İSLAM ÖNCESİ TÜRK DEVLET GELENEĞİNDE ADALET ANLAYIŞI

İSLAM ÖNCESİ TÜRK DEVLET GELENEĞİNDE ADALET ANLAYIŞI

Türk hakanı, Göktürk Yazıtları’na göre; insanoğlu yani kişi oğlunun, hepsi üzerine hakan olarak oturmuştur. Hakan Tanrı’nın buyruğuna göre hizmet ve adaletini, bütün insanlığa paylaştırmak zorundadır. Bu durum Türk Devlet geleneğinde dünyayı adalet ile idare etme fikrinin büyük bir ülkü haline gelerek sistemleşmesini sağlamıştır. Çalışmamızda, İslam öncesi dönemdeki Türk Devlet geleneğinde adalet anlayışını ortaya koyarken; adaletin kaynağı, adaleti uygulayan idarecilerin faaliyetleri ve adaletin tesisinde uygulanan cezaları da inceleyeceğiz.

Türklerin iki bin yıllık bir tarih boyunca kıtaları, bir çok yabancı ırk, millet- din ve mezhep mensuplarını idare etmeleri yalnız kendi kuvvetleri ve cihan hakimiyeti mefkureleri ile izah etmek mümkün değildir.[1] Türk ırkını cihan tarihinde devletçi, idareci, inzibatçı bir ırk olarak tanıtan, Türklerin yeryüzünün türlü kısımlarında pek çok devletler tesis edip türlü milletleri asayiş içinde idare edebilmelerini temin eden amil, çok güçlü bir şekilde oluşan kamu hukuku esasları olmuştur.[2]

İnsanların adaletli bir şekilde idare edilip edilmediği onların hak ve hukukunun korunup korunmadığı ile orantılıdır. Bu nedenle adalet ve hukuk kavramlarının İslam öncesi Türk Devlet geleneğinde nasıl anlaşıldığına bir göz atmak gerekir. Türkçe sözlüklerde adalet kelimesi, hak ve hukuka uygunluk, hakkı gözetme, doğruluk, “türe” anlamlarına gelmektedir.[3] Ş. Sami, lügatinde adaleti, ihkakı hak, herkesin istihkakına tamamıyla riayet etmek diye tarif etmiştir.[4] Kaşgarlı’nın eserinde ise, Törü şeklinde yazılan ve görenek, âdet anlamlarıyla ifadelendirilmiş olan kelime, bu günkü manasıyla hukuk anlamında kullanılmıştır. Törü kelimesi açıklanırken de; “il kalır törü kalmaz=vilayet bırakılır görenek bırakılmaz. Bu sav geçmişlerin göreneklerine uymakla emrolunan kişi için söylenir” ifadeleriyle izah edilmiştir. Köl- Tigin yazıtında “…öd Tengri yasar, kişi oğlu kop ölüğli töremiş” (= zamanı Tanrı takdir (yapar) eder, kişioğlu ölmek üzere türemiştir) cümlesi vardır ki buradaki “yasar” yasa- (=yapmak, nizama koymak) kökünden teşkil edilmiş partisiptir. “Yasa”, türlü Türk lehçelerinde “kanun” “nizamname” anlamını ifade için kullanılır. Eski Türk yazıtlarında “töre” terimi “kanun, nizam” anlamını ifade eder. Bu terim “il” kelimesiyle birlikte “devlet nizamı, kanunu” (il törüsü) anlamını bildirmektedir. Kutadgu Bilig’de “törü” terimi “kanun, nizam” anlamını ifade ettiği gibi adalet manasına da kullanılmıştır. Divanü Lügat-it-Türk’te de; “kanun” ve “adalet” aynı “törü” kelimesiyle ifade edilmiştir.[5] Yine Kaşkar’lının eserinde de, köni nenğ = düz nesne, köni er = emniyetli kimse[6] şeklinde ifadelendirilmiş olan köni lafzı bu günkü manasıyla doğru, düz, sadık ve adil anlamlarında kullanılmıştır.[7]

Eski Türkler devlet mefhumunu “İl” (el) kelimesi ile ifade etmişlerdir. İl’in hakiki manası teşkilatlanmış siyasi camia ve devlettir. İslam öncesi Türk düşüncesinde İl mefhumu; teşekkül, istiklal, nafiz hakimiyet mefhumlarını içine alır. Hakimiyetin hedefi, her yerde emniyet ve asayişi temin etmektir.[8] Bunun en iyi örneği; Orhun Kitabelerinde Kutluk ve onun halefleri tarafından bir ülkenin fethedildiğini veya bir halkın hakimiyet altına alındığını söyler söylemez “O halk içinde sulh ve asayişi temin etti” cümlesiyle de Türk Devlet geleneği içerisinde fethedilen topraklarda adalet anlayışının hemen tesis edildiğini haber vermektedir. Buradaki sulh ve asayişi teminden maksat Türk ilinin bekası için adaletin temin edilmesi şarttır. Bu da devlet yöneticilerinde yüksek gaye olmuştur.[9]

Türk düşüncesinde; Kağanlar, Gök’ün yerde, kendi adına tayin ettiği, bir temsilcisi idi. Fakat şu da unutulmamalıdır ki, “Türk Kağanı bir Tanrı değildi”.[10] Bir Türkün, başarılı bir kağan olabilmesi için, Tanrı tarafından verilmiş başlıca üç özelliği kendinde toplaması gerekiyordu bunlar: “yarlık”, “talihi” ve “kısmeti.” Tanrı tarafından, kendisine Kağanlık ve başarı için “yarlık” verilmeli idi. Tanrı, diğer insanlardan ayrı olarak onu, iyi talih yani “kut”[11] ile donatmalıdır. Ayrıca bu iki sıfatın dışında insanların bir kısmet payı veya Tanrının bize verdiği “ülüğ” vardır.[12]

Eski Türk kağanları, semavi menşe ve cihan hakimiyetine sahip bulunmak inancı ile milletin velisi veya babası sayılıyor ve dünyanın efendisi sıfatlarına haiz bulunuyorlardı.[13] Bu velilik sıfatı dolayısıyla kağanları, yabancı müstebit hükümdarlardan çok farklı olarak, yüksek insani vasıflarda ve demokratik ruha sahip olmaları gerekiyordu. Türk devlet geleneğine göre hükümdarların millet ve tebaalarına karşı, adalet, şefkat ve himaye göstermeleri bunun için babalık sıfatı ile alakalıdır. Çünkü diğer taraftan, Türk din, kültür ve müesseselerini iktibas eden Çingiz Moğolları mutlak istibdatları ve aristokratik zihniyetleri dolayısı ile halka karşı böyle bir babalık velayetine sahip bulunmuyor; sadece beyleri düşünüyor; istila ve zaferlerini aristokratlar hesabına yapıyor ve Gök-Türk (Göktürk) hanlarından farklı olarak ne halkın rolü ve ne de bu zaferlerden istifadesi bahis mevzuu bulunuyordu.[14]

Oğuz Kağan oğullarına yurdunu paylaştırıp verdikten sonra onlara hitapederken; “Ey oğullarım! Ben çok yaşadım. Ben çok savaşlar gördüm. Çıda ile çok ok attım. Aygır ile çok yürüdüm. Düşmanları ağlattım. Dostlarımı güldürdüm. Gök Tanrıya (borcumu) ödedim. Sizlere (de) yurdumu veriyorum”[15] diyor. Burada Oğuz Kağan milleti için yaptıklarından dolayı, Tanrı katında sorumlu olduğunu ve milletine iyilikle muamele ettiği için Tanrı katında sorumluluktan kurtulduğunu söylemesi, hem o dönemdeki Tevhit inancını hem de Hakanın idareyi Tanrı adına gerçekleştirdiğini göstermesi açısından önemlidir.

Eski Çağ hükümdarları yabancı kavimlere karşı yaptıkları zulümleri ve kıtalleri gururla ifade eder; bunu eserleri ve kitabeleri ile tarihe mal ederken Gök-Türk kitabelerinde bu tür öğünmeler görülmez. Bilakis sadece kendi kavminin felaket günlerinde derya gibi akan kanlarından ve dağ gibi yığılan kemiklerinden bahseder, öldürdükleri düşmanlardan dolayı gurur duymazlar. Gök-Türk hakanları daima sulhu kurmak ve korumakla öğünür. Savaşı da müdafaa zarureti ile yaptıklarını belirtmeyi ihmal etmez. Türkçe’de “il” kelimesi hem devlet, hem de devletin ilk vazifesi olan sulh manasına gelir ve sulhun tesisine memur olan kimselere de “ilçi” denilirdi. Türk töresinde “ilçiye zeval yoktur” sözü de bu vazifenin ehemmiyet ve kutsiyeti ile alakalı olsa gerek.[16]

Türk düşüncesinde, alemin nizamı iki zıt kuvvetin arasındaki ahenk ve uyuşmadan doğmuştur. İnsan bu uyuşmanın mahsulüdür. İnsanların saadeti, dünya cennetleri ve milletler arasındaki sulh bu ahengin devamına bağlıdır. Türk hikmetine göre, bu tabii nizamı devam ettirmek ve mesut olmak için ilk önce bilgili, cesaretli ve kanaatkar olmak lazımdır. Yukarıda gök batar ve aşağıda yer delinirse bu nizam ve insanların bütün hakimane tedbirleri kendiliğinden bozulacaktır. Fakat o devam ettikçe bu nizamı sürdürebilmek için mutlaka bu üç fazilet bulunmalıdır. Bilgili olmak, tabiatın nizamını bilmek ve onu bozabilecek sebeplere karşı hazır bulunmak demektir. Bizzat tabiat, uyuşma ve ahenk olduğu için, insanların hayatında da aynı suretle uyuşma, ahenk ve sulhun hakim olması lazımdır. Hakanın en büyük gayesi el birliğini temin etmek, milletler arasında sulha ulaşmaktır. Türk Devlet geleneğinde O, bütün harplerini de bu gayeye varmak için yapar.[17]

İçinde hukuki nizam hakim olan bir devleti hiçbir zaman hükümdar yalnız başına idare edemez ve etmemiştir. Hun devletinde olduğu gibi diğer Türk devletlerinin idaresinde de, Han’a yardım eden, devlet içinde türlü vazifeler gören kimseler vardır. Türklerde Han’ın yardımcılarına verilen umumi isim “Beg” dir. Beg kelimesinin lügat manası; bakmak, korumak, gözetmek, muhafaza etmek manaları içermektedir. Eski Türklerin telakkisinde Beg il’in işlerine bakan, ili muhafaza eden, ili koruyan, vazifesi il işlerini gözetmek olan ilin bekçisidir. Kutlug devletinde Beyler devlet idaresinde Han’a yardım eden yüksek memurlardır. Begler de bir çok rütbe ve derecelere bölünmüşlerdir. Her rütbenin kendine mahsus, Şadapıtlar, Tarhanlar, Buyruklar gibi umumi unvan ve lakapları vardır.[18]

Bilge Kağan “Tanrı buyurduğu için, devletim, kısmetim var olduğu için, ölecek milleti diriltip besledim. Çıplak milleti elbiseli kıldım. Az milleti çok kıldım. Değerli illiden, değerli kağanlıdan daha iyi kıldım. Dört taraftaki milleti hep tâbi kıldım, düşmansız kıldım. Hep bana itaat etti”[19] ifadesiyle Türk kağanının asli vazifeleri içerisinde sayılan adaletin tesisini ayrıntılı olarak izah etmiştir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ