İPEK YOLU VE İNSANLIK TARİHİNDEKİ ÖNEMİ

İPEK YOLU VE İNSANLIK TARİHİNDEKİ ÖNEMİ

“Büyük İpek Yolu”… bu kelimenin terkibinden uzak ve uzun yolculukların romantikliği, denizaşırı ülkelerin egzotikliği esiyor. Fakat bunun arkasında her şeyden önce, coğrafyacıların kavgası, kervancı başıların ve gözüpek denizcilerin cesareti, tüccarların ve uzak görüşlü politikacıların akıllı hesabı gizlidir. Ve tabiatıyla, malları Doğudan Batıya ve Batıdan Doğuya uçsuz bucaksız bozkırlar, kesif ormanlar, kudretli sıradağlar ve gökyüzüne ulaşan yüksek tepeler boyunca, denizlerin ve okyanusların genişliğince taşındığı mâhir zanaatçıların el emeği göznuru çalışması. Büyük İpek Yolu, bu, yalnızca malların değil, aynı zamanda ilimde, kültürde ve sanatta ulaşılan fikirlerin ve canlı insanların da neticede bir değiş tokuşudur.

İpek Yolu 001

1. Niçin “İpek” Yolu?

İpek Yolu terimi ilk defa, tanınmış Alman coğrafyacısı Ferdinand Freiherr von Richthofen tarafından 1877’de kullanıldı. Bu isimle o, çağımızın başında teşekkül eden kıtalar arası yol ağını kastetmişti; bu yollar o zaman Eski Dünya’nın kültür âlemlerini, bilhassa doğuda Çin ve batıda Akdeniz’i birbirine bağlıyordu.

Bu yol ağı kendi ismini, eski (ve tabiatıyla Orta Çağ) cemiyetlerin asılzadeleri arasında bilhassa popüler bir mal olan ipekten almıştır. Bu kolay, elastikî ve dayanıklı, yani uzak mesafelere taşınmaya uygun madde, hıfzısıhha özelliğinden dolayı da (zararlı haşerelerin kurtçukları bunun içinde barınamıyordu) yüksek bir değere sahipti. İpek ticaretinde tüccarlar inanılmayacak derecede kâr sağlıyorlardı. Çin’in Han döneminde (M.Ö. III. yy.-M.S.III. yy.), ipeğin üretildiği biricik ülkede ipek, M.S.III. yy başkent mağaralarında ketenden iki kat daha fazla pahalıydı. Batı sınırında ise 46 kez daha fazla ediyordu; Roma’da ise IV. yy. başında 1 kg. boyanmamış ipek için 4.000 altın dinar ödeniyordu, yani ağırlığına göre altından birkaç kez daha fazla kıymet biçiliyordu. Hatta ipeğin artık hem Orta Asya’da (ilk önce Soğd’da), hem İran’da, hem de Akdeniz’de üretildiği, yani demek oluyor ki daha çok sayıda ve daha çok elde edilebilir olduğu VIII. yy.da Bizans’ta bile, ipek hala altınla ölçülüyordu.

Çin’den şimdiki Doğu Türkistan vahaları, Orta Asya’nın dağları ve çölleri, İran yaylası ve Kafkas sıradağları vasıtasıyla, yani Uzak Doğu İmparatorluğu’ndan Batı İmparatorluğu’na getirildi. İpek sadece karayoluyla temin edilmiyordu. Nadiren erken sahil (kabotaj) seyrüseferleri, Kızıldeniz boyunca İran Körfezi’ne ve Hindistan limanlarına Roma zamanında doğrudan Okyanus’tan gelen yollarla değişiyordu (daha güvenli bir şekilde tamamlanıyordu); bu yollara başvurma, İskenderiyeli gemici Hippalos tarafından “Musonların sırrı” olarak bilinen rüzgarların Hint Okyanusu üzerindeki yönünün tabiat kanunlarına uygunluğunun ortaya çıkarılmasıyla oldu. Hippalos’un keşfinden sonra gemicilerin, Güney Arabistan ve İran’ın girintili çıkıntılı kıyısı boyunca korkunç sıcakta yavaş yavaş ve zorlukla süzülerek geçmeleri gerekmiyordu, ama Temmuz’un ilk yarısında rüzgar güneydoğudan estiği zaman, o zamanlar Kuşanlar Devleti’nin deniz kapılarını oluşturan Hint limanlarına ve bu arada Batıya da en kestirme yoldan kürek sallamak, Kasım Aralık ayı başında ise kuzeydoğu musonunun gelmesiyle aynı yoldan Kızıl Deniz’e dönmek mümkündü.

Çin’in bilhassa Han dönemi (M.Ö.IN-M.S.IN. yy.) dil, tarih ve sanatı konusunda uzman olanlar, İmparator Wuti’ye (M.Ö.140-80) hususî bir ehemmiyet vermektedirler. Çin tarihçiliği tarafından bir dereceye kadar idealize edilen bu devlet adamı zamanında, Wuti’nin elçisi Chang Ch’ien, “Batıya giden yolu ilk açan kişi”, o zamanın Orta Asya’sı hakkında öğrendiği şeyleri yazdı ve İmparator’a rapor olarak sundu. 100 küsur yıl sonra, Batı’ya giden yolların araştırılmasında Wuti’nin faaliyetlerini devam ettiren büyük asker ve idareci, İmparator Heti’nin Batı Bölgesi (yani şimdiki Doğu Türkistan) valisi Pan Ch’ao, Kan Ying’i Roma Suriye’sine yolladı; Çin elçisi, Roma sınırlarına kadar gelmedi, ama M.S. 98 yılında Fırat kıyılarında bulunuyordu; oradan, upuzun yolun hayalî güçlükleri hakkındaki hikayelerle kafası karışmış bir vaziyette (Parthlar, Han ve Roma İmparatorlukları arasında doğrudan münasebet kurulmasını arzu etmiyorlardı) ülkesine geri döndü. Çok geçmeden, Pan Ch’ao’nun ölümündn sonra Çinliler, Batı Bölgesi üzerindeki hakimiyeti kaybettiler. Çin’in Batıyla münasebet temininde muazzam tarihî ehemmiyetini inkâr etmeden, Han İmparatorluğu’nun, Büyük İpek Yolu’nu hiç açmamasını anlamak yine de mümkün.

“Batıya giden” yolu kendi elçileri (ve tüccarları) için açan Han imparatorları, sadece, Büyük İpek Yolu’nu yeniden ortaya çıkarmak için hazırlık yapmışlardı ve bu da ancak, Eski Dünya tarihinde Hellenizm devrinin ve onu kuşatan “barbarlar” dünyasının yerine, bir halkasını Orta Asya Hint Kuşan Devleti’nin oluşturduğu yeni bir jeopolitik sistemin geçmesiyle mümkün oldu. Böylece asıl bu Kuşan Devleti, Milad başında Büyük İpek Yolu’nun terkibi ve oluşmasında kararlı bir rol oynadı.

İpek, Milad sınırına yakın zamanda nasıl kullanılıyordu? Anavatanı olan Çin’de imparator, bir de bütün ileri gelenler gerek düz, gerekse işlemeli ipek elbiseleri severek giyiyorlardı. Kuşan İmparatorluğu ve İran’da da hükümdarlar ve soylular ipek malları bu şekilde kullanıyorlardı. Akdeniz’de, meşhur Mısır kraliçesi ve Gaius lulius Caesar’ın ve daha sonra Milad başına doğru Marcus Antonius’un sevgilisi Cleopatra, şık, büyük bir ihtimalle Çin ipek elbiseleri giyiyordu. Ammianus Marcellinus, (çağdaş Rus araştırıcısı V.P. Ukolov’un isimlendirmesiyle) “Roma’nın son büyük tarihçisi”, vaktiyle soylulara hasredilmiş olan ipek kullanımının “şimdi cemiyetin bütün katmanlarına, hatta en aşağıdakilere bile yayıldığını” şüphesiz biraz mübalağalı olarak, yazıyordu.

Ayrıca, Cleopatra ve eski dünyanın ticaret yolları üzerinde bulunan devletlerin diğer idarecileri ipeği, elçilerin, tüccarların ve yöneticilerin hediyeleri kabilinde elde ediyorlarken, soylu kişiler çok sayıdaki kadınları ve kızları için, öyle görünüyor ki, Dionus Chrisostomos’un M.S. 70’li yıllardaki bir konuşmasında zikrettiği gibi, Roma’da bulunana benzer şekilde Mısır İskenderiye’sinde, hususî pazarlardan temin ediliyordu.

İpek, resmî armağanlar şeklinde değil, hediye, satın alma veya vergi ödeme yollarıyla da giriyordu. Han İmparatorluğu, daha M.Ö. II. yy.da “ipek diplomasisi”ne başvurmuş, o zaman Hunların kudretli şanyü’sü Mode, Çin’den bu tür zengin hediyeler arasında “astarlı bir kaftan, sim kumaştan uzun bir kaftan, altından bir saç tacı, altınla kaplanmış bir kemer, kemere takılan altınla kaplanmış bir “burun şeklinde boynuzlu levha”, ayrıca “10 parça işlemeli ipek mal, 30 parça çeçekli ipek kumaş ve, koyu leylak ve yeşil renkte 40 parça ipekli mal” almıştı. L.N. Gumilev, bu hediyeleri, tamamen kastî olarak, “kamufle edilmiş bir vergi türü” olarak değerlendirmiştir; Çinlilerin, Mode’nin halefi Laoshang shanyü’ye de M.Ö.162 yılında, ülkedeki soğuk iklime karşı “merhamete gelerek” Hunlara, yıllık olarak mısır ve beyaz pirinçden başka simli kumaş ve ipek gönderme sözü vermeleri de aynı şekildedir. Hun liderlerinin (ve genel olarak da Hun asılzadelerinin) bu şekilde “hediyelere boğulmaları”ndan Çin yıllıkları o zamandan beri defaatle bahsediyor. Mesela, M.Ö. 90 yılında bir Çin ordusunun yenilgiye uğratılmasından sonra şanyü Huluku, Han İmparatoru’ndan, evlenmek üzere Çinli bir prenses ve “10 daney iyi cins şarap, 50 hu pirinç”den başka bir de “10.000 parça muhtelif ipekli mal” talep etmişti. Gumilev’in yazdığına göre, bundan sonra sınırda tahribat olmayacaktı. M.S. 1 yılında ise, Han sarayında bulunan Shanyü Wuchulu, imparatordan “370 elbise, desenlerle süslenmiş 30.000 parça ipekli mal, işlenmiş gerek basit ve gerekse düz ipekli mal, 30.000 giney ipekli pamuk” almıştı.

“Medenî dünya”nın çevresini iskân etmiş olan savaşçı “barbarlar”dan müsamaha isteyen ve rüşvet vererek özgürlüklerini satın alanlar sadece Çinliler değildi; Balkanlar’da Romalılar, Kafkaslar’da ise Bizanslılar da böyle yapıyorlardı. Batı Gotlarının kralı Alarich de, sanki Hun shanyülerini taklid edercesine, M.S. 408 yılında, Roma kuşatması sırasında “ebedî şehrin” sakinlerinden, fidye olarak 4.000 ipekli elbise (tunik) istemişti.

İpek, bir de, eskiden ve Orta Çağlarda, kendini nadiren artistik ürünler olarak gösteriyordu. Bunlara sahip olmak, sadece hükümdarı, onun tabilerini veya düşmanlarını zengin kılmakla kalmıyor, onların hassaten estetik ihtiyaçlarını karşılamada da kullanılıyordu. Genellikle bunlar, semavâtın hayırduası ümidiyle hediye ediliyordu. Şöyle ki, kiliseye yapılan teberruların kaydedildiği Liber Pontificalis adlı Orta Çağ Papalık envanter defterinde ipek mallardan oluşan yüzlerce bağış bulunuyor; VI. yy. Sasani Şehinşahı Husrev I de, bir Süryani tapınağına “Hun işi” ipek bir perde hediye etmişti. Bilhassa kâh Budist veya Hıristiyan konuların, kâh Ahura Mazda dini sembolünün, kâh İslâm Kur’an formüllerinin bulunduğu yerlerde şu veya bu dinin tanıtımında da ipek kullanılmıştır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ