İSKÂNLARLA ANADOLU’NUN TÜRK VATANI HÂLİNE GELMESİ

İSKÂNLARLA ANADOLU’NUN TÜRK VATANI HÂLİNE GELMESİ

Eski Türk kültüründe yer alan hükümdarlık anlayışına göre bir devlet başkanının yerine getirmek zorunda olduğu bazı görevleri vardı ve bu görevler şunlardı:

  1. Devleti kurmak ve düzene sokmak.
  2. Türk töresini düzenlemek ve korumak.
  3. Halkı doyurup giydirmek, hiç kimseyi aç ve çıplak bırakmamak.
  4. Yeni alınan yerlere “kondurmak” yani iskân politikasını yürütmek.

Görüldüğü gibi “kondurma” yani “iskân” anlayış ve uygulamaları en eski devirlerden başlayarak Türk devlet ve hükümdarlarının önemli görevleri arasında yer almıştır. Yeni fetihlerle ülke topraklarını büyütmek Türkler için ne kadar büyük bir şeref sayılıyor idiyse, alınan bu topraklara Türk halkının iskân edilmesi de o ölçüde önemli bir hükümdarlık görevi olarak telakki ediliyordu. Bu nedenle Türk hükümdarı fetihten sonra o ülkeye “kondurma” işine başlıyorlardı. Bunun için de yeni göçebe Türk kitleleri fethedilen topraklara getiriliyor ve oraya yerleşmeleri sağlanıyordu. Bunun belli usul ve kaideleri vardı.[1]

Âşıkpaşaoğlu Tarihi’nde Osmanlıların Rumeli fetihlerinden ve Gazi Süleyman Paşa’nın Gelibolu ve civarındaki faaliyetlerinden söz edilirken şöyle bir pasaj yer almaktadır: “(Süleyman Paşa) babası Orhan Gazi’ye haber gönderdi ki: ‘Devletlû! Himmetinle Rumeli fetholunmaya başladı. Kâfirleri gayet âciz oldu. Şimdi şöylece biline ki burada fetholunan hisarlara, memleketlere, mamur olmaları için Müslümanlardan çok adam gerek. Bundan dolayı bu fetholunan hisarlara koymak için yarar gazi yoldaşlardan gönderiniz’ Orhan Gazi de bu sözü kabul edip gayet ferah oldu. Karası iline göçer Arap evleri gelmişti. Onları sürdüler. Rumeli’ye geçirdiler. Bir nice zaman Gelibolu bölgesinde oturdular.”[2]

Âşıkpaşaoğlu’nun bu ifadeleri “kondurma” yani İskân usûlünün bütün Türk tarihi boyunca devam ettiğini göstermektedir. Malazgirt’ten sonra, Anadolu’ya giren Türk ordularının peşinden gelen Türk boylarının fethedilen yerlere yerleştirilmeleri ve böylece Anadolu’nun Türkleştirilmesi, İslâmlaştırılması ve Türk vatanı hâline getirilmesi, Osmanlı fetihlerinden sonra yine aynı anlayışla yeni Türk kitlelerinin fethedilen topraklara iskân edilmeleri işte bu eski telakkinin devamından başka bir şey değildi.

Fethedilen yerlerde hâkimiyetin sağlanması, ya o topraklarda askerî garnizonların kurulması ve tesirli bir denetimin sürdürülmesi veya fâtihlerin kendileri ile aynı etnik kökene mensup unsurları o topraklara yerleştirmeleriyle mümkün olabilmektedir. Askerî denetim ne kadar güçlü olursa olsun birinci yol, genellikle geçici olup, kalıcı etkiler meydana getirememekte ve bu usûlle ülkeler gerçek anlamda fethedilememektedir. Zira gerçek fetihler fizikî coğrafya kadar beşerî coğrafyaya da hâkim olmakla gerçekleştirilebilmededir. Bu durum, fâtihlerin, ister istemez, gerek fetihler sırasında gerek fetihlerden sonra belli bir iskân siyaseti takip etmeleri gereğini ortaya çıkarmaktadır.

Şüphesiz Anadolu tarih boyunca birçok tehcir ve iskân faaliyetine sahne olmuştur. XI. ve XIII. yüzyıllar Anadolusu’na baktığımızda, iki büyük devletin, Bizanslılarla Selçukluların, özellikle Selçukluların, sistematik bir tarzda bu topraklarda tehcir ve iskân faaliyetlerini sürdürdüklerini görüyoruz.

Bizanslılar Anadolu’daki hâkimiyetlerini devam ettirmek, Selçuklular ise fethettikleri bu yeni topraklara hâkim olmak, Türkleştirmek ve vatan hâline getirmek için tehcir ve iskâna başvuruyorlardı. Aynı durum daha sonra Osmanlılarda da görülecek ve açılan geniş Rumeli topraklarına, Anadolu’dan götürülen kalabalık kitleler iskân edileceklerdir.[3]

Ayrıntılarını aşağıda vermek üzere burada şu kadarını söyleyelim ki, bizzat Selçuklu sultanları tehcir ve iskân meselesi ile yakından ilgilenmiş, hatta çoğu zaman iskân faaliyetlerini yürütmek için özel memurlar görevlendirmişlerdir. Mesela, “Melikşah devrinde Azerbaycan taraflarında fütuhatta bulunan (1076) Emir Savtekin (yahut Şad-tekin) aynı zamanda bu bölgenin iskânı ile meşgul olmuştu. Yine Melikşah zamanında Ahlat’ın iskânı ile Soğdak et-Türkî isminde biri memur edilmişti.”[4] Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurucusu Süleyman Şah da Sultan Melikşah’ın emri ile Orta Anadolu bozkırlarına Türk boylarını yerleştirmişti.[5]

Büyük Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün, özellikle fethedilen Anadolu topraklarında tatbik edilmek üzere geliştirdiği mirî sistem ve askerî iktâlar, Selçukluların iskân siyasetlerini daha kolaylıkla uygulayabilmelerine imkân vermişti. Çünkü Selçuklular fethedilen Anadolu topraklarını devlet mülkü hâline getirince, devletin göçebeleri bu topraklara yerleştirmesi kolaylaşmış, tehcire tâbi tutulan yerli gayrimüslim unsurun değişik bölgelere nakil ve iskânı da, belli bazı güçlükler dışında, problem olmaktan çıkmıştı.[6]

Selçukluların askerî iktâlar kurmalarının nedeni, devletin başlıca dayanak unsuru olan Türk boylarına mensup kitleleri yabancı sahâlara yerleştirmek, onlara toprak vermek ve gerektiğinde de askerî bir kuvvet olarak yararlanmak düşüncesiydi.[7] Ayrıca bu sistem, Bizans devrinde Anadolu’da oluşan toprak aristokrasisini yok ettiği gibi yeniden ortaya çıkmasına da engel olmuştu. Fakat asıl önemli olan devletin iskân politikasını kolaylıkla yürütmesine imkân vermiş olması idi. “Sultan I. Mes’ud’un, Konya’yı ele geçirince, Konya ve Kayseri arasındaki sahayı kışlak ve yaylak mıntıkalarına taksim ederek”[8] kısa zamanda göçebeleri bu topraklara yerleştirmesi; XI. yüzyılda başlayan Oğuz göçlerinin Anadolu’ya yığdığı kalabalık Türkmen gruplarının önemli sosyal huzursuzluklara meydan verilmeden bu topraklara iskân edilmeleri hep bu sistemle mümkün olabilmişti.

“Öte yandan mirî sistemin verdiği kolaylıkla Selçuklular Anadolu’yu iskân ederken; büyük ve kuvvetli aşiretleri muhtelif parçalara ayırarak birbirinden uzak sahâlara sevk etmek suretiyle irsî reislerinin idaresi altındaki herhangi toplu ve kuvvetli etnik bir birliğin isyanı ihtimalleri de ortadan kaldırmak ve aşiret tesanüdünü kırarak millî bir teşekküle yol açmak ve böylece Selçuk sülalesinin menfaatini korumak istemişlerdi. Çünkü Anadolu’nun daha ilk fethi zamanlarında, reisleri maiyetinde bulunan, parçalanmamış kesîf etnik vahdetlerin nasıl müşkilât çıkarabilecekleri tecrübe edilmişti. Bugün Anadolu’nun birbirinden çok uzak yerlerinde, Oğuz Türkleri’nin Kınık, Afşar, Bayındır, Salur, Bayat, Çepni vs. gibi büyük şubelerinin isimlerinden herhangi birini taşıyan muhtelif köylere tesadüf edilmesi, Selçukluların bu “parçalayarak iskân” usûllerinin bir neticesidir. Bunda başka âmillerin de tesiri olmakla beraber, en esaslı âmil, Selçuk Devleti’nin bu siyasetidir.”[9]

Anadolu coğrafyasına baktığımız zaman meselâ, Erzincan’da Refahiye’den başlayarak, batıda Tekirdağ’a kadar (Erzincan, Çankırı, Ankara, Eskişehir, Isparta, Burdur, Niğde, Afyon, Kütahya, Sivas, Çorum, Zonguldak, Giresun, Denizli, Konya, Bolu, Kastamonu, Tekirdağ il sınırları içinde) 27 Kayı köyünün bulunduğunu görüyoruz. Bununla beraber bu liste tam değildir ve bugünkü Türkiye sınırları içinde, biraz önce saydıklarımıza ek olarak, Muğla, Aydın, Ödemiş, Fethiye, Düzce, Karacabey, Orhaneli gibi değişik yerlerde bulunanlarla birlikte Kayı adındaki köy sayısı elliyi geçmektedir.[10]

Şu hâlde Selçuklu tehcir ve iskân siyasetinin temelini mirî arazi sistemi ile, iskân edilecek kitlelerin parçalanarak Anadolu’nun muhtelif bölgelerine dağıtılması meydana getirmektedir. Şimdi, bu temel bilgiler ışığında, Selçukluların iskân siyaseti hakkında biraz daha ayrıntılı bilgi vermeye çalışalım.

1. Tehcir ve İskânın Sebepleri

Anadolu’nun Türkleşmesi, İslâmlaşması ve Türk vatanı hâline gelmesine önemli ölçüde etki eden ve Selçuklular tarafından şuurlu ve sistemli bir şekilde uygulanan tehcir ve iskâna, hem Müslüman, hem de Anadolu’daki gayrimüslim unsur konu olmuştur. Tehcir ve iskâna tâbi tutulan Müslüman kitlelerin, ekseriya, Selçuklu sultanları ile aynı etnik kökene dayanan Oğuz Türkleri olduğu açıktır. Gayrimüslim kitleler ise Rumlar ve Ermenilerdir. Bizanslılar tarafından zaman zaman Anadolu’ya iskân edildiğini bildiğimiz Müslüman olmayan Türklerin Selçuklular tarafından tehcir ve iskân edilip edilmediği konusunda ise kaynaklarda bir açıklık bulunmamaktadır.

Fakat, herhâlde, tehcir ve iskâna tâbi tutulan kitleler hangi etnik kökene ve hangi dine mensup olurlarsa olsunlar, devlet onları bazı sebeplere bağlı olarak tehcir ediyor ve değişik amaçlarla Anadolu’nun farklı bölgelerine yerleştiriyordu. Biz burada fazla ayrıntıya girmeden, tehcir ve iskânın iki önemli sebebi üzerinde durmaya çalışacağız.

A. Siyasî-Askerî Sebepler

Selçuklu hâkimiyeti kurulmadan önce, XI. yüzyılda, Anadolu’da siyasî-askerî mahiyette ilk iskân faaliyetleri Bizanslılar tarafından yapılmış ve bir taraftan Balkanlar’dan getirilen Müslüman olmayan Türkler Anadolu’nun değişik yerlerine iskân edilirken öte yandan doğu sınırlarının emniyete alınması ve burada tamamen Rum unsuruna dayalı bir savunma teşkilâtının kurulabilmesi için, İmparator Basil II tarafından, küçük Ermeni krallık ve prensliklerine son verilerek, oldukça kalabalık Ermeni kitleleri Kilikya ve Kapadokya bölgesine iskân edilmişti.[11]

XI. yüzyıl öncesi Bizans-İslâm mücadeleleri Anadolu’nun tahrip olmasına sebep olmuş ve buna bağlı olarak ülke nüfûsu oldukça azalmıştı. XI. yüzyıl ve sonrasının Türk-Bizans mücadeleleri ve Haçlı seferleri sırasında vuku bulan ölüm ve göçler dolayısıyla Anadolu’nun yerli nüfûsu daha da azaldı. Nüfûsun böylece eksilmesi ve fethedilen toprakların mirî sistem içinde değerlendirilmesi Anadolu’da geniş iskân sahâlarının açılmasına imkân verdi. Bu toprakların bir Türk yurdu hâline getirilmesi kesin kararı ile hareket eden Selçuklu sultanları, ortaya çıkan müsait durumdan faydalanarak derhal harekete geçtiler ve açılan topraklara Türkmen topluluklarını yerleştirmeye başladılar. Yalnız Selçuklular, bu iskân faaliyetinin başıboş bırakılmasının, şuursuz ve plânsız yapılmasının devletin geleceği bakımından bazı mahzurlar çıkarabileceğini düşünmüş, bu sebeple, tehcir ve iskân zarureti ile karşı karşıya geldiklerinde, bunun, millî menfaatler doğrultusunda, sistemli bir şekilde yapılması gereğini her zaman hissetmişlerdir.

Böylece Selçuklu sultanları, ilk fetih yıllarından başlamak üzere, Moğol istilâsının sebep olduğu göçler de dahil, Anadolu’ya gelen Türkmenleri, yukarıda kısaca temas ettiğimiz genel iskân politikası çerçevesinde, daha ziyade uçlara, yani devletin sınır bölgelerine yerleştirmeye başladılar. Göçebelerin parçalanarak uçlara yerleştirilmeleri ile hem onların içeride, zayıf ve buhranlı zamanlarda, karışıklık çıkarmaları önleniyor, hem de sınırlarda düşmana karşı mühim bir askerî güç bulundurulmuş oluyordu.[12] Buna rağmen uçlarda toplanan Türkmenler, zaman zaman, devlet politikasında etkili olabilecek faaliyetlerde bulunuyorlardı. I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in ikinci defa tahta oturması sırasında Uç Türkmenlerinin oynadıkları rol, onların yoğunluklarını ve devlet içindeki etkilerini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Bu konuya temas eden İbnü’l-Esir: “Bu sırada Süleyman öldü, ümerâ oğlunu sultan ilân etti. Fakat Uç Türkmenleri bunlara muhâlefet ettiler. Onların bu bölgede sayıları çoktu” demektedir.[13] Daha önce de, Tonguzlu (Denizli), Honas havalisinde bulunan Türkmenlerin, II. Kılıç Arslan’ın rızası hilâfına, III. Haçlı Seferi’ne çıkan Friedrich Barbarossa ile savaştıkları bilinmektedir.[14]

Selçukluların bu anlayışla, içte siyasî birliği ve huzuru korumak, sınırlarda düşmana karşı askerî birlikler bulundurmak amacı ile yaptıkları iskânlar I. Alâaddin Keykubâd tarafından da ciddiyetle ele alındı. Bu devirde Ermeni ve Rum sınırlarına yeni Türkmen aşiretleri yerleştirildi. Keykubâd Ermenek ve havalisini fethedince bu bölgeyi Kamereddin Lala’nın idaresine bırakmış ve alınan İçel bölgesine Karaman Türkmenleri yerleştirilmişti. Böylece İçel bölgesi Türkleştirilirken ayrıca Karamanlılardan Ermenilere karşı askerî güç olarak yararlanmak istenmişti. Zira merkezi önce Tarsus, sonra Sis (Kozan) olan Ermeni Krallığı, Orta Anadolu için önemli idi ve üstelik Selçuklu sultanlığı için büyük bir tehlike teşkil ediyordu.

İşte bu sebepledir ki I. Keykubâd büyük babası II. Kılıç Arslan gibi Türkmenlerle yakından ilgilenmek ve onları bu tehlikeli bölgeye yerleştirmek gereğini duymuştu. Aslında daha II. Kılıç Arslan zamanında Selçuklular, Selahattin Eyyûbî (1174-1193) ile birlikte Halep Türkmenlerini Kilikya’ya yerleştirmek üzere birçok teşebbüslerde bulunmuş ve buraya pek çok Türkmen yerleştirilmişti. I. Alaaddin Keykubâd’ın uçlara iskân ettiği unsurlar, Moğolların sebep olduğu buhran sırasında Maveraünnehir ve bilhassa Horasan bölgesinden, aileleri ve sürüleri ile birlikte Anadolu’ya gelmiş ve bu ülkenin nüfûsunu oldukça çoğaltmış olan Türkmenler idi. Durumun önemini kavrayan Sultan, derhâl harekete geçerek bu göçebeleri çok iyi bir şekilde karşılamış ve klâsik Selçuklu iskân politikasına uygun olarak onları, hemen Oğuz Bozok ve Üçok gruplarına ayırarak sınır bölgelerine göndermişti. Nitekim 1228’de Üçoklardan Karamanlılar Ermeni hudutlarına yerleştirilirken, Bozokların bir kısmı da batı ucunu oluşturmak üzere Kastamonu, Eskişehir bölgelerine iskân edilmişlerdir. Sonradan Bozoklardan olan Kayılar, aynı bölgeye gelerek, daha da ileriye götürülmüş olduğu anlaşılan alanlara, yani Söğüt, Domaniç ve Karadağ civarına yerleşeceklerdir.[15]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ