İSLAM KAYNAKLARINA GÖRE MALAZGİRT SAVAŞI

İSLAM KAYNAKLARINA GÖRE MALAZGİRT SAVAŞI

Malazgirt Savaşı, tarihte, şartları, teferruatlı ve kesin olarak araştırılmaya değecek kadar mühim bir rol oynamıştır. Halbuki, onun tafsilâtlı bir hikâyesini anlatmak veya esas karakterlerini[1] meydana çıkarmak isteyen yazarlar, sadece Hıristiyan müelliflerden; bilhassa hâdiseyi geniş olarak nakleden aşağı yukarı muasır Bizanslılardan (Skylitzes ile Bryennios’u pek az farkla tekrarlayan Attaleiates’ten), Ermenilerden (muasır Lastiverd’li Aristakes ile XII. asrın ilk yarısında yaşayan Urfalı Mateos’tan) ve kısmen Suriyelilerden (eseri son zamanlarda neşredilen XII. asır yazarlarından Suryâni Mikhael ile daha sonra bahsedilecek olan XIII. asır sonunda yaşayan Bar-Habraeus’ten) faydalanmışlardır. Bazı müellifler Arapçayı bilmediklerinden, diğerleri ise neşriyatın eksikliği dolayısıyla, İbn al-Asir[2] gibi meşhur Arap tarihçilerini tenkitsiz bir şekilde özetlemekle iktifa etmişlerdir. Halbuki Malazgirt Savaşı’na ait sadece Arapça veya kısmen Farsça el yazması birçok uzun rivayetler mevcuttur. Büyük yenilikler getirme iddiası taşımayan bu makalenin gayesi, bunların muhtevalarını ortaya koymak ve onları diğerleriyle mukayese etmekten ibarettir.

Malazgirt Savaşı’na zaman geçtikçe daha çok ehemmiyet verilmesi, bu devreye ait Müslüman tarihlerinin hemen hepsinin hangi neviden ve nereye ait olurlarsa olsunlar, az veya çok tafsilâtlı bir tarzda ondan bahsetmeye sevk etmiştir. Burada, bizim nokta-i nazarımızdan hiç olmazsa kısmî bir özelliğe lâyık bulunanlar incelenecektir. Bu zahirî özellik, umumiyetle bunların daha eski devirlere ait kaybolmuş eserlere dayanmasından ibarettir.

Gerçekten de muhafaza edilen bu İslâmi kaynakların müşterek özelliği, hâdiselerden çok sonrasına ait bulunmalarıdır. Bununla beraber, bu mahzur mübalâğa edilmemelidir, zira diğer noktalar üzerinde mültekat şeklinde yazılmış muahhar eserleri, orijinal kaynaklarla mukayese etmek imkânını verdiği zaman, umumiyetle efsanevî tahrif ve ilâvelerin metnin ana hattını tâdil edemediği ve çok defa metne hemen hemen uygun iktibaslarla dolu olduğu müşahede edilir.

Malazgirt hâdisesinde, diğer dillerde yazılmış müstakil kaynaklarla mukayese aynı neticelere götürür.

Umumiyetle ve hattâ tarafgirâne mülâhazalar ilâve ettikleri zaman bile Arap tarihçileri, bu mütalaaların yanı sıra, hâdiseleri değiştirmeksizin kaydederler. Bunu söyledikten sonra, Arap kaynakları ve kısmen onlara bağlı olan İran kaynakları, üç gruba ayrılabilir.

Birincisine, birbirlerinden ayrı, kısa; nâdir olarak kendilerine has teferruatı ihtiva eden, nispeten eski bir zamana ait bir seri nakiller sorulabilir. Malazgirt Savaşı’na ait en eski zikir, İbn al-Kalânisi’nin[3] XII. asır ortalarında yazdığı Şam Kroniği’ndedir. Şaşılacak bir şeydir ki, kendisini Hilâl aş-Şâbî’nin zeyl muharriri gibi gösteren ve hakikatte eserin birinci kısmında onu takip eden İbn al-Kâlanisî, kendisinden evvel XI. asrın ikinci yarısında selefinin oğlu tarafından yapılan zeylden tamamen habersiz görünür. Dokümanlarını, idarî vazifeleri dolayısıyla tahkik ettiği arşiv vesikalarına dayandıran yazar, bazen onların şişkin ve müphem üslûplarını muhafaza ederek özetler.

Bununla beraber, Malazgirt’e daha mufassal şahadetler bulmağa vakit olsaydı, tamamlamak istediği hikâyelerden ancak birini tahsis edecekti.

Hikâyesi, bize Suriye’de haber alınan, fakat Şam’da yazıya geçirilen resmi bir tebliğ fikrini verir.

XIII. asır Halep vak ‘anüvislerinden Kemâl ad-din İbn al-Adim, Biyografik Lûgati’nin Alp Arslan[4] maddesinde, yazarı belli olmayan bir metni zikreder ki, bu İbn al-Kalânisi’nin hemen hemen aynen tekrarından İbarettir. Yazarın Şam kroniğinden kopya edilen muahhar bir eser mi, yoksa anonim bir nüshayı mı göz önünde bulundurduğunu kesinlikle söylemek mümkün değildir. Nihaî muahede ile ilgili son cümleleri yazar Halep kroniğinde Malazgirt hikâyesinin sonunda kullanılmıştır. Aynı musannif, yukarıda adı geçen makalede, XII. asrın diğer iki tarihçisinin Malazgirt’e ait bölümlerini tanıtır.[5] Bunlardan birinin, meşhur Usâma’nın kardeşi Abu’l-Hasan İbn Murşid İbn Âlî İbn Munkîz’in kaynakları, şüphesiz şifâhen ailesinden gelen ve hakikaten ziyade nükte endişesinin hâkim olduğu hikâyelerdir: zaten Kemâl ad-dîn’in kendisi de bizi ona güvenilmemeye davet eder;[6] bununla beraber kroniğinin Bizans taarruzu sırasında Halep prensinin rolü kısmında, aynı kaynağı takip eder; fakat bu, hiç şüphesiz yanlış bir şeydir.

Abû Gâlib Âbd al-Vahhâb ibn Mas’ûd ibn al-Hüseyin aş-Şaybânî’nin aynı asrın sonuna doğru yazılmış olan kroniğine gelince, yazar Lûgati’nde ondan kendi tarih kitabında nedense çıkardığını, halifenin oynadığı role dair dikkate değer bilgiler aktarır ve kendisini müteakip iki gruba yaklaştıran, öncülerin ilk savaşıyla ilgili bir hikâye nakleder.

İbn al-Azrak al-Fârikî’nin, şüphesiz şehrinin devrimizle ilgili arşiv vesikalarına dayanılarak nihaî şekliyle 1177’de yazılan Mayyâafârikîn adlı tarihindeki parçaya özel bir yer ayrılmalıdır. Evvelkilerden biraz daha uzun olan ve muahhar yazarlar tarafından ihmal edilen bu çok dikkate değer malumatı hâvi metin, o olmasaydı meçhul kalacaktı.

İkinci ve üçüncü grubu, en tam şekli İmâd ad-Din al-İşfânî ve Sibt ibn al-Cavzî’nin eserlerinde bulunan hikâyeler teşkil eder. Salahaddin’in meşhur kitabı İmâd al-Dîn, 1183’te tamamladığı Selçukluların Tarihi[7] adlı eserine Malazgirt Savaşı’na ait uzun bir hikâye dercetmiştir. Bu yazarın bütün eserleri gibi, bu da kafiyeli ve âhenkli, seci ve cinaslarla dolu bir nesirdir; bu yazı alışkanlığı sadece sonu gelmez boş tiradlardan ibaret değildir. Yazar kelime oyunu yaparken, bazı küçük teferruattı da zikreder ki, bunları tarihi bakımdan değerlendirirken, secileri göz önünde bulundurmak lazımdır. Mesela yazar, Arapça bilmeyen Romanos Diogenes’e Arapça bir seci oyunu ile izah edilebilecek bir cümle izafe etmekten asla çekinmez. Bununla beraber, babası kendisinden evvel Irak’ta yüksek idarî mevkilerde bulunan yazar, zengin ve iyi haber alma kaynaklarına sahipti; elverişli olduğu nispette müstakil hikâyelerle (bu kaynakların hiçbiri muhafaza edilmemiştir) yapılan mukayeseler gösteriyor ki o, her şeye rağmen aslî olanı hakikate uygun olarak kullanmıştır. Basilakes’in cümlesi de mâna itibarıyla şüphesiz doğrudur. Müdafaacı temayüllere sahip olmakla beraber, belki de kendisine izafe edilemeyecek bir ihmal müstesna, bu temayüller onu hâdiseleri tahrif etmeğe sürüklememiştir. Melikşah’ın bütün saltanat devri için kaynağı Anâşirvân’ın hemen hemen muasırı olan İranlının hâtıralarıdır; bunlar daha eskiye gitmez, Malazgirt için başvurduğu kaynak meçhuldür.

Günümüz nâşirlerinin haklı olarak cesaretini kıran, “İmâd ad-Dîn”in üslûbunun büyük güçlüğü ve lüzumsuz uzunlukları, XIII. asrın başında al-Bundârî’yi[8] bir hülâsa kaleme almağa sevketmiştir; terimleri aynen muhafaza eden al-Bundârî, hikâyenin lüzumsuz kısımlarını çıkarmakla yetinerek yazarını adım adım izler.

Her ne kadar al-Bundârî esaslı hiçbir şeyi atlamamışsa da, onun çıkardığı ve diğer tarihçilerin kaydettikleri bazı detayların kaynağını tahkik etmek için İmâd ad-Din’in metnine müracaat etmekte fayda vardır. Bunlardan en önemlisi, yukarıda zikredilen Suriye kaynaklarından çıkardığı son satırlar hariç, Kemâl ad-Din’in[9] eseridir; sade, sağlam ve müşahhas üslûbuyla bizim için daha zevkli olan hikâyesinin zekice olmaktan başka hiçbir mahzuru yoktur; örneğinin mübhem metnini daha yâzılı bir hale getirmek için, bir veya iki yerde detaylara, İmâd ad-Din’in haberlerinde bulunmayan bir serahat verir. Nihayet, Bundârî ile aynı devre doğru İranlı al-Husaynî kendi lisanında Selçuklulara dair bir tarih yazar ki, bu, İmâd ad-Din’inkinin[10] hülâsaten yapılmış bir adaptasyonuna benzer.

En mufassal şekli Sibt ibn al-Cazvi’de[11] bulunan hikâyeyi son gruba yerleştirmek lâzımdır. Bu yazar, şimdiye kadar çok ihmal edilmiştir. Şüphesiz XIII. asırda yazan bu müellif, inanılmayacak kadar geveze, gördüğü ve duyduğu her şeyi kabul eden, yanlış tefsirlere düşecek kadar aceleci ve aklın alamayacağı derecede dağınık bir kompozisyona sahip bir yazardır. Fakat, tenkit kabiliyetinin yokluğu, kanaatimizce, diğer kaynaklarımız tarafından unutulan şâyân-ı dikkat detayların muhafazası bakımından bir kazançtır; günümüzde kaybolmuş, başka hiçbir musannifin istifade etmediği XI. asrın ikinci yarısına veya daha doğrusu muahhar devreye ait önemli eserleri tanımıştır. Ümit olunabilir ki, Arapçacıların kendisine karşı göstermiş oldukları yarı ihmale galebe çalsın. Anadolu’daki Türk birlikleri hakkında yepyeni bilgileri bize o vermiştir ve Malazgirt Savaşı’nı müteakip yapılan sulh müzakereleri ile Romanos Diogenes’in daha sonraki mukadderatını oldukça uzun bir şekilde ortaya koyan yegâne Arap yazarı da odur. Nihayet, Halep ric’atine ait hikâyesinde görüleceği üzere, o, övme, taraf tutma endişesinden tamamıyla uzaktır.

Sibt’in kaydettiği bu rivayet, otuz sene evvel yazan İbn al-Aşir’de bulunduğuna göre, söylemeğe lüzum yoktur ki, ondan önce de biliniyordu.[12] İki grubu birbirine bağlayan yegâne yazar da odur, İmâd ad-Din ile Sibt’in iki rivayetini bildiği için, onları sıkı olarak birbirine bağlamıştır. Savaş hakkında, meselâ iki rivayetten birini seçerken, onunla aynı tercihi yapmıyorsak da, hikâyenin bütünlüğünü bozmadan, esasını muhafaza ederek ve zaman zaman şu veya bu fikre katılarak yapmış olduğu icmal, hiç şüphe yok, onun tarihçi kabiliyetine şeref verir. Bununla beraber o, birçok teferruatı bile bile atladığından ve daha sonra Mirhond’da okunduğu gibi, müteakip kaynaklarda bulunan bilgileri naklettiğinden dolayı, bizim için sadece kaynakların tenkidi ve okuduklarımızın kontrolü bakımından ehemmiyetlidir.

Diğer taraftan bu rivayet Arap dilli Hıristiyan çevrede tanınan yegâne rivayet olarak görülmektedir. Sibt’ten birkaç sene sonra, Hıristiyan al-Makin[13] aynı rivayeti kısaca, daha sonra Bar-Habraeus’da[14] denilen meşhur Abu’l Farac’ın Süryanice ve Arapça olmak üzere iki dilde yazdığı Tarih’inde nakletmiştir. Rivayetin dikkate değer tarafı kaynağını dikkatle okuduktan sonra Sibt’in iki yanlış tefsirini düzeltme imkanını vermesidir. Bundan başka o, hakikaten korkunç olan kronolojik intizamsızlığını (hâdiselerin nakli gerçekten çok farklıdır[15]) İmparatorun esareti ile ilgili bir anektot mevzuundaki büyük saflığı yüzünden, mûtad rehberi Süryâni Mikhael’i neden takip etmediğini izah eder; söylendiğine göre o, anlattığı iki rivayeti biri Arapça diğeri Farsça olan bir eserde bulmuştur. Bar- Habraeus’tan önce veya hemen sonra bize intikal eden İran eserleri sadece İmâd ad-Din’in rivayeti ile benzerlik gösterdiği için ikinci malûmat biraz tuhaftır. Sibt’te bulunan bazı unsurların iki asır sonra diğerlerine karışmış bir şekilde, Mirhound’da bulunması vâkıası, mazi için hiçbir şeye delâlet etmez, zira Farsça gibi Arapça da yazan bu müellif her iki dilin tarihi edebiyatına vâkıftı.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ