İRAN TÜRK SAFEVİ DEVLETİ’NİN KURULUŞU VE TÜRK TARİHİNE STRATEJİK ETKİSİ

İRAN TÜRK SAFEVİ DEVLETİ’NİN KURULUŞU VE TÜRK TARİHİNE STRATEJİK ETKİSİ

Giriş

Safevi devletinin kuruluşu, daha önceki İslam ordularının İran coğrafyasına girişi ve Moğol istilaları gibi tarihin önemli olaylarından kabul edilmektedir. İslam sonrası dönemde ilk defa olarak İran toprakları bir Türk hükümdar altında birliğini sağlamıştır. Bölgenin önemli uzmanlarına göre Safevi devleti ideal bir Türk Devletidir[1]. Bunun ardından günümüzdeki modern manada olmasa da İranlılık kavramı tekrar bir kimlik olarak ortaya çıkmaya başlamıştır. Şah İsmail, Oniki İmam Şiiliğini devletin resmi mezhebi yaparak, Sünni Osmanlı ve Özbek devletlerine karşı kendi devletini ideolojik olarak ayakta tutacak ve onlara karşı bir mücadele edecek bir unsur sağlamış oluyordu. Toynbee, Tarih Üzerine Çalışma adlı eserinde bu ortaya çıkışı, Şiiliğin dirilişi ve İslam tarihinde bir sapma olarak değerlendirmektedir[2]. Şüphesiz ki Anadolu ve İran’daki Türkmen unsuruna dayanan Safevi devletinin kuruluşunu incelerken Osmanlı devleti ile olan ilişkileri değerlendirmek bir nevi mecburiyettir. Safevi devletinin kuruluş felsefesi ve dış siyaseti gereği ilk hedefi Anadolu ve Osmanlı Türk hâkimiyetidir. Bu bağlamda kuruluş esnasında temel sorunlar Osmanlı Türk Devleti ile yaşanmıştır. Bu çalışmada ise Safevi devletinin kuruluşunun Türk ve Bölge jeopolitiği üzerine etkisi ortaya konmaya çalışılacaktır.

Osmanlı Safevi İlişkisine Genel Bakış

Safevi Türk Devleti’nin Avrupa devletleri ile diplomatik ilişkiye başlaması ile Osmanlı Devleti için büyük bir güvenlik sorunu ortaya çıkmış oldu. İslamlaşma ve Türkleşme sürecini tamamlamakta olan Anadolu ve Irak coğrafyasında[3] Safevi Türk Devletinin faaliyetleri ve varlığı, günümüze kadar etkisini sürdüren Anadolu coğrafyası üzerinde Türklerin mezhepsel ve milli bütünlüğü üzerinde büyük kırılmalar meydana getirmiştir. Irak ve Anadolu coğrafyasına siyasi egemenlik sağlamış[4] Türkler, Anadolu coğrafyasında Siyasi egemenliği Bizans Rum ve Ermeni krallıklarından almış ve zaman içerisinde diğer stratejik unsurlarında tamamlanması ile bu hâkimiyeti pekiştirmişlerdir. Önemli Müsteşrik, Anadolu ve Osmanlı Tarihçileri tarafından Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Türk yerleşim üstünlüğü ve hâkimiyeti mutlak şekilde belirtilmektedir[5]. Türk Devletlerine yine tehdit diğer bir Türk devletinden gelmekteydi. İran coğrafyasında egemen olan Şah İsmail, Osmanlı Türk devleti Hakan’ına Türkçe mektup yazmakta, Yavuz Sultan Selim ise cevabında farsça yazmaktadır[6].

O dönem içerisinde iktisadi sıkıntılarda yaşayan Osmanlı Devleti, Safevi Türk Devletinin hem dini hem siyasi meydan okuması ile karşı karşıya kalmıştır. Bu durum yeteri kadar Kitabi İslam bilgisine sahip olmayan ama samimi bir şekilde Müslüman olan Türkmenleri koyu Safevi Şii propagandası ile karşı karşıya bırakmıştır. Bu durum Türkmenler üzerindeki geleneksel Sünni anlayışta sapmalar meydana getirmiş, diğer tarihsel ve kültürel unsurlarında etkisiyle ortaya ne Sünni ve ne Şii olan bir inanç çıkmıştır[7]. Bu durum zamanla mistik söylem ve unsurlarında etkileriyle göçebe zümrelerin İslam anlayış ve inancında büyük sapmalar meydana getirmiştir[8]. Bu mezhepsel bölünme tarih içerisinde Türk Milli gücü üzerinde bir zafiyet oluştursa da oluşan Alevi kimliği ırk, dil, kültür, Aile yapısı ve yaşayış biçimi açısından Türk milletinin bir parçasıdır[9]. Bir taraftan Kitabi ve Medrese eğitim sistemi ile kitabi esaslara uygun bir İslam anlayış ve eğitim gelişirken diğer taraftan göçebe kesim arasında mistik ve eğitimsiz popüler halk Müslümanlığı gelişmekteydi[10]. Eski düşünce ve inanışların etkisi ile Anadolu’ya gelen tenasüh inancı, göçebe kesim arasında yaygın bir inanış olarak değerlendirilmektedir[11]. Oniki İmam mezhebinde kesinlikle böyle bir kavram ve inanış bulunmamaktadır[12]. Buna rağmen Safevi Devleti bu gibi İslam Tevhit inancına karşı olan unsurları bile yoğun bir şekilde propaganda amaçlı kullanmıştır. Bu sapkın inanç ve anlayışları Osmanlı Türk hâkimiyetini Anadolu’da zayıflatmak için kullanan Safevi devleti, süreç içerisinde özellikle göçebe kesim üzerinde İslam Tevhit inanışının bozulmasına ve geleneksel İslam anlayışında yozlaşmalara sebep olmuştur. Bu durum Osmanlı medrese anlayışında güvenlik kaygısını ön plana çıkarmış, Ulema Safevi propaganda ve faaliyetlerine cevap niteliğinde fetvalar vermişlerdir. Bu itikadı ve dini güvenlik kaygısı ve hassasiyet Osmanlı medreselerindeki felsefi ilimlerin zamanla geri plana itilmesine sebep olmuştur[13].

Safeviler-Haritasi1[1]

Safevi Öncesi İran’ın Siyasi Durumu

İslam ordularının İran’ı ele geçirmeleri ile geniş bir coğrafyada hâkim olan Sasani devleti de çökmüş oluyordu. 651 yılında en son Sasani padişahı 3. Yezdigerd’in ölümüyle İran artık 1502 tarihine Şah İsmail’in Safevi devletini kurmasına kadar bağımsızlığını kaybedecektir. Bu bağlamda İran’ın bu döneme kadar diğer ülkeler ile Uluslararası bir kişilik olarak ilişkileri mevcut değildi. Abbasilerin döneminde başlarda Halifeliğin etkin bir gücü olsa da zamanla İran ve Maveraünnehir de Selçuklular, Moğollar, Gazneli, Tahiriler her ne kadar Halifeye bağlı olsalar da gerçekte buranın fiili hâkimi olmuşlardır. Özellikle İslam sonrası Turanî unsurlar İran’a daha fazla yayılma ve hâkim olma imkânı bulmuşlardır[14]. Özellikle Kuzey Afrika’da Fatımilerin ortaya çıkışıyla Abbasi halifeliği daha da zayıflamıştır. Moğolların 1258 yılında Bağdat’ı işgal etmesiyle İslam dünyası bağımsız devletlere ayrılmıştır. Moğollar ilk zamanlardaki askeri başarılarını iç savaş ve kargaşalıklar sebebiyle fazla devam ettirememişlerdir. Özellikle Mirza Hüseyin Mirza’nın ölümünden sonra çıkan taht kavgası ve kargaşalıklar bu saltanatın sonunu getirmiştir. Böylece Akkoyunlu ve Şirvansahi devletleri kendi egemenliklerini kurmuşlardır. Akkoyunlu Türkmen devleti Diyarbakır, Musul ve Bağdat’ı da kapsamaktaydı. Akkoyunlular Osmanlı Devleti’nin rakibi konumunda bulunan Memlüklüler ile sınırdaş konumundaydı. Doğu’da ise Özbek Hanlığı ve Moğolların egemenliğindeki Hindistan ile komşu durumundaydı. Abbasi halifesinin amcası, Moğolların Bağdat’a girmesinden sonra Mısır’a sığınmıştı ve oradan Hilafetliği devam ettirmeye çalışıyordu.

Timur yenilgisinden sonra ise Osmanlı Devleti’nin egemenliğinin zayıflaması Anadolu da bir süre karışıklığa sebep olmuştu. Fakat Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesi İslam dünyasında büyük bir tesir yapmıştı. Bu olaydan sonra diğer bazı gelişmelerinden etkisiyle Memlük Osmanlı rekabeti daha da ön plana çıkmaya başlamıştı. Timur’un ölümünün ardından İran’da Akkoyunlular, Karakoyunlu ve Timur’un varislerine karşı daha güçlü bir konumda ortaya çıkmıştı. Akkoyunlu hükümranı Uzun Hasan, Anadolu’dan geçen ticaret yollarına hâkim olmak için Anadolu’da ki beylikleri Osmanlı’ya karşı kendi tarafından toplamaya çalışıyordu. Uzun Hasan, daha sonra Şah İsmail tarafından da izlenecek bir siyaset olan Hıristiyan devletler ile Osmanlı’ya karşı ittifak içine girmeye çalışıyordu. Doğu’da Osmanlı’ya yaptığı bazı askeri saldırılar ile Hıristiyan devletlere de mesaj vermeye çalışmaktaydı. Uzun Hasan’ın Osmanlı Padişahını Trabzon’a saldırmaması için uyarıda bulunması ve ardından gelen yıllarda Venedik ile ortak Osmanlı’ya saldırma girişimleri sonucu 1475 yılında Uzun Hasan’a ağır bir darbe indirilmiştir. Osmanlı Devleti’nin Anadolu üzerindeki hâkimiyetinin kuvvetlenmesi ve genişlemesi İran’ın ticaret ağına baskı oluşturmaktaydı. Bu bağlamda Anadolu yarımadasının hâkimiyeti Osmanlı ve İran arasında bir rekabet alanı oluşturmaktaydı.

Safevi’lerin Doğuşu ve İran’da Hâkimiyeti

Devletin adı Şah İsmail’in dedesi Seyh Safiyuddin’den gelmekte ve bu soy oniki imamdan yedincisine kadar götürülmektedir. Bu savdaki kabul Feyruzşah Zerrin Kulah ailesinden biri 1174 yılında Yemen’den Azerbaycan’a göç etmiştir. Her ne kadar Şah İsmail’in Peygamber soyundan gelmediği daha sonraları tarihi olarak tespit edilse bile günümüzde birçok İranlı tarihçi ve araştırmacı hala Şah İsmail’i peygamber soyundan geldiğini iddia eden şecereyi kullanmaktadırlar[15]. İran’da ki tarihi kitaplarda Şah İsmail’in Türklüğünü vurgulamaktan kaçınmak için onu büyük bir İran vatanseveri olarak ifade etmektedirler. Muasır İran tarihçileri Safevi Devletini kuranların Türk olduğunu kabul etmektedirler[16].

Şah İsmail’in İran’da liderliğini kabul ettirip Safevi devletini kurması İslam devlet tarihinde tartışmasız önemli bir dönüm noktası olmuştur. Sufi Tarikatının geleneksel lideri olan Şah İsmail hem dini lider hem de devlet başkanı konumunda bulunmaktaydı. Kendisine kutsiyet atfedilmekte hatta hakkında ilahilik söylemleri yapılmaktaydı. Bu durum Şah İsmail’in liderlik vasfını daha da kuvvetlendirmekteydi.

İlk zamanlar sünni olan Erdebil tarikatı Şeyh Cüneyd’in siyasi hedefleri doğrultusunda zaman içerisinde kendi itikadından sapmıştır[17]. Safevi ismi de, Azerbaycan da bulunan Erdebil’de ki tarikatın kurucusu Şeyh Safiyeddin İshak’dan gelmektedir. Şah İsmail’in zamanında değiştirilen şeceresi oniki imam’a kadar götürülmektedir. Timur’un Osmanlı ve Memlüklere karşı almış olduğu galibiyet ve üstünlük bölgede Türkmen unsurunu güçlendirmiş ve Türkmenler arasındaki etkileşimi arttırmıştır. Bölgede zaten geçmişten beri var olan Türkmen isyanlarının ve Beyliklerin tekrar güç kazanmasına sebep olmuştur. Bu dönem Türkmen itikatları hakkında modern İran tarihçileri Şii olduklarını hatta Gali inancına sahip olduğunu Şah İsmail’in çabuk yükselmesinin sebeplerinden birinin de bu olduğunu belirtmektedirler[18]. Türkiye Selçukluları zamanından başlayan ve sonra devam eden Türkmen isyanlarının bir gelenek ve bir nevi öğreti oluşturması Safevi tahrikleri için bir zemin hazırlamıştır. Ayrıca Toroslar ve Doğu Anadolu ve İran hattında Türkmenler arasındaki sıkıntılar hızla yayılmaya müsait bir zemine sahipti. İran’da iki önemli Türkmen devleti Akkoyunlu ve Karakoyunlular rekabetine sahne olmaktaydı. Akkoyunlu Sünni, Karakoyunlu devletinin ise Şii olması bu rekabette diğer bir unsuru teşkil etmekteydi. Bu dönemde Şeyh Cüneyt, Erdebil’den Karakoyunlular tarafından çıkarılmasının ardından Anadolu’ya geçti. Karaman eyaletinin başkenti Konya’da kendisinin Hz. Ali’nin soyundan geldiği söylentileri yayılmaya başladı. Şii düşünce ve söylemlerinin ön plana çıkması ve Şeyh Cüneyd’in siyasi emelleri olduğunun ortaya çıkması Osmanlı ve Memlüklü devletlerinde rahatsızlık yaratmıştı. Şeyh Cüneyt bunun ardından Uzun Hasan’ın hâkim olduğu Diyarbakır’a geçti. Uzun Hasan, şeyh Cüneyd’i yanına almakla Karakoyunlulara karşı kendi gücünü arttıracağını düşünmekteydi. Şeyh Cüneyd Kafkasya taraflarına gazve düzenlemeye çalışarak bölgede itibarını arttırmak ve namını duyurmaya çalışıyordu. Bu bölgede bulunan Şirvan beyliği ile sorunlar yaşadı ve 1460 yılında Şirvan’a yaptığı saldırı sırasında öldü.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ