İLK MÜSLÜMAN TÜRK DEVLETLERİNDE BİLİM

İLK MÜSLÜMAN TÜRK DEVLETLERİNDE BİLİM

Mısır ve Mezopotamya’da başlayıp, Antik Yunan Dünyası’nda önemli bir değişime uğrayan bilim ve felsefe gibi üst entelektüel etkinlikler, bugün artık iyice bilinen çeşitli nedenlerle, bu uygarlıklarda önce ivme kaybetmeye ve ardından da yok olmaya başladığı sıralarda, özellikle de Karanlık Çağ’ın başlamasını belirten Batı Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden hemen sonra, Avrupa’da uzun süre bilimsel çalışma yapılamamış veya yok denecek kadar az yapılmıştır. Bundan kısa bir süre sonra tarih sahnesine çıkmaya başlayan, formunu ve dinamizmini İslâm Dini’nden alan İslâm Dünyası ise, kısa sürede, Akdeniz’i kapsayan topraklardaki Yunan, Roma ve Hıristiyan kültürlerinin taşıdığı yüksek düzeyli içeriği fark ederek, M.S. 7. yüzyıldan itibaren, başta İskenderiye olmak üzere, İran, Akdeniz’in güney kıyıları ve İspanya’ya yöneldiler. Böylece, bir zamanlar, geçmişin bilimsel ve felsefi değerlerinin çeviriler yoluyla aktarıldığı ve korunduğu ve geliştirildiği bu yerlerde, bilim merkezi İslâm Dünyası’na doğru kaydı. Başlangıçtaki savaş ve barış uğraşısını entelektüel etkinlik dönemi izledi; ve M.S. 8. yüzyıl civarında Müslümanlar o günkü dünyanın entelektüel liderleri olmaya başladılar. Olağanüstü bir hız ile bilimsel yapıtları Yunancadan Arapçaya çevirdiler. Bu çeviri etkinliği M.S. 9. yüzyılda en yüksek noktasına ulaştı ve Müslüman bilim adamları bu kaynağı ciddi bir biçimde özümlemeye ve kritik etmeye başladılar. Bu oluşum sürecinin ardından bilime birçok kez orijinal katkılar yapmayı başardılar.

Sekizinci yüzyılda gerçekleşen çeviri faaliyetlerinin bu başarıda payı çok büyüktür ve İslâm Dünyası’nın çehresinin baştan başa değişmesine sebep olmuştur. Müslüman bilim ve düşün adamları yüksek nitelikli ve geçmişin bir tür tartışmazlık statüsüne ulaşmış bütün bilimsel ve felsefî bilgi birikimini Yunancadan Arapçaya aktarmışlardır. Yapılan çeviriler arasında Platon’un Devlet ve Kanun adlı diyalogları, Aristoteles’in Organon adlı mantık kitabı, Eukleides’in geometrinin temel kitabı olan Elementler’i ve Batlamyus’un (Ptolemaios) bütün zamanların en önemli astronomi çalışması olan Almagest’i dikkat çekmektedir. Bu dönemde Hint bilimine de yönelmiş olan Müslüman entelektüeller buradan da İslâm biliminin biçimlenmesinde etkili olacak önemli bilgileri Arapçaya aktarmayı başarmışlardır. Genellikle astronomi ve tıp alanına ilişkin yapıtlardan oluşan bu çeviriler arasında, VI. yüzyılda Hindistan’da yaşamış önemli bir astronom ve matematikçi olan Brahmagupta’nın astronomi, matematik ve özellikle de trigonometri açısından büyük önem taşıyan Siddhanta’sı da bulunmaktadır. Siddhanta, İbrahim el-Fezari tarafından Farsçasından Arapçaya çevrilmiştir. Tıp alanında ise, Hintlilerin meşhur ansiklopedik eseri Susruta, Dehenî el-Hindî adlı bir Hintli tarafından Arapçaya çevrilmiştir. Hint tıbbının klasik eserlerinden olan Susruta’nın Arapçaya çevrilmesi, Hint tıbbının İslâm Dünyası’na girmesini sağlamıştır. Embriyoloji, anatomi, fizyoloji, patoloji, tedavi, cerrahî ve toksikoloji gibi konulara ilişkin ayrıntılı bilgiler içeren Susruta günümüzde bile Uzak Doğu’nun muhtelif ülkelerinde okunmakta ve kullanılmaktadır.

Bu entelektüel uyanış, İslâm dinini bütün insanlığa tebliğ eden Hz. Muhammed’in bilgi ve bilime karşı geliştirmiş olduğu olumlu tutum ve destekle daha da güçlenmiş, kısa süre içerisinde büyük bir kültürel oluşumun doğmasıyla sonuçlanmıştır. Bilimi ve araştırmayı her fırsatta öven hadislerle araştırma ruhunun Müslümanlar arasında canlı kalmasını sağlamaya çalışan Hz. Muhammed’in çabalarıyla biçimlenen ilk dönem İslâm toplum yapısı, doğal olarak değer yargılarını dinden almaktaydı ve bu anlamda İslâm dinince olumlu olarak nitelendirilmiş ve teşvik edilmiş davranışlarda bulunmak büyük önem taşıyordu. Dolayısıyla da sekizinci yüzyıldan başlayan ve XII. yüzyıldan itibaren etkinliğini kaybeden bilimsel ilerlemenin oluşmasında İslâm’ın bilime karşı takınmış olduğu tutumun da büyük rolünün olduğu açıktır. Bu anlamda Kur’an’a bakıldığında, “Kul Rabbî Zidnî ‘İlmen” (Rabbim İlmimi Artır); “Kul Hel Yestevellezine Yalemune ve’l-Lezine Lâ Yalemun” (Bilenlerle Bilmeyenler Hiç Bir Olabilirler mi?); Yuti’l-Hikmete men Yeşa ve men Yuta’l-Hekmete kad Utiye Hayran Kesirâ” (Tanrı Bilgeliği Dilediğine Verir, Verdiği Kişiye de Gerçekten Büyük İyilik Yapılmıştır) ve İnnâfî Halkı’s-Semâvati ve’l-Ardi ve fî İhtilaf fî’l-Leyl ve’l-Nehâr Lâ Ayatîn Lî Ûlûl el-Bâb” (Akıl Sahibi Kişiler İçin Yerin ve Göklerin yaratılışında Gece ve Gündüzün Farklılığında İbret Vardır) gibi bir çok ayetin olduğu görülür.

Benzer şekilde bilgiyi ve bilimi yücelten hadisler de bulunmaktadır: “Utkuku’l-‘İlme min el-Mehdi ile’l-Lahd” (İlmi Ara beşikten Mezara Kadar); Tefekkürü’s-Saatin Hayran min ‘İbadet-i Senetin” (Bir Saatlik Tefekkür Bir Yıllık İbadetten Daha İyidir); Talebu’l-‘İlmi Farizatun ale Kullî Müslimin ve Müslimâtun” İlmi İstemek Kadın Erkek Bütün Müslümanlara Farzdır).

Kur’an’da ve hadislerde adı geçen “ilim-bilim” sözcüğünün bütünüyle pozitif bilimleri kapsadığını söylemek zor olmakla birlikte, bu ayet ve hadislerde geçtiği anlamıyla bile bilimin gelişmesine çok büyük ölçüde olumlu etki yaptığı açıktır. En azından bilimin ve araştırmacı düşüncenin takdir edilmesine ve dolayısıyla da İslâm topraklarında göç etmemesine yol açmış olduğu kesindir.

Bu olumlu ortam içerisinde Müslüman aydınlar kısa sürede geçmişin görkemli uygarlıklarının başarılarını da kapsayacak şekilde, bilimin gelişmesini besleyecek adımların atılmasını sağlayacak alt yapıyı oluşturmayı başardılar. Bu süreçte özellikle kurulmuş olan üç kurum, Bilgelik Evi, Gözlemevleri ve birer tedavi merkezi olmaktan daha fazla bir anlam taşıyan Hastaneler, büyük görevler üstlenmiştir.

Prof. Dr. Esin KÂHYA

Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Gazi TOPDEMİR

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi / Türkiye

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ