İSLÂMİYET SONRASINDA İLK FARSÇA ŞİİRLERDE TÜRKLER

İSLÂMİYET SONRASINDA İLK FARSÇA ŞİİRLERDE TÜRKLER

Türklerin İslâmiyete girişi ve bunun sonrasında ilmî ve edebî faaliyetlerde yer alışılan hususunda zaman itibariyle farklı görüşler ileri sürülmüştür. Konunun tarihî yönünü, bu alandaki bilim adamları tartışmış ve özellikle V. V. Barthold, Zeki Velidî Togan, Osman Turan, Hakkı Dursun Yıldız gibi bilim adamları konuyu ilmî tetkiklerle vuzuha kavuşturmuşlardır. Değerli bilim adamı Aydın Sayılı yıllar önce söz konusu olumsuz yaklaşıma dikkat çekmiştir. Richard N. Frye ile daha önce kaleme aldıkları yazıyı Türkiye’de tekrar neşrederken tanıtım cümlelerinde Horasan ve Mâverâünnehir’deki Türkler ve Müslüman oluşlarıyla ilgili olarak şöyle demektedir: “Biz Türkler, bu mıntıkaların Selçuklulardan önce Türkleşmiş olduğunu umumiyetle kabul ederiz. Halbuki garp bilginleri, hususile on dokuzuncu asrın sonundan beri, bu mıntıkayı tamamen İranlılara ve İranlılarla akraba kavimlere malediyorlar. Garp bilginlerinin aşağı yukarı yarım asırdan beri bu husustaki fikirlerini değiştirmiş olmalarının birçok sebepleri vardır”.[1]

A. Sayılı ve Batılı meslektaşı genelde Batılı tarihçilerin “bu bölgelerin Selçuklularla Türkleşmeye başladığı” görüşünü, birlikte eleştiriye tabi tutmakta ve yazılarının ana fikrini şu şekilde belirtmektedirler: “Türklerin, Selçuklulardan ve İslâmiyetten evvel, Horasan dağları, Seyhun ve Hindistan arasındaki bölge halkının mühim bir kısmını teşkil ettikleri tezi bu yazının asıl konusunu teşkil etmektedir”.[2] Bu makalenin Amerika’daki yayımı 1943, Ankara’daki yayımı ise 1946’dır.

Türklerin İslâmiyetten sonra edebî faaliyetler içerisindeki yerini belirlemede, tarihî gelişmeler ve yerleşim bölgeleriyle ilgili bilgilerin yardımına ihtiyaç bulunmaktadır. Biraz önce belirtilen tartışma bu nedenle önemlidir. Selçuklular dönemine sarkıtılan tarihî süreç, aynı şekilde Türklerin edebî alandaki faaliyetlerini daha sonraya bırakmayı gerektirmektedir. Bu varsayımdan hareket eden Batılı şarkiyatçılar ve bazı bilim adamları klâsik Türk şiirini ve şiir geleneğini âdeta XIII., XIV. asra ve Anadolu coğrafyasına bağlamaktadırlar.

Klâsik Türk şiirinin arkasındaki geleneğin ve edebî zevkin izleri, araştırmacıları Horasan ve Mâverâünnehir (Batı Türkistan) şehirlerinde yazılmış İslâmiyet sonrasına ait ilk Farsça ve Türkçe şiirlere ulaştırmalıdır. Anadolu’da gelişen şiirin, anılan bu bölgelerde elbette daha önce ürün veren şiirle münasebetleri üzerinde bilim adamları çok fikir yürütmüş ve neredeyse genel kabul gören yargılar oluşturmuşlardır. XIX. asrın sonlarında başlayan bu değerlendirmelerde varılan sonuca açık ve hiç bir tereddüt barındırmayan iki örnek vermek, konunun çehresini belirginleştirecektir. İlk örnek E.J.W. Gibb’e (ö. 1901), ikincisi Süleyman Nazif’e (ö. 1927) aittir:

“Osmanlılar kendilerine bir edebiyat yaratmağa karar vermeden çok evvel, İranlıların dehası, Arap istilası ile uğradığı husufdan kurtulmuş ve İranlıların şiir tarzı tamamen tekemmül etmiş ve sağlam bir şekilde teessüs etmiş bulunuyordu. İran şiirinin birinci devrini teşkil eden daha sağlam, daha erkek bir ruhun yaratmış olduğu o büyük millî destânî safha gelmiş geçmişti ve şiir bir buçuk asır müddetçe, dünyaya taaluk eden her şeyden bililtizam yüz çevirmiş ve ecdattan tevarüs ettikleri ruhun Allaha karşı iştiyak ve aşkını terennüm eden sûfîlerin eline geçmiş bulunuyordu. Ve bu zamanda İranlIların sırrî felsefe sistemi, tıpkı şiir sistemleri gibi, bütün teferruatı ile işlenmiş ve tesis edilmişti. Türkler bu şiir ve sırrî felsefe sistemini böylece, tamamen tekâmül etmiş bir halde buldular ve bunları oldukları gibi aldılar.”[3]

“İster beni fükdân-ı ilim; ister noksân-ı his ile itham etsinler, iddia ve ısrar ederim ki, Türklerin edebiyatı ve hatta tarihi Osmanlılarla başlar.” [4]

Daha önce işaret edilen tarihî süreçle ilgili iddiaların etkin olduğu dönemde kaleme alınan bu ifadelerde şu kesin kabuller görülmektedir:

  1. İranlıların Farsça şiir tarzı, tamamen İranlılara özeldir.
  2. Osmanlılar, genel anlamda Türkler, İranlılardan çok sonra kendilerine özel bir edebiyat oluşturmuşlardır.
  3. İran şiirinin birinci devrini, millî destânî safha teşkil etmektedir.
  4. Türkler, İran şiir ve sırrî felsefe sistemini oldukları gibi aldılar.
  5. Türklerin edebiyatı, Osmanlı ile başlar.

Bu yazıdaki bilgiler ve örnekler, bu hususların edebiyat tarihi ve geleneği alanında yeniden tartışmaya açılmasını; mümkün olursa aydınlatılmasını sağlamak için bir araya getirilmiştir. Bu amacı gerçekleştirmek için önce İslâmiyet sonrasında gelişen Farsça şiirde, yukarıdaki tespitlerin aksine, Türklerin İran sahası olarak gösterilen coğrafyadaki varlığı ve ilk dönemlerden itibaren bu edebî faaliyetlerdeki yerleri üzerinde durulacaktır. Son olarak yakın yıllarda İran’da yayınlanan bazı eserlerde görülen ve Türklerin ilk Farsça şiirlerdeki varlığını olumsuz düşüncelerle de olsa ortaya koyan ve eleştiren yeni bir bakış tarzına değinilecektir.

İslâmiyet sonrasında büyük değişiklikler geçirerek yeni bir hüviyete bürünen Farsça’nın ilk şiir örnekleri, IX. asrın ikinci yarısına aittir. IX. ve X. asırdan günümüze çok az sayıda beyit ulaşmıştır. Bir tespite göre, daha sonraki dönemlerde yazıldığı iddia edilen beyitler de dahil olmak üzere, IX. asra ait 58 ve akabinde Rudekî’den (ö. 941) biraz sonraki yıllara ait 2.000 beyit elde bulunmaktadır.[5] Çeşitli kaynaklarda dağınık olarak bulunan ilk dönemlere ait örnekler, G. Lazard tarafından bir araya toplanıp Fransızca tercümeleriyle yayınlanmıştır.[6] Hicrî 370 yılı sıralarına kadar yazılmış şiirleri içeren bu araştırmada birçok beyit için, bu döneme ve anılan şahıslara aidiyeti hususunda tereddüt uyarıları konmuştur. Buna rağmen bütün beyitlerin sayısı, 1535 olup 22 şaire aittir. Anılan çalışmanın dışında bırakılan Rûdekî (ö. 329/941)[7] ve Kisâî’nin (ö. 394/1004’den biraz sonra)[8] adına kayıtlı beyitler ile Gazneli sarayı şairlerinden Ferruhî (ö. 429/1038)[9], Unsurî (ö. 431/1039-1040)[10] ve Minûçihrî’nin (ö. 432/1040-1041)[11] şiirlerini kapsayan kitap ve divanlar, bu değerlendirme için gözden geçirilmiştir.

Son dört şair, İran edebiyatının büyük kaside şairlerindendir ve divanları, en erken döneme ait olan ve bütün olarak elimize ulaşabilen ilk divanlardır. Bu döneme ait Firdevsî’nin Şehnâme’si ve bunun içerisinde yer alan Dakîkî’nin beyitleri, bu yazıda dikkate alınmamıştır. Bu iki şairin mesnevileri, Farsça’da millî destânî İran şiirinin hemen yalnız kalan örnekleridir.

Ayrıca burada Selçuklu sarayında bulunmuş iki şairden de örnekler aktarılacaktır. Bu şairlerden birincisi, Sultan Melikşah (slt. 1072-1092) tarafından “Emîru’ş-şu’arâ” tayin edilen ve Melikşah’ın lakabı olan Mu’izzuddîn ve’d-dünyâ’dan kaynaklanan “Mu’izzî” mahlasını kullanan şairdir. Mu’izzî (ö. 518-521/1124-1127 yıllarında) babası Burhânî’nin Sultan Alparslan’ın şairi olması sebebiyle Selçuklu sarayı çevresinde yetişmiş, elli yılı aşkın bir zaman diliminde bir arada bulunduğu Melikşâh ve Sencer (slt. 1117-1157) başta olmak üzere devrinin önde gelen devlet adamları için şiirler yazmıştır. İkinci şair ise, İran edebiyatında kaside tarzının en büyük üstadı sayılan Evhadüddîn-i Enverî’dir (ö. 563?/1168?). Sultan Sencer’in şairleri arasına katılmış ve uzun yıllar Sultan ve çevresindeki devlet adamları hakkında kasideler söylemiştir. Elimizde hacimli divanları bulunan Mu’izzî ve Enverî, Farsça ve Türkçe kaside yazmış olan şairlerce en çok örnek alınan şairlerdir.

Yukarıda zikredilen eserlerde yer alan konumuzla ilgili beyitler ve bilgiler “Türk Boyları, Bölge ve Şehir Adları”, “Türklerin Güzellikleri”, “Şehnâme’nin Tenkit Edilmesi”, “İran Destan Kahramanlarının Küçümsenmesi ve Türklerin Övülmesi” ve “Türklerin ve Türk Sultanlarının Dinî İnanç ve Tercihleri” başlıkları altında değerlendirilecektir.

1. Türk Boyları, Bölge ve Şehir Adları

İlk Farsça şiirlerde Türk boyları ve özellikle Türk bölgesi olarak anılan yer adları çok yoğun bir şekilde yer almaktadır. Bunların hepsini sıralamak mümkün değildir.

Bu nedenle bu başlık altında, Türklerin ikamet yerleri olarak bilinen Horasan ve Mâverâünnehir gibi İslâm coğrafyasının merkezine yakın yerleşim yerlerine pek işaret edilmeyecek, doğrudan Türklerin coğrafyasını tartışmasız temsil eden yerlerle ilgili örnekler verilecektir.

Rûdekî’den (ö. 329/941) bir müddet önce yaşamış ilk şairlerden Ferâlâvî şöyle demektedir:[12]

  • Bulut, ok atan öfkeli Türk gibi; sanki şimşek onun oku, gökkuşağı ise yayı.

Rûdekî, bir beytinde Sâmânî (204-395/819-1005) ordusunu överek tanıtırken şöyle demektedir:[13]

  • Ön safta ayakta binlerce Türk. Her biri iki haftalık ay gibi.

İlk şairlerden Ebu’l-Abbâs-i Rebencenî Orta-Asya’daki Fergana bölgesi veya şehri ile ilgili hislerini bir beytinde şöyle dile getirmektedir:[14]

  • Ben bir kuru bitki idim, Fergana’ya gittim. Yaş mersin ağacı oldum, boyca da karaağaç gibi.

Yine ilk dönem şiirlerinde Türk, bölge adı olarak[15] ve ayrıca insan güzelliği açısından[16] anılmakta, çeşitli vesilelerle Karluk (Halluh), Talas (Taraz), Türkmen (Türkeman) yer veya soy adları kullanılmaktadır.[17]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ