İLK SELÇUKLU-ABBÂSÎ İLİŞKİLERİ

İLK SELÇUKLU-ABBÂSÎ İLİŞKİLERİ

Giriş

Selçuklular tarih sahnesine çıktıklarında, Sünni-İslam dünyasının liderliğini nazari olarak Abbasi halifeliği temsil ediyordu. Hazreti Peygamber’in vefatından hemen sonra ortaya çıkan halifelik, asırlarca İslam toplumunun fikrî, idarî, sosyal ve siyasî gelişmesinde rol oynayan önemli bir müessese olmuştur. Bilindiği gibi, halifelik temeli din olan bir otoritedir. Halife ise, Peygamber’in vekili, ondan sonra Müslümanların idaresini üstlenen, İslam toplumunun en yüksek reisine verilen ünvandır. Halifenin görevi; dini himaye ve dünyayı idare etmektir.

Abbasi Devleti, Hz. Peygamber’in amcası Abbas’ın soyundan gelenler tarafından kurulduğu için bu adı almıştır. İslam dünyasında, Emevi hükümetinin uyguladığı politikaları beğenmeyen muhalif gruplar arasındaki siyasi mücadeleyi kendi lehine çevirmeyi başaran Ebu’l-Abbas es-Saffah devetin kurucusudur. Abbasilerin iktidarda bulunduğu ilk bir asır içerisinde, devlet idaresinde ve kurumlarında önemli gelişmeler oldu ve İslam medeniyetine katkı sağlayacak kültürel faaliyetler gerçekleşti. Çok geniş topraklara sahip olan İslam dünyası, bu kısa sürede zenginlik ve refaha ulaştı. Fakat ikinci asrın ortalarından itibaren, halifelerin ülke yönetiminde gösterdikleri zaafiyet, özellikle yüksek rütbeli Türk komutanlarla halifeler arasında yaşanan siyasi çekişmeler merkezi otoriteyi zayıflattı ve İslam coğrafyası üzerinde irili ufaklı devletlerin kurulmasına yol açtı.

X. yüzyılın ortalarına doğru giderek gücünü kaybeden Abbasi halifeliği, Bağdat ve civarında nüfuzunu arttırma mücadelesi veren mahalli emirlere boyun eğmek zorunda kaldı. Nitekim 945 yılının Aralık ayında Şiiliği benimsemiş olan Ahmed b. Büveyh, Sünni-İslam dünyasının merkezi olan Bağdat’ı işgal etti. Halifelik, bir asrı aşan Büveyhi hakimiyeti altında, yeni idarecilerin istedikleri an halifeleri iş başından uzaklaştırmaları, bazı halifelerin gözlerine mil çekilerek etkisiz hale getirilmeleri, bazılarının da sefil bir şekilde Bağdat sokaklarına terkedilmeleriyle, büyük bir itibar kaybına uğradı. Bu dönem halifeleri, bütün yetkileri elinden alınarak Büveyhi idarecilerinin tahsis ettiği az bir gelirle geçimlerini sağlamışlar ve halifelik sarayı içinde münzevi bir hayat sürdürmeye mahkum edilmişlerdi. Buna rağmen Büveyhiler, bazı siyasi endişelerden ve bölgedeki yoğun Sünni halkın tepkisinden çekinerek Abbasi halifeliğine son vermeyip, Şii geleneklerin yaygınlaştığı, etkisiz ve sembolik bir kurum olarak varlığını devam ettirmesine izin verdiler.

XI. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, yaklaşık üç asırdır varlığını sürdürmeye çalışan Abbasi Devleti, halifeler ile yüksek rutbeli komutanlar, emirü’l-ümeralar, daha sonra da Büveyhi emirleri arasındaki nüfuz mücadelelerinden dolayı yabancı unsurların tesirinde kalmış ve iyice yıpranmıştı. Siyasi yönden birçok irili ufaklı devletlere parçalanmış olan İslam dünyası fikir ve mezhep mücadeleleri ile içten içe kaynıyordu. Bilhassa Sünni-İslam dünyasının rakibi olan Şii-Fatımiler siyasi nüfuzlarını Filistin, Suriye, Hicaz ve Irak bölgelerinde arttırmışlar ve onların desteklediği batıni akımların İslam medeniyetini baltalama hareketleri şiddetli ve tehlikeli bir biçim almıştı.

Selçuklular, Yakın Doğu İslam dünyasının siyasi bakımdan zayıf bir duruma düşmesinden faydalanarak, XI. yüzyılın ortalarına doğru İslam ülkelerine göç ve akımlara başladılar. Kısa süre sonra Horasan bölgesinde hakimiyet kuran Selçuklu Bey’lerinin elde ettiği zaferler halifelik tarafından ilgiyle izlenmiş ve taraflar arasında ilk ilişkiler kurulmuştur.

I. Tuğrul Bey Devri

I. A. Diplomatik Faaliyetler

Tuğrul Bey dönemindeki Selçuklu-Halifelik ilişkilerini üç aşamada ele alabiliriz. İlk aşaması diplomatik faaliyetlerdir. Büyük Selçuklu Devleti ile Abbasi Halifeliği arasındaki ilk ilişkiler, devletin kuruluş yıllarına tesadüf etmektedir. Bu konuda ilk teşebbüsü Abbasi Halifesi Kaim Biemrillah yapmıştır. Çünkü o sırada Sünni-İslam dünyasının merkezi olan Bağdat Şii-Büveyhi devletinin tahakkümü altında olup, siyasi ve dini yönden büyük bir kargaşa içindeydi. Selçuklu Türkleri’nin Sunni inancı benimsemiş olmaları, Abbasi halifelerinin de aynı mezhebi temsil etmeleri, taraflar arasındaki alakayı kuvvetlendiriyordu. Halife, Selçuklu beylerinin Horasan ve İran’da yaptıkları fetihleri ve kazandıkları zaferleri ilgiyle takip etmiş ve onlarla hemen temas kurma ihtiyacı duymuştur.

Selçuklular 1038 yılında Gazneli ordusunu ikinci kez mağlup ederek istiklallerini ilan ettiler. Daha sonra Tuğrul Bey, yeni kurulan devletin hukukî ve fiilî reisi olarak Nişabur’a girdi ve kendi adına “Sultanu’l-muazzam” ünvanıyla hutbe okuttu. Bu olayın akabinde Abbasi halifesi, Tuğrul Bey’e elçiler göndererek Oğuzlar’ın ülkede yaptığı tahribatı engellemek ve memleketi imar etmek konusunda çaba göstermesini istedi. Tuğrul Bey, çok değer verdiği Abbasi halifesinden gelen bu talep üzerine, halifenin istek ve emirlerine saygılı olduğunu göstermek için Ebu Bekr et-Tûsî isimli bir elçiyi, hil’at ve hediyelerle Bağdat’a gönderdi.

Selçuklu-Halifelik ilişkilerinin gerçek anlamda Dandanakan Savaşı’nı müteakip başladığını söyleyebiliriz. Selçuklular 24 Mayıs 1040 tarihinde Dandanakan’da Gazneli ordusunu üçüncü kez yenilgiye uğratarak, öncekinden farklı, yeni bir devlet kurduklarından emin olarak Tuğrul Bey’in sultanlığını ilan ettiler. Diğer Selçuklu beyleri de bu idarede yer aldılar. Selçuklu beyleri, Dandanakan zaferi sonunda yaptıkları kurultayda aldıkları karar gereği, yeni kurdukları devletin tanınması ve meşruluğunun kabul edilmesi için başta Abbasi halifesi olmak üzere etraf emirliklere mektuplar gönderdiler. Selçukluların Bağdat’a gönderdiği mektubun içeriği, yeni kurdukları devletin meşruluğunun halife tarafından tasdik edilmesi idi. Onlar, “saltanat sahibi olmanın” büyük ölçüde Abbasi halifesinin manevi desteğini almaya ve teveccühünü kazanmaya bağlı olduğunu biliyorlardı. Zira, o dönemde kurulan her yeni devlet, meşruluğunun tasdikini geleneksel olarak halifelikten talep ederdi. Tuğrul Bey’in elçilerini kabul eden halife, Sultan’a gerekli ünvan, lakap ve menşuları vermedi.

Bu sırada Tuğrul Bey İran ve Horasan’da feth ettiği yerlerde okuttuğu hutbelerde halifenin adını zikrettirerek, Sünni-Abbasi halifeliğine bağlı olduğunu gösteriyordu. Bağdat’da ise, Şii-Büveyhi idarecileri halkı ve halifeliği rahatsız edici davranışlar sergiliyor ve halifenin gelirlerine el uzatıyorlardı. Bu olayı haber alan Tuğrul Bey, Şii-Büveyhi hükümdarı Celalü’d-Devle’ye tehditkar bir mektup yazarak halifeyi ve halkı tedirgin eden davranışlarından vaz geçmesini istedi. Böylelikle halifeliği her türlü haksızlıklara karşı himaye edeceğini gösteriyordu.

Tuğrul Bey, Rey şehrini ele geçirdikten sonra (1043-1044), Abbasi halifesine ikinci kez elçi ve mektup göndererek kendisine gerekli itibar ve saygının gösterilmesini istedi. O, mektubunda; “halifenin vekili olduğunu, halka huzur getirdiğini ve adaleti sağladığını ve bu yüzden kendinden önceki hükümdarlardan (Gazneli Mahmud ve Mesud) daha çok saygı ve itibara layık olduğunu” ifade etti.

Halife Kaim Biemrillah, Tuğrul Bey’in bu isteklerine karşılık Sultan’ın halifelik konusundaki gerçek niyetini anlamak amacıyla meşhur alim İmam Maverdî’yi saltanat merkezi Rey’e gönderdi (1043-144). Maverdî, koyu bir Abbasi taraftarı olup hilafet ve saltanat konusunda eser kaleme almış bir teorisyendi. Dolayısıyla halifelik haklarını hem nazari olarak hem de pratikte savunabilecek ve bunu Sultan’a anlatabilecek en bilgili ve tecrübeli kişi idi. Uzun süre Sultan’ın yanında kalan Maverdî bir rapor hazırlayarak halifeye sundu. Bunun üzerine halife, Tuğrul Bey’in isteklerini kabul edeceğini belirterek bazı şartlar ileri sürdü. Tuğrul Bey güç ve kudretinin arttığı bir dönemde, bir takım vaadlerle halifenin ileri sürdüğü şartların tamamını kabul edemeyeceğini bildirdi.

Halife-Sultan arasındaki bu tür diplomatik faaliyetler daha sonraki yıllarda da devam etti. Nihayet 1046-7 yılında halife, Tuğrul Bey’in göndermiş olduğu bir elçiye, Horasan’ın idaresini tevcih ettiğine dair bir ferman verdi. Böylece halife, Selçuklu Devleti’nin Horasan’daki hakimiyetini hem fiilen hem de resmen tanıyarak meşruluğunu tasdik etti. Daha sonra, Tuğrul Bey’in İran’daki İsfahan’ı kuşatması sırasında (1050), muzdarip olan halkın istek ve ricaları üzerine halife, araya girerek Sultan’a bir mektup gönderdi. Mektubunda, Tuğrul Bey için, “meşru hükümdar”, “Müslümanların sığınağı” ve “Rükne’d-Din Sultan Tuğrul Bey” ünvanlarıyla hitab ederek Isfahan halkına merhametli davranması için ricada bulundu.

Böylece, halifeden talep ettiği ünvan ve lakapları alan Sultan Tuğrul Bey, halifeye ve diğer devlet adamlarına çok miktarda para ve hediyeler gönderdi.

Tuğrul Bey’in kudreti yayıldığı ve Selçuklu Devleti genişlediği nispette Bağdat’a hakim Şii- Büveyhilerin huzursuzluğu artıyor, Şii-Sünni mücadelesi şiddetleniyordu. Abbasi Halifesi Kaim Biemrillah bu gergin ortamı sona erdirmesi için gizlice gönderdiği bir mektupla, Tuğrul Bey’i Bağdat’a davet etti (1052). Bu davetten iki yıl sonra tekrar halifenin isteği üzerine halifelik veziri Reisü’r- Rüesa ibnü’l-Müslime, Büveyhiler’in askeri valisi Besâsirî’ye karşı Tuğrul Bey’i Bağdat’a davet etti.  Büveyhiler’in Bağdat askeri valisi Besâsirî halifeyi ve vezirini, Oğuzlar’ı kendilerine karşı tahrik etmekle suçluyor, tehdit ediyor ve hazine gelirlerine el koyuyordu. Böylece gerginleşen ortam ve artan davet üzerine Tuğrul Bey’in Bağdat’a müdahalesi gerekli oldu.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ