İNÖNÜ DÖNEMİNİN KÖYE ÖZEL ÖĞRETMEN YETİŞTİRME PROJESİ: KÖY ENSTİTÜLERİ

İNÖNÜ DÖNEMİNİN KÖYE ÖZEL ÖĞRETMEN YETİŞTİRME PROJESİ: KÖY ENSTİTÜLERİ

Cumhuriyet Öncesi ilk öğretim ve ilk öğretime öğretmen yetiştirme konusu üzerinde yoğun olarak durulmuştu. Özellikle Abdulhamid Dönemi ve sonrasında önemli bir ilerleme de sağlanmıştı. Sadece İkinci Abdülhamit zamanında Darülmuallimînlerin sayısı 4’ten 32’ye çıkartılmış, sonraki yıllarda ise bu sayı 65’e yükseltilmiştir. Ayrıca 1913 yılında çıkarılan Tedrisat-ı İptidaiye Kanunu Muvakkatı ile her vilayete yatılı bir Darülmuallimîn açılması da hedeflenmekteydi. Ancak Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı yılları, bu gelişmeleri verimsiz hale getirdi veya bütünüyle sonuçsuz bıraktı. Hatta birçok öğretmen düzenli olarak maaş alamadıkları için görevinden ayrıldı. Bundan dolayı cumhuriyet kurulduğunda hem öğretmen açığı fazlaydı hem de mevcut öğretmenlerin çoğu, tahsil seviyeleri ve meslekî birikimleri itibariyle yeterli değildi. Öyle ki, F. R. Unat’ın belirttiğine göre, 1923 yılında toplam 10102 ilk okul öğretmeninden yalnız 2734’ü meslekî öğrenimine haiz bulunuyordu.[1] Dolayısıyla köklü tedbirler alınması ve sistemli olarak öğretmen yetiştirilmesi zarureti açıktı.

1923 yılı başında öğretmen okullarının[2] durumu gözden geçirilerek bazı düzenlemeler yapıldı. Öncelikle, 1914 yılından beri masrafları il özel idareleri tarafından karşılanan bu okullar, genel bütçeye dahil edildiler. Böylece okul, öğretmen ve öğrenci sayıları ile bütçe üzerinde merkezî bir plânlama imkânı doğdu ve okulların maddi imkânları arasındaki farklılıklardan kaynaklanan olumsuzluklar giderildi. Ayrıca öğrencisi az ve kadrosu yetersiz bulunan okulların kapatılarak, daha az sayıdaki okulda eğitim kalitesinin yükseltilmesi amaçlandı. Nitekim, Cumhuriyetin ilk öğretim yılı olan 1923- 1924’te 46 öğretmen okulunun 7’si kız, 13’ü erkek olmak üzere 20’sinde öğretime devam edildi. Bununla birlikte, İkinci Heyet-i İlmiye’nin Nisan 1924’te aldığı karar uyarınca, öğretmen okullarının dört yıl olan öğretim süresi beş yıla çıkarıldı.

Öğretmen okullarındaki bu yeni düzenlemelerle birlikte, ders programları da değiştirildi. Daha önce haftada yedi saat olan din dersi, 1924 yılı programında yalnız birinci ve ikinci sınıflar da haftada iki saate indirildi. Ayrıca son sınıf öğrenciler için sosyoloji dersi konuldu. Bu ders yüksek okullardan başka, ilk defa öğretmen okullarında yer almış oldu. Ders programlarındaki bir başka köklü değişiklik, 1932-1933 öğretim yılında gerçekleştirildi. Öğretim süresi altı yıla çıkarıldı ve ilk üç yıl birinci devre sayılarak bu devrede orta okul programlarının aynen tatbiki kararlaştırıldı. Bununla birlikte bu devrede din dersleri tamamen kaldırılmış oldu. Son üç yıl ise meslekî devre sayılarak programları buna göre tanzim edildi.[3]

1924-1925 öğretim yılında, üçü kız, ikisi erkek olmak üzere beş öğretmen okulu daha açıldı ve öğrenci sayısı toplam 3771’e ulaştı. Ancak öğretmen maaşları çok düşük olduğu ve meslek olarak cazip hale getirilmediği için görevinden istifa eden öğretmenlerin sayısı her geçen gün artmaktaydı. Dolayısıyla, öğretmen okullarında öğrenci sayısının artmış olması büyük bir önem arz etmiyordu. Atatürk’ün daveti üzerine Türkiye’ye gelen ve yaklaşık iki ay kadar incelemelerde bulunan John Dewey de bu konuya dikkat çekerek, öğretmen maaşlarının süratle büyük bir oranda artırılması gerektiğini belirtmiş ve meslekten istifa edenlerin çokluğunu kaygı verici bulmuştur. Öyle ki öğretmenliği cazip hale getirmedikçe yeniden öğretmen okulları açmanın faydalı olmayacağını ifade etmiştir.[4] Bu sebeple 1926 yılından itibaren öğretmen maaşları artırıldı fakat, asıl problem köy okullarına öğretmen bulabilmek olduğu için, daha köklü tedbirlere ihtiyaç vardı.

1920’li yıllarda Türkiye nüfusunun yüzde yetmiş beşten fazlası köylerde yaşıyordu. Buna mukabil köylerin elektriği yoktu, ulaşım imkânları son derece ilkel ve sınırlıydı. En temel ihtiyaç olan su bile, birçok yerde çok güç şartlar altında temin edilebiliyor veya sağlıklı olmayan su kaynakları kullanılıyordu. Bu sebeple öğretmenler köylerde çalışmak istemiyorlardı. Gittiklerinde ise hemen dönmeyi düşündükleri için verimli olamıyorlardı. Kaldı ki ziraatın geliştirilmesi için öğretmenlerin rehberliğine de ihtiyaç duyulmaktaydı. 17 Şubat 1923’te toplanan Türkiye İktisat Kongresinde bu hususta bazı kararlar da alınmıştı. Aynı şekil Dewey’in raporunda da çiftçilerin ihtiyaçlarına cevap verecek köy okullarına ve buralara öğretmen yetiştirecek öğretmen okullarına ihtiyaç olduğu belirtilmiştir.

Bu gelişmeler üzerine 1926 yılında çıkarılan 789 sayılı kanun ile Köy Muallim Mektepleri kuruldu. 1927-1928 öğretim yılında Denizli ve Kayseri’de açılan iki okula, mecburi hizmet karşılığı olarak 133 öğrenci alındı. Sonraki yıllar öğrenci sayısı artırıldı ancak bu proje ile, beklenen başarı sağlanamadığı için, altı yıllık bir deneme sonunda bu okullar kapatıldı. Buna mukabil diğer İlk Muallim Mekteplerine de bir gelişme sağlanamadı ve okul sayıları giderek düştü. Öyle ki, 1934 yılına gelindiğinde 25 İlk Muallim Mektebi’nden sadece 12’si ayakta kalabilmiştir. Oysa, devlet her köye bir öğretmen göndermeyi hedeflemiş bulunuyordu. Nitekim, 1925-1929 yılları arasında görev yapan Maarif Vekili Mustafa Necati (Uğural) bu hususta şöyle demektedir: “Türkiye Cumhuriyeti, her köyde bir öğretmen bulunduracaktır. Günün birinde bir maarif vekili çıkar da Türkiye’nin her köyünde öğretmen var, her köyde öğretimin yapılması için bütün imkânlar tamamdır derse, okul çağındaki bütün çocuklar mecburi öğrenim görebiliyorlarsa o zaman cumhuriyetin çizdiği hedeflere varılmıştır.[5]

Ne var ki, mevcut öğretmen okullarının verdiği mezun sayısı ile bu hedeflere ulaşabilmek mümkün görünmüyordu. Zira 40 bin civarındaki köyden ancak %10 kadarında okul ve öğretmen bulunuyordu. Bunun için daha pratik bir çözüm yolu olarak Köy Eğitmenleri Kanunu çıkartıldı. 11 Haziran 1937 tarihinde kabul edilen 3238 sayılı bu kanuna göre köy eğitmenleri, maarif ve ziraat vekilleri tarafından ziraat işleri yaptırılmaya uygun okul veya çiftliklerde açılan kurslarda yetiştirilecekler ve nüfusları öğretmen gönderilmesine elverişli olmayan köylere gönderileceklerdir. Eğitim ve öğretim işlerinin yanı sıra ziraatın fennî bir şekilde yapılması için köylülere rehberlik edeceklerdir.[6] Bu kanun ile askerliğini yapmış, okuma yazma ve aritmetik bilen başarılı köylü gençler, bir öğretim yılı süren kurslar neticesinde, köy eğitmeni olarak istihdam edildiler. 1935 yılında Maarif Vekilliği’ne getirilen Saffet Arıkan ile, aynı yıl İlk Öğretim Genel Müdürlüğü’ne atanan İsmail Hakkı Tonguç zamanında yürütülen bu proje başarılı oldu ve Köy Muallim Mektepleri denemesi ile birlikte, İnönü Dönemi’nde gerçekleştirilen Köy Enstitülerine zemin hazırladı. Hatta bu kurslar, enstitüler kurulduktan sonra da, onlara bağlı olarak 1947 yılına kadar faaliyetine devam etti.

Köy Enstitülerinin Kurulması

Köyler için kısa zamanda çok sayıda öğretmen yetiştirtmeye yönelik olarak yürütülen çalışmalar ve sağlanan birikim, 28 Aralık 1938’de Maarif Vekili olan Hasan Âli Yücel ile birlikte yeni bir ivme kazandı. Yücel, İkinci Meşrutiyet yıllarından itibaren yoğun olarak tartışılan “köye özel öğretmen yetiştirilmesi” fikrini[7] daha kapsamlı hale getirdi ve tatbik edilmesini sağladı. Tonguç ile birlikte geliştirdikleri Köy Enstitüleri projesi, 17 Nisan 1940 tarihinde kabul edilen 3803 sayılı kanunla hayata geçirildi.

Ancak oylama öncesi yapılan müzakerede ortaya farklı görüşler çıktı ve Köy Enstitülerine yönelik bitmeyen tartışmanın da başlangıcı oldu.

Köy Enstitülerinin kuruluş gerekçelerini izah eden Yücel, “17 milyon olan Türkiye nüfusunun 13 milyonunun köylerde yaşadığını buna mukabil tahsil çağında bulunan çocukların okullaşma oranının hemen hemen tersine olarak, şehirdekilerin %80’inin okuduğunu, köydekilerin ise ancak %25’inin okuyabildiğini” belirterek, öncelikle bu çarpık duruma işaret eder. Diğer taraftan 40 bin köyün yaklaşık dörtte birinde öğretmen veya eğitmen bulunduğuna dikkat çekerek, “öğretmenlerin köyde çalışmak istememelerinin sadece ideal noksanlığından ileri gelmediğini, onların köy ortamına intibak edecek tarzda yetiştirilmediklerini” ifade eder.

Yücel, “enstitü” adına ilişkin eleştiriler üzerine, “okul” yerine “enstitü”yü tercih etmelerinin sebebini de şöyle açıklar: “Biz bu müesseselere köy öğretmen okulu demedik. Çünkü evvelce bu isimde müesseseler vardı. Bunları ona bağlamak istemedik. Onlar yepyeni şeylerdir. Biz Köy Enstitüsü’nü sadece içerisinde nazarî tedrisat yapılan bir müessese olarak almadık. İçerisinde ziraat sanatları, demircilik, basit marangozluk gibi amelî bir takım faaliyetlerde bulunduğu için okul adıyla anmadık, enstitü diye isimlendirmeyi muvafık gördük. Enstitüde yetişecek öğretmenlere umumî ve meslekî kültür bakımından lüzumlu olan bilgiyi vereceğimiz gibi, bunlara köye gittikleri vakit köy hayatında âmil, prestij sahibi, kendisine fikir sorulabilecek, reyi alınabilecek insan olabilmesi için amelî bilgiler de verilecektir”.

En çok tartışılan husus ise kanunun üçüncü maddesinde yer alan, “Enstitülere tam devreli köy ilk okullarını bitirmiş, sıhhatli ve müstaid köylü çocuklar seçilerek alınırlar” hükmü oldu.

Kanuna dair görüşlerini açıklayan İstanbul Milletvekili Kâzım Karabekir üçüncü maddeyi mahzurlu bulduğunu belirterek, geleceğe ilişkin kaygılarını şöyle dile getirdi: “3. madde hükmü ile Köy Enstitüleri yalnız köy ilk okullarını bitiren çocuklara hasrediliyor. Şehir ve kasaba çocuklarının köylerle temasını kesiyor. Halbuki dünyanın her tarafında bu temasın çoğaltılması için yeni yeni tedbirler alındığını görüyoruz… Şu halde 40-50 sene sonraki hayatı tasvir edersek memleketimiz ikiye ayrılmış olacaktır. Biri köylünün kendi ruhuyla terbiyesi, diğeri de şehirli kısmı. Biz şehir ve köy çocuklarını birbirleriyle kaynaştıracak yerde bir safiyeti fikriye ile ayırırsak, sonra acaba bu köylere başka taraflardan yapılacak telkinlerle günün birinde biz bu şehirlilerin karşısında başka fikirlerle onları mücehhez bulmaz mıyız? Onun için bendenize öyle geliyor ki, şehir çocuklarını köylere götürmek için diğer devletlerin yaptığı gibi daha başka tedbirler almalıyız”.

Maarif Vekili Yücel ise; “şimdiye dek öğretmen yetiştirmekte uğradığımız hataya şu veya bu mülâhaza ile yeniden düşmemek için katî olarak köyde yaşamış ve köy ilk okullarının her iki devresini bitirmiş çocukları almayı doğru bulduk. İçtimaî bir sınıf doğurma meselesi mevzubahis değildir. Partimizin programında da yazıldığı veçhile esasen rejimimiz sınıf ve imtiyaz kabul etmez. Yalnız hayat tarzı bakımından meslekî zümreler biz ister kabul edelim ister etmeyelim, mevcuttur” diye açıkladı.

Görüşlerinde ısrar eden Karabekir, öğrencilerin yalnız köylerden alınmasının yanlışlığına dikkat çekerek, “parti programımızda sınıf yok diyoruz. Fakat elimizle tesis ediyoruz kanaatindeyim. Çünkü seneler ilerledikçe köyler ile şehirler arasında dehşetli bir kültür farkı olacaktır. Milli vicdanlar ayrılacak, memlekette tamamıyla iki ayrı tabaka teşekkül edecektir” dedi. Buna karşılık, Tevhidi Tedrisat Kanunu’nu hatırlatan Yücel, Köy Enstitülerinde farklı terbiye prensiplerinin uygulanmayacağını belirterek, “davanın esasını bozmayalım ve bozmamak için maddeyi olduğu gibi bırakalım” dedi.[8] Sonuçta çok tartışılan üçüncü madde değiştirilmedi ve oylamaya katılan 178 milletvekili oybirliği ile Köy Enstitüleri Kanunu’nu kabul etti.

Esasında kabul edilen kanun, sonraki yıllarda daha çok tartışılan dikkat çekici başka hükümler de taşımaktaydı. Birinci madde, Köy Enstitülerinin “köy öğretmeni ve köye yarayan diğer meslek erbabını yetiştirmek üzere ziraat işlerine elverişli arazisi bulunan yerlerde” açılacağını zikreder. Beşinci madde, Köy Enstitüsü mezunu olan öğretmenlere yirmi sene mecburi hizmet getirmekte, altıncı madde ise, bu öğretmenler, “tayin edildikleri köylerin her türlü öğretim ve eğitim işlerini görürler. Ziraat işlerinin fennî bir şekilde yapılması için bizzat meydana getirecekleri örnek tarla, bağ ve bahçe, atölye gibi tesislerle köylülere rehberlik eder ve köylülerin bunlardan istifade etmelerini temin ederler” demektedir. On ikinci madde, “öğretmenin ve ailesinin geçimine, okul talebesinin ders tatbikatına yetecek miktarda arazi tahsis edileceğini” belirtmekte, on dördüncü madde ise, “her türlü demirbaş eşya, hayvan vesaire okulun malı olup, bu işletmeden elde edilecek hasılat öğretmene aittir”[9] demektedir. Böylece köy çocuğu olup, köyde tahsil gören, hatta okul inşaatlarında ustalık, amelelik yapan, mezun olduktan sonra da yirmi yıl köyde çalışmaya mecbur olan, normal eğitim öğretim faaliyetlerinin yanısıra ziraatle, hayvancılıkla, marangozluk, demircilik vs. ile iştigal eden, bunların öğreticiliğini yapan ve yalnız öğrencilere değil, köylülere de rehberlik eden bir köylü-öğretmen modeli sunulmaktadır. “Köyü canlandıracak” bu öğretmenin tahsil süresi ise, 5 yıllık köy ilk okulundan sonra, 5 yıl olan Köy Enstitüsü ile birlikte toplam 10 yıla tekabül etmektedir.

Kanun yürürlüğe girdikten sonra, Köy Enstitülerine dönüştürülen 4 Köy Öğretmen Okulu ile birlikte 1940 yılında 14, 1948 yılına kadar da 7 olmak üzere, toplam 21 Köy Enstitüsü açıldı. Bu enstitüler müstakil olarak öğretime devam ettikleri 1952 yılına kadar toplam 15000 civarında öğretmen, 2000 kadar da sağlık memuru yetiştirdi.

Köy Enstitülerinin Teşkilât Yapısı ve İşleyişi

Köy Enstitülerinin teşkilât yapısını ortaya koyacak ve açıklık getirecek iki kanun metni ve bir de izahname bulunmaktadır. Bunlar 17 Nisan 1940 tarihinde kabul edilen 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu ve 19 Haziran 1942’de kabul edilen 4274 sayılı Köy Okulları ve Enstitüleri Kanunu ile, İlk Öğretim Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan Köy Okulları ve Enstitüleri Teşkilat Kanunu İzahnamesi’dir.

Söz konusu izahnamede belirtildiği üzere, teşkilâtın ana yapısı şöyledir: Okul veya kursu bulunan köylerden yeteri kadarının bir araya getirilmesi ile birer gezici öğretmen veya başöğretmen bölgesi kurulur/bu bölgelerden bir ilk öğretim bölge müfettişliği oluşur/bölge ilk öğretim müfettişliklerinin birleşmesi ile de bir Köy Enstitüsü bölgesi ortaya çıkar.[10]

Sonraki yıllarda tartışma noktalarından birisini teşkil eden bu teşkilât yapısı, genel mülkî yapıya uygun tarzda hiyerarşi getiren Milli Eğitim Teşkilâtı’ndan bağımsız özellikler taşımaktadır. Öyle ki bir vali Köy Enstitüsü müdürüne, “ben vali olarak sizin işlerinizden anlamıyorum… Sizin özel kanunlarınız var, devlet içinde devletsiniz, özel komisyonlarınız var. Ben devletin en yüksek mümessili olduğum halde, paranızın âmiri itâsı bile değilim”[11] demektedir.

Köy öğretmenini öğretmen olmanın ötesinde köyün önderi konumuna yükselten izahnamede, köylüler eğitmen ve öğretmenlere yardım etmek ve onlarla işbirliği yapmak vazifesiyle mükellef kılınmaktadırlar. Mükellefiyetini yerine getirmeyenler ve işlere fesat karıştıranlar hakkında, eğitmen ve öğretmenin ihbarı üzerine cezai işleme gidileceği ve 15 güne kadar hapis ve 25 liraya kadar para cezası verileceği bildirilmektedir.[12] Yine bir başka maddede, köylülere işçilik yapma mükellefiyeti getirilmektedir. Buna göre; “köy halkından veya en az altı aydan beri köyde yerleşmiş bulunanlardan 18 yaşını bitiren ve 50 yaşını geçmeyen her vatandaş, köy ve bölge okulları binalarının kurulmasına, bu binalara su temin edilmesine, okul yollarıyla bahçelerinin yapılmasına ve bunların onarılmasına, münhasır işler tamamlanıncaya kadar yılda en çok yirmi gün çalışmaya mecbur tutulur”[13] denilmektedir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ