İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK TARİHİNİN KÖKLÜ GELENEĞİ TÜRBEDARLIK HAKKINDA

İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK TARİHİNİN KÖKLÜ GELENEĞİ TÜRBEDARLIK HAKKINDA

İslâmiyet öncesi Türk kültür hayatının önemli bir unsurunu oluşturan ölüm, ölümden sonra hayat anlayışı ve bu konudaki inanışlar Türk mezar yapıları, gömü adetleri ve törenlerle ilgili bir çok geleneği oluşturmuştur. Yapılan çeşitli arkeolojik araştırmalar sonunda kurganların şekilleri, boyutları, mezar odaları tespit edilmiş, kurgan içine bırakılan eşyaların incelenmesi sonucunda ise Türklerin ölüm ile ilgili inanışları genel olarak açıklığa kavuşmuştur. Bununla beraber Çin kaynaklarından yapılan yeni tercümeler bugüne kadar üzerinde durulmamış bazı geleneksel kurumların varlığını işaret eder niteliktedir.

Bilindiği üzere eski Türkler atalarına ait kurganlara son derecede önem verir, başkalarının, özellikle de düşmanların onları bozarak saygısızlıkta bulunmasını en büyük hakaretlerden biri olarak görürlerdi. Bu konudaki en bilinen örnek Avrupa Hunlarına aittir. Attila, atalarına ait mezarların Margos Piskoposu tarafından soyulmasını savaş sebebi addetmiş ve derhal I. Balkan seferini (441-442) başlatmıştı[1]. Asya Hunları döneminde ise Wu-huan kabilesinin Hunlara karşı isyan başlattıklarında Hun ch’an-yülerinin mezarlarına saldırmış oldukları görülür. İskitler hakkında verilen bilgilerde de bu geleneğin bir başka benzerini bulmak mümkündür. Onlar, savaşa girmelerindeki en büyük nedenin babalarının mezarını savunmak olduklarını söylerlerdi[2]. Kurganların soyulma ve tahrip edilme sebepleri yalnızca içindeki değerli eşyalar değildir. Bu tip olaylar genellikle gücün ve iktidarın kimde olduğunun bir göstergesi olan “düşmana meydan okuma” davranışı olarak da kendini sıkça gösterir. Örneğin IV, yüzyılda merkezi Çin toprakları üzerinde kurulmuş olan Hunların İlk Chao Devleti ( M.S. 304-M.S. 329) zamanında Hun İmparatorunun ölümü üzerine tahtı ele geçiren bir isyancı, imparator ailesi olan Liu ailesinden yaşlı genç, kadın erkek demeden pek çok kişiyi katletmiş, eski imparator Liu Yüan ve Liu Ts’ung’un kurganlarını tahrip ederek atalar türbesini yakmıştı. Durum o kadar korkunç ve vahimdi ki kaynaklar bunu “Ruhların ağlama sesleri binlerce kilometre uzaklara yayıldı” diye ifade etmişlerdir.[3]

Kurganlara duyulan bu saygı ve önemin Orta ve Kuzey Asya kavimlerinde görülen “Atalar Kültü”nden kaynaklandığı açıkça görülmektedir. O halde burada soracağımız en doğru soru şu olmalıdır: Ataları bu kadar önemli kılan ve atalar kültünü doğuran şey nedir?

Bu sorunun cevabi için elbette ki öncelikle Şamanizm’in derinliklerine inmemiz gerekmektedir.

Altay Türklerinin yaradılış efsanesine gore Yer ve Gök yaratılmadan önce her şey sudan ibaretti. İnsanoğullarının atası ve bütün varlıkların başlangıcı olan en büyük tanrı Kayra Han kendine benzer bir varlık yaratır ve ona “Kişi” adını verir. Böylece ikisi birlikte suların üzerinde uçarak gezinirler. Ancak bir sure sonra Kişi, yaratıcısı Kayra Han ile boy ölçüşmeye kalkışınca uçma yeteneğini aniden kaybeder ve sulara gömülür. Kayra Han onun artık uçamadığını görünce onu kurtarmak amacıyla yeri yaratmak ister. Kişiye ağzıyla derinliklerden toprak çıkarmasını emreder. Çıkan toprağı suyun yüzüne serpiştirir ve böylece yeryüzü yaratılır. Fakat Kişi bu durumda bile yaratıcısından gizli işler çevirmeye kalkar ve ağzında gizlediği toprakla kendine ait bir yer yapmayı düşünür. Ancak sudan çıkınca toprak şişmeye bağlar. Öylesine şişer ki, Kişi nefes alamaz hale gelir. Kayra Han onu kurtarmak için derhal tükürmesini emreder. Kişinin tükürdüğü bu topraklar her yere sıçrar ve bunlar dağları, tepeleri meydana getirir. Kayra Han. Kişi’yi kurtarır kurtarmasına ama çok kızgındır ve ceza olarak onu ışıklar diyarından yeraltına kovar, adını “Erlik” olarak değiştirir. Yeryüzüne ise başka kişiler yaratarak yerleştirir. Erlik yine de uslanmaz, bu kez de yeryüzündeki kişileri baştan çıkarmaya kalkar. Sabrı taşan Kayra Han Erlik’i yeraltının üçüncü katına yollar ve kendisi için de on yedi katlı gökyüzünü yaratır[4].

Tengere Kayra Han Gökyüzü’nün en üst katında oturur. On altıncı katta ise altın bir dağ üzerinde yaşayan ve altın bir tahtta oturan Bay Ülgen yaşar. Dokuzuncu kat Kudretli Kızagan Tengere’ye aittir. Mergen[5] Tengere ile Güneş Ana yani Kunene yedinci katta otururlar. Altıncı katta Ay Baba, beşinci katta ise Kuday Yayuçı bulunur. Bay Ülgen’in iki oğlu insanların hamisi Yayık[6] ve May Tere, göğün üçüncü katındadır. Bu katta Suro Dağı ve Sut-Ak-Golu, yedi Kuday, tebaaları, Yayuçılar[7] koruyucu melekler ile iyilik yapmış insanların ruhları vardır. Bu ruhlar halen yaşamakta olan insanların ölmüş atalarının ruhlarıdırlar ve yeryüzünde yaşayan ardıları ile tanrılar arasında aracılık yaparlar.[8] Yaşayan insanla onun ölmüş cetleri arasında sıkı bir ilişkinin bulunması eski Türk inancını diğer dinlerden ayıran en büyük özellik olarak kabul edilir. Gök ve yer katlarında yaşayan bütün tanrılar yaratan, yaşatan ve koruyan varlıklar olarak bilinirler. İnsan bu tanrılarla doğrudan iletişim kuramaz, bir aracıya ihtiyaç duyar. İşte bu aracılar onların iyi atalarının ruhlarıdır, İnsanlar dokuz ced ataları tarafından korunurlar. İstek ve dileklerinin yerine getirilmesi için atalarını aracı koyarak tanrıya ulaşmaya çalışırlar. Ancak bunun için başka bir aracıya ihtiyaç vardır. Bu yetenek ise ancak bir kamda bulunur. Kam bir davul vasıtasıyla ve ataların gücü yardımıyla Yer-su ruhlarını yardıma çağırır[9].

Zor durumlarda, belaların savulmasında, hastalıkların kovulmasında, çeşitli dilek ve isteklerde tanrılardan yardım alabilmenin yolunun ölmüş atalarının aracılığından geçmesi gerekliliği atalar kültünü oluşturmuş, dolayısıyla ölmüş kişilerin kişisel eşyalarına ve mezarlarına da saygıyı kaçınılmaz olarak beraberinde getirmiş olmalıdır.

Göktürklerin Türeyiş efsanesine göre A-shi-na kabilesi düşman tarafından kıyıma uğramış, kurtulan tek erkek çocuk ise elleri ve ayakları kesilerek bataklıkta ölüme terkedilmiştir. Bir dişi kurt onu korumasına almış beslemiş ve böylece ölümden kurtarmıştır. Daha sonra ise kaçtıkları bir mağarada bu çocuktan on erkek evlat dünyaya getirmiştir. Göktürkler bu inanç doğrultusunda her yıl soylarının çıktıklarına inandıkları bu mağarada toplanarak atalarının ruhlarına kurban törenleri yaparlardı. Göktürklerin bu mağarayı atalarının doğduğu kutsal mekan olarak kabul ettikleri ve atalar kültünün uzantısı olan anma törenlerini bu mağarada yaptıkları görülmektedir.[10]

Kurganların içine koyulan gündelik yaşam eşyalarının yanı sıra yüksek mevkiden olanlara ait kurganlara bırakılan değerli eşya ve mücevherler yabancı kültürlere ait insanların dikkatini her zaman çekmiştir. Bu değerli eşyaları çalmak için kurganlara zarar verilmesi sıkça rastlanan olaylardır. Fakat Türkler, değerli eşyaların çalınmasından çok atanın ruhunun yeryüzündeki bağlantısı olan mezarının hakarete ve saygısızlığa uğramasından etkileniyor olmalıydılar. Bir çok araştırmacı, Türklerin bu tip hırsızlıklardan korunmak için kurganları gizli ve uzak yerlere yaptıklarını iddia etmektedirler. Biz bu teze katılmamaktayız. Kurganların uzak yerlere yapılmasındaki amaç yerin uzaklığı değil yerin kutsallığından kaynaklanmaktadır. Ayrıca kurganlar yapıları itibarıyla zaten kendini belli eden tümseklerdir. Tümsek olmayanlar ise taşlarla çevrilerek yeri belli edilmeye çalışılmıştır. Mezarın gizlenmesi istisnai sayılacak bir durumdur ve ancak bazı büyük hükümdarlar ve aileleri için uygulanmış olmalıdır. Sebebi ne olursa olsun ataların kurganlarını tecavüzlerden korumanın yolu onu korumaktan geçmekteydi. Chin Hanedanlığı Yıllığında Sonraki Chao Devleti’nin (M.S.319-352) kurucusu olan Hun imparatoru Shih Lo’ya (M.S.319-333) dair şöyle bir kayda rastlamaktayız:

“Chin Devleti komutanlarından biri olan Tzu-ti, Shih Lo’nun topraklarına saldırdı. Lo ise hemen Tzu-ti’nin atalarina ait mezarı tamir ettirmek ve mezarı korumak için iki oymağı tahsis edeceğini bildirdi…”

Hun imparatoru Lo, bu olayı savaş yoluyla değil barışla çözümleme yoluna gitmişti. Bu teklif Tzu’nun çok hoşuna gitmiş, her ikisi arasında barış sağlanmış Lo, böylece saldırıları durdurmanın başka bir yolunu bulmuştu[11].

Sonraki Chao Devletinin ikinci büyük imparatoru olan Shih Hu’nun (M.S. 335-349) asıl adı Shih Chih-lung’du. Fakat gençlik yıllarında ilk Chao Devleti’nin kurucu imparatoru olan Liu Yuan-hai’ın türbesinin muhafızlığını yaptığı için “Taş Kaplan” anlamına gelen “Shih Hu” lakabı takılmıştır ve bütün tarihi kayıtlar onu bu lakabıyla telaffuz ederler[12].

Bu örneği pekiştiren başka bir olay ise şudur:

397 yılında kurulan Kuzey Liang Hun Devletinin (M.S. 397-M.S. 439) ilk Ch’an-yiisii Meng Hsiin’iin oğlu Mu-chien (M.S. 433-439), Tabgaç (Kuzey Wei) hükümdarı Shih Tzu’nun kızkardeşi ile evlenmiş, giderek güçlenen bu devletle akrabalık kurmuştu. Tabgaç hükümdarı kendi devletinin genişlemesinde büyük bir engel olarak gördüğü bu devleti ele geçirmek için önceleri pasif bir siyaset uygulamıştı. Bu taktik işe yaramayınca askeri gücünden faydalanarak eniştesine saldırdı. Beklediği yardımı alamayan Mu-chien, kardeşlerinin de teslim olmasıyla çaresiz kaldı ve 439 yılında Tabgaçlar’a teslim oldu. Shih Tzu onu bağışladı, başkentinde büyük bir törenle karşıladı ve ona “Batı Orduları Generali” unvanını vererek babası Meng-hsun’un kurganını korumak üzere 30 oymağı muhafız olarak görevimdirdi[13].

Bu kayıtlardan büyük kişilerin kurganlarını korumak için bazı oymakların muhafızlık yaptığı, yani bir kurgan muhafızlığı müessesesinin var olduğunu, bu oymak sayısının ise kurganın ait olduğu kişinin statüsüne göre az ya da çok sayıda olduğu görülmektedir. Bu muhafız ailelerin öncelikli görevlerinin kurganı her türlü saldırıdan korumak olmalıdır. O halde bu göreve bir çeşit -İslami donemdekine benzerliğinden dolayı- “Türbedarlık” denilebilir mi? Yoksa sıradan bir mezar bekçiliği miydi? Buna cevap verebilmek için başka örnekler bulmamız gerekmektedir. Sibirya ve Orta Asya’nın avcı- hayvancı göçebe halkları etnik ve dil bakımından farklılık gösterseler bile göçebe karakterlerinin bir sonucu olarak dinsel alanda ana hatlarda birleşirler. Bu yüzden sorumuza cevap ararken zaman aralığını biraz daha geniş tutmamız ve benzer toplulukları da gözden geçirmemiz faydalı olacaktır. Bütün bunların sonucunda karşımıza çağdaşı olan bir çok Türk topluluklarının çeşitli dinleri kabul etmiş olmalarına rağmen o dönemde hala şaman inançlarıyla yaşayan bir bozkır kavmi çıkmaktadır: Cengiz dönemi Moğollar.

1204 yılında Cengiz Han önderliğinde birleşen Moğollar, onun hakimiyet döneminde ani çıkışlarıyla dünyanın korku ve dikkatini üzerlerine çekmişlerdir. Bu yüzden bu dönemden itibaren onlar hakkında daha fazla merak uyanmış, daha fazla kayıt tutulmaya başlanmıştır. Cengiz dönemi Moğollar hakkında en önemli bilgileri bize sunan ise XII. Yüzyıl seyyahlarından biri olan Wilhelm Von Rubruk’tur. 1253-1255 yılları arasında Kırım üzerinden Karakurum’a kadar gitmiş, burada altı ay kadar Moğollarla birlikte yaşamıştır. Bu sayede Moğollar hakkında kimsenin bilmediği gelenek ve görenekleri, halkın durumunu öğrenme fırsatını yakalamıştır. Onun bize aktardığı kayıtlar arasında konumuzla alakalı çok kısa ama bir o kadar önemli veriler vardır. Özellikle ölümle ilgili notlar arasında şu bilgi çok dikkat çekicidir.

“Ölen soylu biriyse; Cengiz Hanın soyundansa mezarının yanında daima bir çadır bulunur. Mezarının yerini kimse bilmez. Soyluların mezarlarının bulunduğu yerde daima bir müfreze nöbet tutar.”

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ