İSLÂMÎ GELENEK VE OSMANLI MİLLETLER HUKUKU

İSLÂMÎ GELENEK VE OSMANLI MİLLETLER HUKUKU

Osmanlı’nın uluslararası hukukunun yasal kaynakları hakkında konuşmak, özellikle bu yasal “araçlar” tarafından oluşturulan, teyit edilen, ve geliştirilen; savaşı ve barışı, bağlı prensliklerin statülerini, yabancıların durumlarını vs. ilgilendiren kuralları ve inançları belirlemek ve tanımlamak demektir. Sistemli olarak; Osmanlı hukukundaki savaş ve barışın kaynakları, kutsal İslam hukuku (şeriat), laik hukuk (kânûn), barış anlaşmaları (ahdnâme) ve uluslar arası gelenekti.

Yasal ve dini İslami kaynaklar; savaş ilan etme, barış yapma, gayrimüslim tebaanın ve yabancıların yasal konumlarını belirlemede teorik bir model önerir. Bu modelde çoğunlukla, Kur’ân, gelenekler (hadis), İslam hukuku incelemeleri (Kitab as-siyer, Kitab el-cihad), hukuki fikirler (fetva) vs. bulunur. Ama Osmanlı’nın kutsal savaş ideolojisi, “uluslar arası” hukuk ve bağlı devletlerin, eyaletlerin, yöneticilerin ve insanların durumlarıyla ilgili görüşünü araştırmak için siyasi, askeri ve diplomatik uygulamayı doğrudan ve daha iyi yansıtabilecek belgesel alt yapıyı genişletmek -idari ve diplomatik yüksek mahkeme belgelerinin daha derin analizi ima ediliyor- gereklidir. Bunlardan en önemlileri; özellikle imparatorluk tüzükleri, diplomalar, mektuplar, (Ahdnâme-i Hümayun, Berât-ı Hümayun, Hattı Şerif vs.), (hüküm), dilekçeler (arz), raporlar (telhis) vs. dir.

Bunu takip eden sayfalarda sadece Osmanlı’nın milletler hukukunun İslami unsurlarından bahsetmeyi planlıyorum.

Gayrimüslimlerle olan ilişkilerinde pragmatik bir politika uygulayan Osmanlılar, İslam hukuku gelişmesinde birkaç tane orijinal ve dikkate değer katkıya sahipti. Dokuzuncu yüzyılda dini “yeniliklerin” yasaklanması hesaba katıldığında[1] Osmanlılar tarafından yazılan İslami araştırmalar; sadece özetler, derlemeler, not eklemeler, tefsirler ya da Müslüman dünyasında Osmanlıdan önce yazılan yasal çalışmaların Türkçe-Osmanlıca çevirileriydi.[2] Pek gerçek dışı olan ve orijinal olmayan yöntemler oldukları halde; Osmanlı alimleri, İslami yasal geleneğe göre gayrimüslimlerle olan ilişkileri iyileştirmeye ve bunu siyasi otoritelere yerleştirmeye çabaladılar.

İslami gelenek, Osmanlı’nın savaş ve barış hukukunun unsurlarından biriydi. Bu nedenle Osmanlılar gayrimüslimlerle olan ilişkilerinde Allah tarafından emredilen ve onun elçisi Hz. Muhammed tarafından “davranış kuralları” şeklinde bildirilen, bütün Müslümanları bağlayan, “şeriat” kurallarını takip etmek zorundaydılar.[3] (Fıkıh) Müslüman hukukçular tarafından, İslam hukukunun (Usûl el fıkıh)[4] iki temel kaynağı olan Kur’ân ve Sünnetin açıklanmasıyla oluşturuldu. Fıkıh, hukukçuların (icma)[5] ve (kıyas)[6] muhakemesinin sonucuydu, bu şeriatın yasal yorumu ve açıklamasıdır. Böylece Ümmet hem izin verileni hem de yasaklananı[7] bilirdi. Sekizinci ve dokuzuncu yüzyıllarda sosyal ve geleneksel farklar yüzünden, isimleri kurucularına dayanan, dört Sünni mezheb ortaya çıktı: Hanefilik (Ebu Hanefi d.150767), Malikilik (Ibn. Malik d. 179795), Şafii (Es Şafi’î d. 204820) ve Hambelilik (Ibn Hanbal d. 241855).[8]

Bu dört Sunnî mezhebinden Osmanlılar Hanefiliği benimsediler, böylece Hambelilik ve Şafiîliği tercih etmiş olan Selçuklulardan kopuşlarını gerçekleştirdiler. Ayrıca Hanefi öğretisi, analoji (kıyas) ve bireysel fikri kullandığı için, diğer mezheplerle karşılaştırıldığında daha toleranslı ve esnekti, ulemaya daha geniş özgürlük alanı tanıyordu ve bu Osmanlı’nın iç ve dış politikalarına uygundu.[9] Osmanlılar Ebu Hanefi’yi kutsal sayıyorlardı. Resmî Osmanlı belgelerinde Ebu Hanefi; “büyük imam” (imâm ül- a’zam)…, bilgi ve bilgeliğin lideri, alçak gönüllülük ve iyiliğin kıblesi,[10] hukukun lideri, en büyük ulemaların başı”. [11] olarak karakterize edilirdi. Osmanlı’ya göre 28 kasım 1534’te Bağdat’ın fethi Şiî İran egemenliği altında olan büyük imamın mezarının, kurtuluşu demekti. On yıl sonra Kanuni Sultan Süleyman bir anıt mezar yapılmasını emretti.[12] Bu anıt mezar aralarında IV. Murad’ın da bulunduğu Osmanlılar tarafından sık sık ziyaret edildi.

Kur’an ve Sünnet: İslam hukuku[13] iki temel yasal kaynağı sayılan, Müslüman toplumunun gayrimüslim devletlerle olan ilişkilerini içeren kuralları barındıran, ayrıca, bu ilişkilere rehberlik eden Kur’an[14] ve Sünnet[15]‘ten oluşur. Müslümanlar ve gayrimüslimler arasındaki ilişkilerde ayetler tarafından belirlenen siyasi ve askeri şartlar üzerinde duralım. Buna dayanarak, W. Montgomery Watt’ın Kurân’daki ayetlere (IX, 29-32) dayanarak gayrimüslimlere karşı savaşları meşrulaştırmak için Müslüman yöneticiler tarafından çok sık başvurulan-Hıristiyanlara yönelik düşmanlığın tarihsel analizi çok yerindedir. Aslında bu ayetlerdeki savaşa yatkın tutum Peygamber Muhammed ile, Bizans kontrolü altındaki ve cizye ödemeyi kabul etmemiş, Kuzey Arabistan Hıristiyanları arasındaki anlaşmazlıktan ortaya çıktı. Tersine orta ve güney Arabistan Hıristiyanları peygamberle[16] anlaşmalar yapmıştır. Süreyya Faruki, on altıncı ve on yedinci yüzyılda Osmanlı toplumunda şeriye sicillerini incelemiş ve şunu görmüştür: Müslümanlar olarak “hem davacılar hem de memurlar, doğru ya da yanlış Peygamber dönemindeki uygulamalara dönmeye özel bir değer verirlerdi.”[17] Bundan başka, askeri, siyasi ve diplomatik bakımlardan peygamberin hayatını ve davranışlarını, peygamberin davranışlarının, jestlerinin, tutumlarının ve söylediklerinin kendi zamanının askeri, siyasi ve diplomatik şartları dikkate alınmadan, taklit etmek Müslüman yöneticilerin ana amaçlarından biriydi. Osmanlı padişahları, sadrazamları ve şeyhülislamları savaşları başlatmak, barış anlaşmalarını uygulamak ve bozmak, gayrimüslim tebaanın yasal konumunu düzenlemek için Kur’an ayetlerine ve peygamberin davranışlarına sık sık başvurdular.[18] Uzun Hasan’la 1474’te yapılan barış anlaşmalarının yeniden gözden geçirilmesinde II. Mehmed barışçıl tutumunu, Kur’an’daki (VIII,61): “Ama eğer onlar barıştan yana eğilim gösterirlerse sende barşıtan yana ol ve Allah’a güven”[19] Sadece birkaç yıl sonra aynı sultan Boğdan voyvodası Büyük Stephen’i 1480-1481 deki ahdnâmeyle kabul ettiği yeminine uyması için Kur’an’dan (XVII,34): Başka bir şeye başvurmadan uyarmıştır: … bütün sözlerinizi yerine getirin hepsi için soruştuma ahiret günündedir,[20] Kur’ân IX, 29’a, hem düşman kafirlere meydan okumada[21] hem de bağlı prensliklerle yapılanların sonuçlarıyla ilgili olarak, Osmanlılar da dahil olmak üzere sık sık Müslümanlar tarafından başvurulmuştu. İşte bu ünlü ayetin pek çok çevirisinden biri: “Kendilerine kitap verilenlerden, Allah’a ve son güne inanmayan, Allah ve Resulün haram kıldığını haram saymayan, hak dini kendine din edinmeyen kimselerle; boyun eğip cizye ödeyinceye, kendilerini hizaya gelmiş hissedinceye kadar savaşın.”

Örneğin; yukarıda sözü edilen ayet 1395 yılında I. Bayezid ve Eflak voyvodası Yaşlı Mircea arasında yapılan barış anlaşmasını meşrulaştırmak için İdris Bitlisi tarafından alıntılanmıştır. Bu alıntı, on dördüncü yüzyılın sonunda Osmanlı-Eflak ilişkilerine[22] tam olarak uygulanmasa da, Osmanlı barış hukukunda yasal bir kaynak olarak, Kur’ân’ın rolüyle ilgilidir.[23] Ayrıca Hz. Muhammed’in gayrimüslimlerle yaptıkları, örneğin: Najran’la 632’deki “ahd”, Osmanlının on dört ve on altıncı yüzyıllarda Eflak ve Boğda’nın da içinde olduğu Güneydoğu Avrupa kollarıyla olan anlaşmalarına örnek teşkil eder. Geri dönersek; Mekke ile 628’de on yıl için imzalanan Hudeybiye barışı ve Muhammed’in iki yıl sonra bunu bozması, hem Avrupa devletleriyle geçici barış anlaşmaları yapma hem de padişahın bunları bozma hakkı için başvurulan meşrulaştırıcı bir modeldi. Bu açıdan bakarsak; örnek olarak bu on altıncı yüzyılda tek olduğu halde 1570’te şeyhülislam Ebu Suud Efendi’nin II. Selim’in Venedikle olan antlaşmasını bozup Kıbrıs’a saldırmasını meşrulaştıran (fetva)’sında “Ekselansları Alemlerin Rabbinin Halifesinin (II. Selim)…imparatorlukla ilgili hareketleri, kehanet sahibi Ekselansının üstün kanunları tarafından yönlendirilmiştir.”[24]

İslam Hukuku Araştırmaları: Osmanlı’dan önce ya da Osmanlı alimleri (ulema) tarafından yazılan İslam hukuku araştırmaları, Osmanlı yöneticileri tarafından gayri Müslimlerle olan ilişkileri düzenlemek için yasal kaynaklar olarak kullanılmıştır. Sekizinci yüzyıldan on birinci yüzyıla Müslüman bir devletin savaşta ve barışta gayrimüslimlerin yönetimini düzenleyen kuralları ya da uygulamaları içeren herhangi bir yasal çalışma kutsal savaş (cihât), vergi (harâc), egemenlik (hükümet), yabancılar (müstemin) vs. bölümlerinde toplanmıştır. Yazarlar, önceki uygulamaları sistemli hale[25] getirmek için yukarıda adı geçen sorunları, sıklıkla, Kitab-u’s Siyer adındaki tek bölümde toplarlar. Müslümanların, hem kafirlerin, -düşmanların (harbis), veya antlaşma imzalayan (mu’ahidis) yabancıların (müstemin)- hem de asilerin ve din değiştirenlerin (mürteddin) yönetim şekillerini açıklayan “siyer” fikri İslamî kutsal hukukun adıdır. Gerçekte, modern hukukçuların İslami “uluslararası” hukuk dedikleri: cihad öğretisinin, Müslümanların devletlerarası ilişkilerinin iki seviyeli -gayrimüslim devletlerle dış ve Müslüman devletlerle iç[26]– yasal bir sisteme dönüştürülmesidir. Ayrıca Müslüman alimlerin yazdığı genel İslam hukuku araştırmaları, sadece Müslümanların gayrimüslimlerle olan ilişkileriyle ilgilenir.

Aslına bakılırsa Osmanlıların Hanefiliği benimsemiş olmaları, benim çalışmamda Hanefi yazılarını tabi ki daha önemli kılar. Ebu Hanife el Numan b. Sabit’in (d.767)[27] hiçbir yazısı korunamamıştır. Ama onun İslami “uluslararası” hukuk öğretisi müritleri, özellikle Ebu Yusuf Ya’kup (d. 798)[28] ve Muhammed eş Şeybani (d. 805) tarafından devralınmış ve geliştirilmiştir. Osmanlı şeyhülislamları ve müftüleri tarafından-Arapçası-Fetvalarına kaynak olarak kullanılan “Toprak Vergisi Kitabı” (Kitab el-harâc)[29] ilk yazılan Osmanlı milletler hukuku kitabıdır. Ebu Yusuf Yakub’un Harun Reşid’in[30] emri üzerine yazdığı bu eseri, özellikle gayrimüslimlerle olan ilişkilerin vergileri ilgilendiren kısımlarını öğrenmek isteyen sadrazam Kara Mustafa Paşa’nın isteği üzerine 1683’te Rodosizade Ahmet Ayuşlugi (ö. 1113/1701-1702) tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir. Avrupalı alimlerin Hugo Grotius of İslam[31] dedikleri Hanefi uluslararası hukukunun en geniş sentezi Muhammed eş-Şeybanî (d.189/804) tarafından yazılmıştır (en büyük eseri olan “Devlet Yönetmenin Büyük Kitabı”, “kitab es- Siyer el-Kebir” es-Sarasi’nin yorumlarıyla bize ulaşmıştır.). Osmanlı ulemaları on dokuzuncu yüzyılda Münib Ayntabi (ö.1822) tarafından Türkçe’ye çevrilip, 1796-1798 yılları arasında II. Mahmut’un emriyle[32] basılana kadar eserin Arapçasını kullandılar. İslami milletler hukukun kısa bir anlatımı -siyer hakkında bir bölüm olarak- Eş-Şeybani’nin İslam hukuku yazısına[33] eklenmiştir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al