İNGİLİZ PROPAGANDASI, WELLİNGTON EVİ VE TÜRKLER

İNGİLİZ PROPAGANDASI, WELLİNGTON EVİ VE TÜRKLER

Birinci Dünya Savaşı sırasında propaganda için pek çok sebep vardı, fakat bunlardan en yaygını düşmanı kötü gösterme arzusuydu. Bütün propaganda organizasyonları düşmanlarının iyi taraflarını hasır altı etmeyi ve kötü taraflarına vurgu yapmayı amaçlamaktadır. Bunun en iyi bilinen örneği, I. Dünya Savaşı sırasında Alman karşıtı propagandadır-süngünün ucundaki bebekler, açlıktan ölen Belçikalılar, tecavüz edilen rahibeler… Bu propagandanın birincil amacı, tarafsız kalanları İngiltere’nin tarafına çekmektir ve tarafsız olanların başında da Amerika Birleşik Devletleri gelmekteydi. Propaganda aynı zamanda propaganda yapanın kendi tarafının moralini yükseltmekte de faydalıdır. Propaganda insanların, şeytana/kötülüğe karşı düzenlenen kutsal bir haçlı seferinde savaşıyorlarmış gibi hissetmelerini sağlar. Bazı durumlarda, özellikle de ikinci dünya savaşında bu doğrudur. Çünkü, bu savaşta karşı konulması gereken ve şeytan olduğundan kuşku duyulmayan bir düşman vardı. Birinci Dünya Savaşı’nda ise bir tarafı diğer taraftan daha kötü olarak tanımlamak çok daha zordu ve bu yüzden propagandaya daha fazla ihtiyaç vardı.

Düşmanları kötülemeye yönelik genel arzuya ilaveten, İngilizlerin Türklere karşı yürüttükleri propaganda kampanyasının altında çok daha spesifik bir gerekçe bulunmaktaydı. Bunlardan birisi geleneksel İngiliz kamuoyudur. İngilizler Türklere karşı oldukça karmaşık duygulara sahipti. Bu bir zamanlar için gerçekten doğruydu. Bunun belki de en güzel örneği, kamuoyunun zihninde münavebeli bir şekilde etkili olan Disraeli ve Gladstone’un Türklere yönelik bakışlarının belirginleştiği 1876’daki Bulgar Savaşı dönemidir.[1] Her şeyden önce Türklerin kamuoyundaki imajı menfiydi; Türkler “Bulgarlara vahşet” uygulamakla suçlanmaktaydılar. Fakat çok kısa bir zaman içinde İngilizler fikir değiştirdiler ve kamuoyu bu sefer de Osmanlı İmparatorluğu’nu (ve tabii ki İngiliz çıkarlarını) savunmak üzere Ruslarla savaşmak için ağlamaktaydılar. Bu dönemden I. Dünya Savaşı’na kadar geçen dönemde pek çok seyyah, diplomat ve diğer İngilizler Türkler hakkında nazik yazılar yazdılar ve görüşleri pek beğenilmeyen diğerlerinin, özellikle de İngiliz misyonerlerin ve din adamlarının yazdıklarını dengelemeye çalıştılar. Bu karşıt çabalar neticesinde şöyle bir anlayış gelişti; Türkler bazı açılardan kötü olsalar da, hala pek çok iyi nitelikler taşımaktalar. Onlar Hıristiyan değillerdi, ama dürüst ve güvenilirlerdi. Yani Türk kelimesi iyiydi.

Netice olarak, I. Dünya Savaşı’nın başında İngilizlerin Türkler hakkındaki duyguları menfi değildi. Bu, Türkler ve İngilizler savaşa giriştikleri zaman dahi böyleydi. İngiltere’ye Türkler lehine olan bazı haberler de gelmekte, hatta bu haberler hükümet ile işbirliği yapan gazetelerde bile görülmekteydi. Bu haberler, Türkleri onurlu insanlar ve “Temiz savaşan Türk” şeklinde tasvir etmekteydiler. İngiliz subayları ve Türk subaylarının pek çok ortak yönleri vardı; onur her ikisi için de çok önemliydi, her biri ötekinin sözlerine ve eylemlerine güvenebilirdi. Bu değerlendirme İngiliz halkına da taşınmaktaydı.

Bu, İngiliz hükümetinin baş düşmanlarından biri hakkında İngiliz halkının inanmasını ya da düşünmesini istediği şey değildi. Tek suçu size sadece siyaseten muhalefet etmek olan namuslu insanlara karşı savaşmak çok zordur. Türklerin bu imajını değiştirmek için bir şeyler yapılması gerekmekteydi.

İngiliz propagandasının diğer bir amacı da Birleşik Devletler’deki Rusya imajını tersine çevirmekti. İngiltere, ABD’nin savaşta kendi saflarında yer almasını ya da hiç olmazsa tarafsız ama dostane kalmasını istemekteydi. İngilizlerin müttefiki olan Rusya, Yahudilere yönelik zulümlerinden dolayı Amerika’da hak ettiği gibi kötü bir imaja sahipti. 1915 yılında, Almanlara karşı yapılan bir Rus saldırısı sırasında çok sayıda Yahudi, Rus askerleri tarafından katledilmişti. Bu vahşetlere dair haberler ABD’ye de ulaşmıştı ve Amerikalıların İttifak devletlerini algılayışında Rusya menfi bir unsur olmuştu. İngilizler, Yahudi nüfuzunun Amerika’da çok büyük olmasından dolayı Rusların eylemlerinin İngilizlere zarar vermesinden ve Amerika’yı savaşın dışında kalmaya iteceğinden korkmaktaydı. Aslında, Amerika’daki Yahudilerin gerçek gücü, o zamanlar, çok az olduğu için böyle bir korkunun olması gülünçtü. “Yahudilerin Gücü”ne inanmak, siyasi gerçeklerden ziyade İngiliz ön yargılarını göstermekteydi. Ancak, büyük ve güçlü bir uluslararası Yahudi örgütüne inanç, İngiliz hükümetinde bile vardı ve hükümet bu inanca dayanmak suretiyle harekete geçti. Yahudilere karşı bir Rus kıyımı olduğu gerçekti ve inkar edilemezdi. Rusların Amerikalıların zihnindeki kötü imajını tersine çevirmenin tek yolunun, İtilaf Devletleri için çok daha kötü bir imaj çizmek gerektiğini hissettiler, yani söz konusu olan, Almanlar ve Türkler için mamul bir şeytan imajıydı.

İngilizler, Hint Müslümanlarının Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Müslüman kardeşleri ile birlikte İttifak Devletlerine karşı bir kutsal savaşa -cihada- girişmesinden de korkmaktaydılar. Aslında bunun gerçekleşmesi için hiçbir zaman bir fırsat olmadı. Perde arkasında görünen ise, bu dönemde İngilizlerin bir Müslüman ihtilalinden korkmalarıydı. Şayet Türkleri şeytan gibi gösterebilirlerse, o zaman Hindistanlı Müslümanları Müslüman Türklerin gerçekten kötü Müslümanlar olduklarına ve herhangi bir savaşta peşlerine düşülebilecek cinsten Müslümanlar olmadıklarına ikna edebileceklerdi.

İngilizler için, her şeyden daha önemli olan Amerikalıları İtilaf Devletlerine (Merkezi Güçler) karşı çevirebilmekti. Arşiv kayıtlarına bakanlar bilirler ki, savaşa girmeden çok önceleri bile Wilson yönetimi İngilizler ve İttifak devletlerinden yanaydı. Bunun yanında, Avrupa’nın savaşına katılmak istemeyenler de vardı, ne de olsa izolasyonizm George Washington’un zamanından beri bir Amerikan inancı haline gelmişti. Amerikalılar savaşa girmeleri için bir meşru gerekçeye ihtiyaç duymaktaydılar. İtilaf Devletlerinin gerçekten karşı olunması gereken devletler olduğuna ikna edilmeleri gerekmekteydi. Türkler açık bir hedefti, çünkü Türklere karşı propaganda çoktan Amerika’nın her yerinde başlatılmıştı. Bir nesildir, Amerikalı misyonerler ve onların Birleşik Devletler’deki destekçileri Türkleri Hıristiyanlığın düşmanları ve Hıristiyanlara zulm eden zalimler olarak tanıtmaktaydılar. İngiliz propagandacılar, Osmanlı İmparatorluğu’na gitmiş olan ve gazetelerde sık sık Hıristiyan milletinin kahramanları olarak lanse edilen misyonerlerin gördüğü büyük saygıyı kendi çıkarları için kullandılar. Amerikalıların misyonerlere yönelik sevgi ve saygı hisleri, pek çok Amerikalı arasında İtilaf devletleri karşıtı doğal bir duygu haline getirmek üzere, dinamik bir güç olarak harekete geçirilebilirdi. Bu duygu daha çok Amerika’daki Almanlar ve İrlandalılar arasında öne çıkmaktaydı. Şayet Türkler misyonerlere zulmeden zalimler ve Hıristiyanların katilleri olarak tasvir ediliyorsa, bu leke Almanlara da bulaşabilirdi. Almanları “şeytan Türklere” destek veren ve onların dostu olan ve aslında bu şeytansı Türkleri savaşa iten bir millet olarak tasvir ederek, Almanların ne kadar kötü oldukları Amerikan kamuoyuna gösterilebilecekti. Bu politika Amerikan kamuoyunu etkilemede büyük başarı sağladı.

Kamuoyunun fikrini değiştirme konusunda güvenilen ve Dışişleri Ofisi’ne bağlı bir departman olarak çalışan İngiliz kurumu, ilk başlarda Savaş Propaganda Bürosu olarak adlandırılmaktaydı. Bu büro 1914 yılında Wellington Evi’nde bulunmaktaydı ve büronun direktörü Şeref Payesine sahip olan C. F. Masterman idi. 1916 yılı Aralık ayında bu büro, Albay John Buchan yönetiminde bir Enformasyon Departmanına dönüştürüldü ve Masterman da Buchan’ın yardımcılığına getirildi. Daha sonra, 1918 yılında Lord Beaverbrook’un kontrolünde bir Enformasyon Bakanlığı kuruldu. Fakat, İngiliz propaganda faaliyetlerine katılan insanlar için propaganda ofisi her zaman aynıydı ve basitçe Wellington Evi (House) olarak tanınmaktaydı.[2]

Wellington Evi, İngiliz hükümetinin en iyi beyinlerinden bazılarını kendine çekmeyi başardı. Tarihçi Arnold Toynbee de 1914 yılından itibaren Wellington Evi’ne danışmanlık yapmaktaydı ve 1917 yılına kadar da, her gün toplanarak propaganda politikalarını belirleyen komisyonda yer aldı. Bu siyaset belirleme komisyonunda Toynbee’ye Lewis Namier, J. W. Headley Morley ve bir Oxford Klasikçisi olan Edwyn Bevin ile pek çok tarihçi daha eşlik etmekteydi.[3] Görünüşte hükümet dışı vatansever örgütlerin üyeleri ve başka özel ya da kamuya mal olmuş isimler de bu görevli/resmi propagandacılarla işbirliği yapmışlar ya da bunların talimatları doğrultusunda hareket etmişlerdir.[4] İngiliz Üniversiteleri de propaganda el kitapçıkları ve uzmanlık sağlamışlardır.

Dönemin standartlarına göre, İngiliz propaganda faaliyetleri oldukça gelişmişti. 1917 yılı civarında, Wellington Evi’nin 54 personeli bulunmaktaydı ve diğer departmanlar ve bakanlıklardan da önemli ölçüde yardımlar istemekteydi. Mevcut kayıtlar, Wellington Evi’nin kitlesel bir girişim olduğunu göstermektedir. Bu kayıtlar aynı zamanda dağıtılan yayınların sayılarını da göstermektedir. (Ne yazık ki, bu kayıtlar genellikle ferdi yayınların isimlerini vermemektedir.) Wellington Evi’nin ilk raporu (1915 Haziranı) 17 ayrı dilde yazılarak yayınlanmış olan yaklaşık 2.5 milyon nüsha kitap, broşür ve diğer yazılı propaganda malzemesini listelemektedir. İkinci rapor (1916 Şubatı) ise dağıtılan 7 milyon nüshanın listesini göstermektedir. İngiliz Propagandası 1914 yılında 45 değişik yayın dağıtmıştır; bu rakam 1915 yılında 132’ye, 1916’da 202’ye ve 1917 yılında ise 469’a çıkmıştır.[5] Ne yazık ki 1917’den sonraki yıllara ait dağıtım kayıtları bulunmamaktadır. Ancak sayının giderek artmaya devam ettiği tahmin edilebilir. Bütün bunlar gizlice ve yaratıcı bir şekilde yapılmaktaydı.

Wellington Evi’nin vazifesi, diğer bütün propagandacılarınkine benzer olarak basitti. Bu vazifeler düşmanları mümkün olduğunca kötü göstermek, dostları ve özellikle de İngilizleri olabileceğince iyi göstermekti. Bunların temel hedefini, doğal olarak, Almanya oluşturmaktaydı, ancak Türklere yönelik de ciddi bir gayret sarf edilmekteydi. Propaganda bir centilmen oyunu olarak düşünülmemekteydi. Toynbee’nin kendisi de böyle düşünmekte ve bu yüzdende bu işi bırakmak istemekteydi. Yine de bu yapılması gereken bir işti ve İngiliz centilmenleri de yapmaktan geri durmadılar. Ancak, muhtemelen yaptıkları işten sürekli utanç duymaktaydılar ve bu yüzden de savaş biter bitmez, derhal Propaganda Ofisi’nin bütün kayıtlarını imha ettiler. Tabi bu propaganda ofisinin savaş sırasındaki faaliyetlerinin neler olduğunu ortaya çıkarmamızı güçleştirmektedir. Şans eseri, Wellington Evi’nin bazı kayıtları İngiliz Hükümetinin diğer ofislerine gönderilmiştir. Orijinalleri imha edilmiş olmasına rağmen, kopyalar Dışişleri Ofisi’nin ilgili departmanlarında, özellikle de ABD ile alakalı kayıtlar Dışişleri Ofisi’nde korunmuştur. Belgelerin sayısı oldukça mütevazidir, ancak Wellington Evi’nin Türklere karşı operasyonlarının küçük bir kısmını göstermektedir.

Tarihi kayıtları karartma gayretlerine rağmen, Wellington Evi’nin aktüel yayınları hakkında iyi bir kaynak bulunmaktadır: Wellington Evi tarafından dağıtılan propaganda kitaplarının kayıtları sabit bir kitapta el yazısıyla tutulmuş ve dikkatli bir şekilde korunmuştur. Bu kitap, propaganda ofisi tarafından dağıtılan ya da hibe edilen kitapların; kendileri için yazılan kitapların ve başkaları tarafından yazılmakla birlikte bunlar tarafından satın alınarak dağıtılmış olan kitapların bir listesini de içermektedir. Diğer bütün her şeyi imha etmelerine rağmen, Wellington Evi, imha etmek için bir sebep bulamadıklarından olsa gerek, bu kayıt kitaplarının kopyalarını bu imhanın dışında tutmuştur. Bu kitaplar, Dışişleri Ofisi Kütüphanesi’ne gönderilmişler ve daha sonra da bunlar araştırmacıların istifadesine sunulmuşlardır. Bu konuda, bu yayın kayıtlarının sıradan bir kayıt olarak ele alındığı ve bu yüzden imha edilmedikleri teorisi ileri sürülebilir.[6] Ancak, bu sabit kitabın yarım olduğuna inanmak için bir sebebimiz var; çünkü Wellington Evi’nin entelektüel damgasını taşıyan çok büyük sayıdaki savaş dönemi kitapları bu kayıtlarda görülmemektedir. Hatta bu kitaplardan bazıları bizzat Wellington Evi üyeleri tarafından kaleme alınmıştır. Yine de, bu kayıtlar İngiliz propaganda ofisinin faaliyetlerinin bir resmini çıkarmak için yeterlidir.

Tablo I. Osmanlı İmparatorluğu’na Dair Wellington Evi Kitapları[7]

  • F. Benson, Crescent and Iron Cross, London, Hodder and Stoughton, 1918; New York, Doran, 1918.
  • F. Benson, Deutschland über Allah, London and New York, Hodder and Stoughton, 1917.
  • British Palestine Committee, Palestine, reprint of article from November 24, 1917, London, Hayman, Christy, and Lilly, 1917; New York, Doran, 1918.
  • The “Clean-Fighting Turk,” a Spurious Claim. reprinted from The Times of February 20, 1917.
  • Israel Cohen, The Turkish Persecution of the Jews, Passmore and Sons, 1918.
  • The Commercial Future of Baghdad, Complete Press, London, 1917.
  • Edward Cook, Britain and Turkey, London, Macmillan, 1914.
  • Delegates of the Red Cross, Turkish Prisoners in Egypt, Red Cross, London, 1917.
  • Leon Dominian, The Frontiers of Language and Nationality in Europe, New York, Henry Holt, 1917.
  • Fa’iz El-Ghusein, “Bedouin Notable of Damascus” [sic], Martyred Armenia, London, C. Arthur Pearson, 1917; New York, Doran, 1918.
  • General Sir Edmund Allenby’s Despatch of 10th December, 1917, on the Operations in Egypt and Palestine from 28th June, 1917, till the Capture of Jerusalem (11th December, 1917), reprint from The London Gazette of January 22, 1918, London, H.M. Stationery Office, 1918.
  • Georgevitch, Serbia and Kossovo [yayıncı bilinmiyor].
  • Germany, Turkey, and Armenia: Selections of Documentary Evidence relating to Armenian Atrocities, London, J.J. Keliher & Co., 1917.
  • Great Britain, Palestine, and the Jews: Jewry’s Celebration of Its National Charter, London, The Zionist Organization, 1918; New York, Doran, 1918.
  • Great Britain, Palestine, and the Jews: A Survey of Christian Opinion, London, The Zionist Organization, 1918.
  • P. Hacobian, Armenia and the War, London, Hodder and Stoughton, 1917; New York, Doran, 1917.
  • W.G. Masterman, The Deliverance of Jerusalem, London, Hodder and Stoughton, 1918; New York, Doran, 1918.
  • Basil Mathews, The Freedom of Jerusalem, London and New York, Hodder and Stoughton, 1918.
  • Esther Mugerditchian, From Turkish Toils: an Armenian Family’s Escape, London, C. Arthur Pearson, 1918; New York, Doran, 1918.
  • Martin Niepage, The Horrors of Aleppo, Seen by a German Eyewitness, London, T. Fisher Unwin, 1917.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al