İKİNCİ DÖNEM TBMM VE CUMHURİYET’İN İLÂNI

İKİNCİ DÖNEM TBMM VE CUMHURİYET’İN İLÂNI

1. İkinci Dönem TBMM’nin Açılması (11 Ağustos 1923)

Kanuni Esasi’ye göre Mebuslar Meclisi seçimleri dört yılda bir yapılacaktı. 23 Nisan 1920’de TBMM açıldığında bunun kaç yıl süreyle olacağı belirtilmemiş, fakat Osmanlı anayasası yürürlükten kaldırılmadığından, başlangıçta orada belirlenen dört yıllık sürenin bu meclis için de geçerli olacağı var sayılmıştı. Bununla birlikte Ankara yönetimi kendi şekil ve mahiyetini ifade eden yasalar çıkarmak, kararlar kabul etmek suretiyle Osmanlı anayasası ve yasaları ile yürütülmesi mümkün olmayan konuları çözümlemeye çalışmıştı. O nedenle söz konusu yasalarda ve kararlarda anayasa hükmü ifade eden maddeler yer alıyordu. 29 Nisan 1920’de kabul edilen Hiyanet-i Vataniye Kanunu’nun 1. maddesi bu özde düzenlenmiş olup, aynı maddenin birinci kısmı TBMM’nin kuruluş amacını belirliyordu. Bu amaç, hilâfet ve saltanat makamları ile ülkenin düşman elinden ve saldırılarından kurtarılması idi. 5 Eylül 1920 tarihli Nisab-ı Müzakere Kanunu’nun 1. maddesi de TBMM’nin amacına ulaşıncaya kadar toplantılarını sürdürmesini öngörmekteydi. Her iki kanunun söz konusu maddeleri birlikte ele alındığında, I. Meclis’in süresinin zamanla değil, şartlarla sınırlandırılmış olduğu görülür. O şart da vatanın kurtuluşudur. Başka bir ifade ile I. Meclis vatanın kurtuluşuna kadar görevini sürdürecekti.

Mudanya Mütarekesi’nden sonra, 20 Kasım 1922’de Lozan Konferansı başladı. Artık ülke bütünüyle kurtarılmış, İtilaf Devletleri ve Yunanistan ile bir barış antlaşması yapılması aşamasına ulaşılmış ve böylece şart yerine gelmişti. Atatürk’ün 15 Ocak 1923’te Batı Anadolu gezisine çıkmasının sebeplerinden biri, belki başta geleni, yapılacak seçimler konusunda kamuoyunu yoklamak ve halkı aydınlatmaktı.[1] Atatürk 20 Şubat 1923’te Ankara’ya döndükten sonra bu kanaatini kuvvetlendirecek belirtilerin ortaya çıkmakta olduğunu gördü. Bu sırada Lozan Konferansı kesintiye uğratılmış, delegeler ülkelerine dönmüşlerdi. Meclis’te Lozan’la ilgili hararetli tartışmalar yapılıyor, Hariciye Vekili İsmet Paşa ve hükümet ağır bir biçimde eleştiriliyordu. Bu eleştirilerin haklı olup olmadığı bir yana, vatanı kurtaran Birinci Meclis kuruluş amacına ulaşmış, siyasi polemiklerle ilgilenmeye başlamıştı. İç siyasi çekişmelerin yeri bu meclis değil, siyasi programlarını ilan etmiş yeni siyasi parti veya grupların yer alacağı bir başka meclis olabilirdi. Atatürk de bunu görüyordu. “Bütün millette, Meclisin vazife ifa edemiyecek bir hale geldiği endişesi hissolunmaya başladı”ğı[2] anda harekete geçen Mustafa Kemal Paşa, önce hükümet üyeleri ile toplanarak seçimlerin yenilenmesini onlara kabul ettirdi, sonra Müdafaa-ı Hukuk Grubu’nun aynı doğrultuda karar almasını sağladı. Ardından 1 Nisan 1923’te Meclis Genel Kurulu’nda yapılan görüşmelerden sonra oy birliği ile[3] seçimlerin yenilenmesi hakkında karar kabul olundu. Birinci dönem TBMM son oturumunu 16 Nisan 1923’te yaptı ve görevini tamamlamış oldu.

Seçimlerin yenilenmesi kararı üzerine Mustafa Kemal Paşa aynı gün yani 1 Nisan 1923’te hükümete gönderdiği yazıda hemen seçimlere başlanmasını ve sonuçtan kendisinin bilgilendirmesini istedi.[4] 8 Nisan’da Halk Fırkası’na dönüştürülecek Müdafaa-ı Hukuk Grubunun 9 umdesi yayınlandı. Böylece siyasi programı ile bir grup ya da parti hareketi ortaya çıkmış oldu.[5] 1923 seçimleri iki dereceli olarak Haziran-Temmuz aylarında gerçekleştirildi. Bu seçimlere siyasi partilerle değil, Müdafaa-ı Hukuk Grubu ile gidildi ve Gümüşhane dışında hemen her yerde seçimleri Müdafaa-ı Hukuk adayları kazandılar. Lozan Barış Antlaşması imzalandıktan sonra, 11 Ağustos 1923’te toplanan İkinci TBMM’nin önünde önemli problemler bulunuyordu. Dışarıda Lozan Antlaşmasının onaylanması, içeride başkentin ve şekl-i hükümetin tespit edilmesi bunlardan başlıcaları idi. Mustafa Kemal Paşa 13 Ağustos’ta yeniden Meclis Başkanlığına seçildi. 14 Ağustos’ta Fethi Bey’in başkanlığında yeni bir hükümet kuruldu. Lozan Antlaşması ve ekleri 21 Ağustos’ta TBMM’ye sunuldu, 22 ve 23 Ağustos günleri görüşmeler yapıldıktan sonra dört ayrı kanun ile onaylandı.[6]

2. Ankara’nın Başkent Olması (13 Ekim 1923)

Mondros Mütarekesi’nden sonra, 13 Kasım 1918’de başkent İstanbul, İtilaf Devletleri tarafından denetim altına alınmış, devlet yönetimine müdahale edilmeye başlanmış, 16 Mart 1920’de resmen işgal edilmişti. Bu şekilde fiili ve resmi işgal beş yıldan beri sürdürülmekte idi. Saltanatın kaldırılmasından ve Osmanlı hükümetinin istifasından sonra, 4/5 Kasım gecesi Ankara hükümetince hazırlanan talimatnâme çerçevesinde TBMM adına İstanbul’un yönetimine el konulmuş ve başkentlik statüsüne son verilmişti. İstanbul’un yönetimine el konulması işgalden kurtarıldığı anlamına gelmiyordu. İşgal kuvvetleri halâ İstanbul’da idiler ve Lozan Konferansı sırasında da İstanbul’da kalmaya devam ettiler. Lozan Antlaşması’nı tamamlayan XIV sayılı protokol işgal altındaki Türk topraklarının boşaltılması ile ilgili idi. Bu protokole göre, Lozan Antlaşması ve eklerinin TBMM tarafından onaylandığının İstanbul’daki İtilaf yüksek komiserlerine bildirilmesinden sonra, altı hafta içerisinde işgal kuvvetleri İstanbul ve Boğazlar bölgesini boşaltıp çekileceklerdi.[7] 24 Ağustos’ta başlayan boşaltma işlemi 2 Ekim’de tamamlandı. 2 Ekim Salı günü işgal kuvvetleri İstanbul’dan ayrıldılar. Bundan dört gün sonra, 6 Ekim 1923’te Şükrü Naili Paşa komutasındaki Türk birlikleri İstanbul’a girdi. Beş yıl aradan sonra Türk kuvvetlerinin İstanbul’a girmesi, halk tarafından coşkun sevinç gösterileri ile karşılandı.

TBMM açıldığı günden beri fiili başkent Ankara olmasına rağmen İstanbul’un düşman işgalinden kurtarılması hükümet merkezi meselesinin gündeme getirilmesine sebep oldu. Bu mesele Milli Mücadele sırasında da ele alınmış, hükümet 28 Kasım 1920’de bir kararname hazırlamış ve bu kararname 31 Ocak 1921’de TBMM’de okunmuştu. Kararnamede, İstanbul kurtarıldıktan sonra bile onu bir merasim merkezi olarak muhafaza edip, devlet merkezini Anadolu’da emniyetli ve korunaklı bir yere nakletmenin gerekliliğinden bahsolunuyor, bir başkent komisyonu kurulması ve bu komisyona üç mebusun dahil edilmesi için meclisten izin isteniyordu.

Görüşmeler sırasında mebuslar söz konusu kararnamedeki hususlara karşı çıktılar. Bunu zamansız bulanlar olduğu gibi, sakıncalı görenler de oldu. O zaman başkentin belirlenmesi girişiminden sonuç alınamadı. “Başkentin İstanbul’dan Ankara’ya taşınması teklifi 26’ya karşı 71 oyla reddedildi.”[8] Bununla birlikte Mustafa Kemal Paşa’nın düşüncesi, devlet merkezinin Anadolu’da olması yönünde idi. Bu düşüncesini 1921 yılı kışında Ankara’ya gelen Amerikalı gazeteci C. K. Streit’e açıklarken, “… milli hükümetin merkezi Anadolu’da olacak.” diyordu.[9] 16/17 Ocak 1923 gecesi İstanbul gazetecileri ile yapmış olduğu İzmit Kasrı mülakatında da aynı konuda şunları söylemişti: “Anadolu’nun ortasında merkez olacak bir şehir ancak Ankara, Kayseri, Sivas müsellesi (üçgeni) dahilinde bir noktada olmak lâzım gelir. Ankara Türkiye’nin pekala merkezi olabilir.”[10] Öte yandan İngiltere de bu mesele ile ilgilenmiş, bu konuda Türkiye’nin gerçek niyetini öğrenmeye çalışmış, İstanbul’daki yüksek komiserleri ile İngiliz Dışişleri Bakanlığı arasında yazışmalar yapılmıştır. Hatta İngiltere, biraz daha ileri giderek, Türkiye ile kurulacak diplomatik ilişkisinin derecesini tespit etmeye çalışırken, başkent meselesi ile bu derecelendirme biçimi arasında bağlantı kurmak istemekte ve diplomatik temsilcilerin Türkiye’nin hangi şehrinde oturacaklarını bunun ölçütlerinden biri olarak görmekteydi.

Türkiye’nin konumu göz önüne alındığında bir işgüder ya da elçilik yerine büyükelçilik düzeyinde diplomatik ilişki kurulması zorunluluğu karşısında İngiltere, diplomatik misyonunu, başkent olacağı kesin görünen Ankara’ya değil, İstanbul’a göndermeyi, Ankara’daki işleri bir dışişleri memuruyla takip etmeyi kararlaştırdı ve bunu da müttefiklerine telkin etmeye başladı. Fransa’nın dışında İtalya, A.B.D. ve Japonya buna uyacaklarına dair izlenim veriyorlardı. Sonunda Fransa da ikna olundu. Şayet Türkiye, büyükelçiliklerin Ankara’ya taşınmasını isterse, o zaman diplomatik temsilciliğin derecesi düşürülecek, elçilik, hatta işgüderlik seviyesine indirilecekti. Amaç, Ankara’nın başkent ilan edilmesini engellemek ve böylece Ankara hükümetini zor durumda bırakarak düşürmek, yerine İngiltere’den yana yeni bir kabinenin kurulmasını sağlamaktı.[11]

İki yıldan fazla süreden beri gündemde olan, birinci dönem TBMM’de halledilemeyen, üstelik dış çevrelerin baskı unsuru haline gelmeye yüz tutan başkent meselesini hukuken karara bağlamak gerekiyordu. İstanbul kurtarılmış, bu noktada bir problem de kalmamıştı. İçeride “yeni İstanbul mebuslarından bazıları, Refet Paşa başta olmak üzere, İstanbul’un payitaht kalması lüzumunu, bazı misallere istinaden, ispat etmeye çalışıyorlardı.”[12] Dışarıda ve içeride meydana gelen tereddütlere nihayet vermek isteyen hükümet derhal harekete geçti. Bu mesele öncelikle Halk Fırkası meclis grubunda ele alındı. 9 Ekim 1923 tarihinde yapılan grup toplantısında partinin başkan vekili İsmet Paşa’nın, Ankara’nın hükümet merkezi olmasını isteyen önerisi kabul edildi. Bu öneri, İsmet Paşa ve 14 arkadaşının imzasıyla bir kanun teklifi olarak meclise sunuldu. Meclis’te komisyonlardan hızla geçti ve bir karar tasarısı şeklinde 13 Ekim 1923’te meclis genel kurulunda görüşülmeye başlandı. Tasarının gerekçesinde, devlet merkezi belirlenirken akla gelebilecek düşüncelere işaret olunuyor ve bu gerekçelerin yeni Türkiye’nin merkezinin Anadolu’da seçilmesini zorunlu hale getirdiği vurgulanıyordu. Yapılan uzun tartışmalardan sonra, Anayasa Komisyonu’nca tanzim olunan mazbata ittifaka yakın oy çokluğuyla kabul edildi. Kabul olunan kararda, Türkiye Devleti’nin idare merkezinin Ankara olduğu belirtiliyordu. Böylece hukuki işlem tamamlanmış, Ankara resmen başkent ilan edilmiştir.[13] Bir anayasa hükmü niteliğindeki bu karar Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nda 29 Ekim 1923’te 364 Sayılı Kanun’la yapılan değişiklikte yer almamış, 1924 anayasasının 2. maddesine ilave edilmiştir. 1937 ve 1945’te yapılan Anayasa değişikliklerinde 2. maddede yerini korurken, 1961 ve 1982 Anayasalarında 3. maddede belirtilmiş, 1982 Anayasası’nın değiştirilemeyecek hükümleri başlığını taşıyan 4. maddesinin kapsamına dahil edilmiştir.[14]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ