırılan İstanbul 1395’te kuşatma altına alındı, fakat Haçlı kuvvetlerinin Balkanlar’a doğru ilerleyişi, bu muhasaranın kaldırılmasına yol açtı. Niğbolu zaferinin ardından İstanbul’un zabtını kolaylaştırmak için Boğaz’da Anadolu yakasında müstahkem bir kale yapıldı ve bu havale kalesi sayesinde başkente giriş ve çıkışlar dikkatle izlenmeye başlandı. Daha sonra 1400 yılı baharında başlayan ve gittikçe şiddetlenen muhasara ise Timur’un Anadolu’ya girişi ile sona erdi. Fetret dönemi sonrası 15 Haziran 1422’de II. Murad tarafından gerçekleştirilen muhasara teşebbüsü aslında Düzme Mustafa olayı ile ilgiliydi. İsyanı bastıran II. Murad şehri sıkı bir şekilde kuşattı. Kuşatma bütün kara surları boyunca yayılmış, Ağustos ayındaki genel hücum şehirde telaşa yol açmış, ancak Murad’ın küçük kardeşi Mustafa’nın isyanı bu muhasaranın sona erdirilmesiyle neticelenmişti.

Genç yaşta iktidarı ele geçiren II. Mehmed’in İstanbul’u ana hedef olarak belirlemesinin temelleri, daha şehzadelik ve ilk sultanlık yıllarına rastlar. İki yıl kadar süren ilk saltanatı sırasında Çandarlı Halil Paşa ile Manisa’da bulunan babası II. Murad’ın manevi nüfuzlarının baskısı altında bunalan genç padişah, dış tehditlerin de yoğunlaştığı bir ortamda Zağanos Paşa’nın da etkisiyle, İstanbul’un fethini saltanatının çıkış noktası, geleceğinin garantisi olarak görüyordu. Hatta bu yoldaki cüretkar davranışları Manisa’da bulunan babası Murad’ın tepkisini çekmişti. Yine Veziriazam Çandarlı Halil Paşa da İstanbul’un fethi yolunda genç padişahın önündeki en büyük engeli oluşturmaktaydı Çandarlı ile II. Mehmed’in yanındaki paşalar arasındaki hizipleşme ve rekabet bu dönemin ürünüdür. Yeniçerileri kullanan Çandarlı’nın II. Murad’ı genç padişahın haberi olmaksızın gizlice Edirne’ye çağırması ve onu bir emrivaki ile tahttan uzaklaştırıp Manisa’ya yollaması, Mehmed ve ekibini intikam fırsatı beklemeye itti.[1]

II. Mehmed, ikinci defa tahta çıktığında ani ve fevri bir harekete girişmedi. Çandarlı Halil Paşa’yı yerinde tuttu. Muhtemelen Çandarlı da genç padişahın kendisine karşı olan tavrını biliyordu. Onun en güçlü silahı, iktidar sahiplerinin daima çekindikleri güç olan yeniçerilerdi. II. Mehmed, yakın adamları Şehabeddin, Saruca ve Zağanos Paşaları divana dahil ederek Çandarlı Halil Paşa’yı yavaş yavaş etkisizleştirme yolunu açtı. Halil Paşa İstanbul’un fethi düşüncesine karşı çıkıyordu. Onun bu karşı çıkışında Bizans ile olan yakınlığının oynadığı role dair çağdaş kaynaklarda yer alan bilgilerin sıhhati şüphelidir. Çandarlı’nın en büyük endişesi, Avrupa’da tıpkı daha önce II. Murad zamanında gerçekleştiği gibi oluşması muhtemel bir Haçlı ittifakı idi. Yaşlı veziriazam bu dönemdeki zor yılları hatırladığı için sonu belirsiz olabilecek yeni bir maceraya girmekten çekiniyor, mutedil bir siyaset izlenmesi fikriyle hareket ediyordu.[2] II. Mehmed ise bu karşı çıkışa rağmen onu yerinde tutarak diplomasi sahasındaki tecrübesinden istifade etmek istemekteydi. Nitekim Çandarlı, Macarlarla irtibat kurup anlaşmayı yenilemiş, Sırp despotu ve Bosna kralını Osmanlı tarafına meylettirmiş, Bizans’ı oyalayıcı bir faaliyet yürütmeye başlamıştı.

II. Mehmed’in üzerinde durduğu bir başka mesele, veziriazama yakınlığı bilinen yeniçerilerdi. Tahttan indirilmesine yol açan Buçuktepe olayı[3], yeniçeriler tarafından düzenlenmişti ve tabii hadiselerin arkasında da Çandarlı Halil Paşa bulunuyordu. Bu bakımdan Çandarlı’yı nispeten suhulet yoluyla kendi siyasetine meylettirmeye çalışırken, yeniçerilere de çeki düzen vermek ve onları tamamıyla kendisine bağlamak üzere harekete geçti. Yeniçeri ağası Kurtçu Doğan’ı azledip ocakta esaslı bir değişiklik ve yeni düzenlemeler yaptı. Çandarlı’nın adamlarını kilit mevkilerden uzaklaştırıp, yerlerine doğrudan kendisine bağlı kimseleri getirdi. Böylece kuşatma anında kendi yanında 5000 yeniçeri hazır hale gelmiş oldu.

Merkezdeki idari problemlerin halli yanında, fetih yolunda girişilen en önemli faaliyet alanı, bu muazzam hareket için gerekli asker, mühimmat ve malzeme gibi hazırlıkları yapmak oldu. Özellikle saltanatının başlarında II. Mehmed, önemli ölçüde bir kaynak sıkıntısı çekmekteydi. Daha önce babasının ve sonra da kendisinin giriştiği ilk seferler sırasında hazineye gelir temin edilemediği gibi, istilalar, önemli bir gelir temin edilen Rumeli bölgesinde tahribata yol açtığından timar sistemi sarsıntı geçirmişti. Belki de bu bakımdan timarlı sipahi sayısını artıracak tedbirler alındı ve daha sonra giderek hızlanacak olan vakıf ve mülk toprakların timar haline getirilme süreci başlatıldı. Kritovulos’un ifadeleri, saltanatının ilk yıllarında II. Mehmed’in önemli maddi sıkıntılarla boğuştuğunu gösterir.[4] Novaber’de gümüş madeninin Sırplara terki, önemli ölçüde gümüş darlığına yol açmış ve yeni akça basımında sıkıntılar husule gelmişti. Ayarı düşük paralarla ihtiyaçlar karşılanmaya çalışıldı, fakat bu durum sabit ücretli kapıkulu ve ulemayı derinden etkiledi. Kuşatma hazırlıkları sırasında da halka bazı yeni vergilerin yüklendiği anlaşılmaktadır. Nitekim yeni örfi vergilerin ihdas edildiği, çeşitli yasaknamelerle gelir kaybının önlenmeye çalışıldığı, gümrük oranlarının artırıldığı sanılmaktadır. Bütün kaynaklar had safhasına kadar kullanılmış ve her şey bütün bu masrafları tazmin edecek İstanbul’un fethine bağlanmıştı.

Askeri hazırlıklar, kara ve deniz kuvvetleri olarak iki alanda kendisini gösterir. Kara kuvvetleri için surları yıkabilecek ateşli silahların ve diğer savaş makinelerinin temini ve yapılışından söz etmek gerekir. Bunlar, o dönem için bir kuşatmada kullanılmasına alışılmamış, acayip, korkutucu silahlar olarak devrin müelliflerince tavsif edilir. Bu tür silahların hazırlıkları, önemli ölçüde Edirne’de yapılmıştır.[5] Çeşitli cins topların dökülmesinde hem yerli hem yabancı ustalardan istifade edilmiştir. Özellikle dökülen muazzam top üç aylık bir çalışmanın ürünüydü ve devrin kaynaklarına göre 600 kilo ağırlığında taş gülle atabiliyordu.[6] Bu hazırlıklarda, o çağın en son teknolojisi kullanılmıştı. Topun ilk defa etkili bir silah olarak kullanılması bu muhasara ile başlamıştır. Bu bakımdan dünya savaş tarihinde ateşli silahların en etkili olarak ve özel bir atış tekniği ile kullanıldığı ilk kuşatma ve muharebe burada yapılmıştır.[7] Bunun yanı sıra artık demode olan yürüyen kule gibi savaş makineleri de mevcuttur. Tüfek ise o dönemde henüz etkili bir savaş aracı özelliği taşımıyordu.

İstanbul’un sadece karadan kuşatılarak alınamayacağı gerçeği, geçirilen tecrübeler sebebiyle yakinen bilinmekteydi. Bunun için deniz gücünü takviyesi, yeni gemilerin inşası aciliyet kazanıyordu. İstanbul kuşatmasına katılan donanma, Gelibolu tersanesinde hummalı çalışmalar sonunda ortaya çıkmıştı. Devrin kaynaklarına göre burada 12 kadırga, 70 kalyete, 20 küçük gemi yapılmıştı. Diğer tersanelerde hazırlananlarla birlikte gemi sayısı önemli miktarlara ulaşıyordu. Fakat çoğu küçük olan bu gemiler teknik açıdan yetersizdi ve aynı şekilde tecrübesiz mürettebattan oluşuyordu.

Hazırlıklar içerisinde bahsedilmesi gereken bir diğer husus, gelebilecek yardımları önlemek, Rumeli ile Anadolu yakasını Boğaz’ın en dar yerinde kontrol altına almak ve rahatça karşıdan karşıya geçebilmek için inşa olunan hisardır. Anadolu hisarı ile birlikte bu hisar aslında Osmanlı muhasara anlayışının bir görüntüsüdür ve “havale” tipi kaleler sınıfına girer. Daha barış döneminde inşası gerçekleştirilen bu hisarın yapımına yüzlerce işçi katılmış, kısa sürede bitirilmişti. Bu durum muhasara öncesinde II. Mehmed’e güç ve kudretinin derecesini gösteren ve onu umutlandıran, manevi açıdan takviye eden bir faaliyet olmuştu.[8]

İstanbul’un Düşüşü

II. Mehmed, jeopolitik olarak Rumeli ve Anadolu topraklarının ortasında irtibatı daima engelleyen bir konumdaki Bizans’ın başkentini artık avuçlarının içinde görmekteydi. İmparatorluğun teşekkülü de bu fethe odaklanmıştı. Coğrafi ve siyasi gereklilik yanında böyle bir fethin manevi bakımdan da yankı uyandıracağı hesaplanmıştı. İstanbul’un fethi müjdesini bildiren İslamî gelenek, Konstantiniyye’nin fatihi olma sıfatı dolayısıyla bunu gerçekleştirecek sultana büyük bir manevi güç sağlayacaktı.

Kuşatma hazırlıkları oldukça uzun sürdü. 1452 Nisannda yapımına başlanan hisar, Ağustos ayında bitirildi. Bu inşaat sürerken Osmanlı askerleriyle civardaki halk arasında çıkan bir hadise savaşın zahiri sebebini oluşturur. Hisarın tamamlandığı bir sırada, II. Mehmed 50.000 kişilik bir kuvvetle ansızın şehir surları önüne giderek incelemelerde bulundu. Üç gün boyunca yapılan bu keşiften sonra geri döndü. Bu durum karşısında İmparator Konstantin şehrin açık olarak bir tehdit altında bulunduğunu anlamış, Boğaz’dan geçmeye çalışan iki Venedik gemisinin engellenmeye çalışılması ve diğerinin top atışıyla batırılması da bir bakıma Venediklileri savaşın içine çekmişti ve bütün bunlar Avrupa’da II. Mehmed’in niyetinin kati olarak anlaşılmasına yol açmıştı.[9] Venedikliler Osmanlı limanlarında ticaret yapmaktaydılar, Bizans ile olan ticaret anlaşmasını da yenilemişlerdi. Sayıca az da olsa bir kısım Venedikliler İstanbul’un Türklerin eline geçmesinde ticari menfaat görmekteydi. Hatta Bizans’ın kendi kaderine terk edilmesi konusu ortaya atıldığında Venedik senatosundaki oylamada yedi kabul oyu çıkmıştı. Diğer 74 kişi şehrin müdafaasına yardım edilmesini istiyordu. Ancak, o sırada savaş hali içinde bulunduğundan yapabileceği pek fazla bir şey yoktu. Donanmaları, kendi kolonilerini korumaya uğraşıyordu. Venedik’in çaresizliği, Ceneviz için de geçerliydi. Galata’da kolonisi olan Cenevizliler’in önemli problemleri vardı. Papa 1452’de taç giymek için Roma’ya gelen İmparator III. Frederic’e baskı yaparak Osmanlı padişahına sert bir ültimatom gönderttiyse de Bizans’a yardım konusundaki çabaları boşuna oldu. Aynı şekilde Bizans imparatoru da yardım alma konusunda olumlu bir cevap alamamıştı. Son bir gayretle, Papaya başvurarak Ortodoks kilisesini Vatikan ile birleştirmeye hazır olduğunu bildirmişti. 1452 Mayısı’nda yola çıkan küçük bir Napoli askeri (okçu) birliğinin eşlik ettiği Kardinal İsidor başkanlığındaki Papanın temsilcileri, 6 Ekim’de İstanbul’a ulaştıklarında saray ve halk tarafından sevinçle karşılandı. Fakat birleşme için kurulan komitelerde şiddetli münakaşalar cereyan etti. Bu arada Osmanlıların kuşatma hazırlıkları, bir an önce yardım teminini gerektirdiği için tartışmalar yatıştırıldı ve kiliselerin birleştirildiği ilan edildi. Halk ve din adamlarıyla bazı önde gelen askerler, buna sessiz kalırken alınan kararı destekleyenler de şehir tehlikeyi atlattıktan sonra bu konunun tekrar gözden geçirilebileceği ümidini taşıyorlardı.[10]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al