İKİ SULHİYYE IŞIĞINDA OSMANLI TOPLUMUNDA BARIŞ ÖZLEMİ

İKİ SULHİYYE IŞIĞINDA OSMANLI TOPLUMUNDA BARIŞ ÖZLEMİ

Osmanlı Devleti’nde XVII. yüzyıldan itibaren başlayan ve gittikçe derinleşen çözülmenin etkisi birçok alanda olduğu gibi, askerî alanda da görülmektedir. Osmanlı düzeninin çözülüşü, mutlakiyetçiliğin zayıflayıp çökmesiyle birlikte mütalaa edilmelidir. Çözülmenin getirdiği en önemli değişim, “bürokrasinin güçlü bir konuma gelmesi”dir. Böylece padişahın mutlak iradesi ve daimî muzafferiyet imajı da sarsılmıştır. Taşrada devleti uzun yıllar meşgul eden ve yorgun düşüren isyanlar, a’yânlık sisteminin giderek derebeylik halini alması ve birçok iç karışıklık, “mutlak otorite” anlayışını ve “devlet nizamı”nı da zayıflatmıştır. Artık her savaş alanından muzaffer dönen bir ordu yoktur. “Ateşli silahların yaygınlaşması ve piyadenin öneminin artışına paralel olarak devletin ücretli asker sayısını artırması ve dirlik olarak tahsis edilen gelirleri nakdî vergilere dönüştürme çabaları sonucunda da tımar sistemi zayıflamaya başlamıştır”[1]

Bütün bu zarurî değişmeleri takip eden ve gelişmelere ayak uydurmaya çalışan Osmanlı Devleti, artık savaş alanlarından yorgun ve fazla zayiat vererek dönmektedir. Savaşın toplumda uyandırdığı çağrışımlar değiştiği gibi, halkın savaşa bakışı da olumsuz bir hal almıştır. Konuyla ilgili olarak, çoğu tarih kitaplarında ayrıntılarını bulamayacağımız “toplumun nabzı”, büyük oranda dönemin edebî eserlerinde belgelenmiştir. Cornell H. Fleischer’in “yumuşak kanıtlar“[2] tabiriyle vasıfladığı edebî metinleri, “hissî tarih metinleri” olarak algılamak, tarihî olaylara yaklaşım yolunda bize yeni imkânlar kazandıracaktır. Özellikle Osmanlı şiirinin tarihî bir metin olarak değeri konusuna da ışık tutacak değerlendirmelerimizi iki önemli şiir üzerinde yoğunlaştıracağız. Bu çalışmada, Osmanlı Devleti için dönüm noktası olarak kabul edilen iki Sulhiyye metnini ele alacağız.

Metinlerden biri, XVII. yy. şairlerinden Nâbî’nin (1642-1712) Karlofça Anlaşması münasebetiyle Sadrazam Amcazâde Hüseyin Paşa için yazdığı Sulhiyye’dir.[3] İkinci metin, XVIII. yüzyıl şairlerinden Sâbit’in (öl.1712) Hüseyin Paşa övgüsünde yazmış olduğu ve Pasarofça Anlaşması’nı anlattığı Sulhiyye’dir.[4] Her iki kasidenin de konuyla doğrudan ilgili bölümleri dikkate alınmış olup Nâbî’nin 121 beyitlik kasidesinin ilk 60 beyiti, Sâbit’in 90 beyitlik kasidesinin de ilk 30 beyiti değerlendirilmiştir.

Nâbî, “Sulhiyye Kasidesi”ni 1697-1702 tarihleri arasında sadaret makamında bulunan Amcazâde Hüseyin Paşa’ya takdim etmiştir. “Sulhiyye”, “barışa ait, barışla ilgili; savaştan barışa geçilmesi münasebetiyle yazılan kaside” türüdür. Osmanlı edebiyatında pek az örneği bulunan bu kaside türü, genellikle Osmanlı Devleti’nin düşmanlarını barışa mecbur bırakması sonucu, padişah veya vezirin övülmesi münasebetiyle yazılmaktadır. Esasen sulh, İslam tarihinde daima Müslümanların lehine cereyan etmiş bir uygulamadır.

Kuran-ı Kerim’de “cihâdı teşvik eden” birçok ayet bulunmaktadır.[5] Hatta birçok sahabi arasında rahatsızlığa sebep olan Hudeybiye Anlaşması, Kuran’da “apaçık bir fethin”[6] müjdecisi olarak zikredilmiştir. Aynı şekilde, Muhammed Suresi’ndeki “sizler daha üstün durumda iken, zillet gösterip sulha yalvarmayın”[7] âyetinde de barışın hangi şartlarda yapılması gerektiğini bildirmektedir.

Osmanlı Devleti’nde imzalanan sulh anlaşmaları, genellikle devletin yeni kazanımlar elde etmesi ve düşmanın kayıplara uğratılması biçiminde gerçekleşmiştir. Denilebilir ki 1683’teki İkinci Viyana kuşatmasının yenilgiyle sonuçlanması, devletin ilk kez “acı bir gerçekle” karşılaşmasına da sebep olmuştur.

Esasen Osmanlı Devleti’nin XVII. yüzyıla kadar yaptığı anlaşmalarda, maddelerin büyük bir kısmı düşmana yaptırımlar içeren mahiyettedir. Bu hususta kaleme alınmış kasidelerde, Osmanlı Devleti’nin muzafferiyeti ve padişah ile vezirin gösterdikleri başarılar anlatılmaktadır. Birer tarih metni muhtevasına sahip bu tür kasidelerde devletin kazanımları sayılarak devlet ve padişah için “mutlak muzaffer” imajı çizilmiştir. Özellikle Viyana bozgunundan sonra savaş ve barış konulu şiirlerde daha gerçekçi bir yaklaşım ve üslubun hâkimiyeti dikkat çekicidir.

1699 yılında imzalanan Karlofça Anlaşması, içeriği ve imzalandığı zaman itibariyle Osmanlı Devleti açısından büyük önem taşımaktadır. Osmanlı’nın Avusturya, Venedik, Lehistan ve Rus temsilcileriyle bir araya gelerek imzaladığı bu anlaşma ile, 1683’teki Viyana kuşatmasından beri devam eden savaşlara son verilmiştir. Nâbî, bu anlaşma hakkında kaleme aldığı kasidesine büyük bir rahatlama ve emniyet duygusu ifadesi ile başlamaktadır:

Li’llâhilhamd olup ma’reke-i ceng tamâm
Buldu âlem yeniden sulh u salâh ile nizâm

(Allaha şükür ki savaş meydanı sona erdi.
Dünya yeniden barış ve huzurla düzen buldu.)

Burada şair “Li’llâhilhamd” ifadesiyle sözlerine başlayarak savaşın sona ermesi üzerine Allah’a hamd etmektedir. Osmanlı şairinin şükrettiği husus, bu kez düşmana yaptırımlar içeren ve Osmanlı’nın menfaatlerinin anlatıldığı bir muhteva taşımamamaktadır. Aksine bu anlaşma, Osmanlı Devleti’nin ilk önemli toprak kayıplarıyla sonuçlanan ve devletin lehine hemen hemen hiç bir unsur taşımayan bir niteliktedir.

Sultan II. Mustafa ile Lehistan Kıralı II. Auguste arasında akd olunan harpler sebebiyle bozulmuş olan Osmanlı-Lehistan dostluğunun yenilenmesi ve komşuluk ilişkilerinin düzenlenmesi için İngiltere Kıralı III. William ile Netherland’ın (Hollanda) aracılıkta bulunduklarını Sadrazam ve Serdar-ı Ekrem Hüseyin Paşa’nın (Amcazade) arzetmesi üzerine barışa karar verilmiştir.

Karlofça’da Lehistan, Osmanlı vekilleri ve elçileri ile aracı devletlerin temsilcileri arasında yapılan görüşmelerden sonra, 6 Ocak 1699 (4 Rb.1110) tarihinde anlaşmaya varılmış ve bu hususta, Lehistan Elçisi Stanisiaw Mateusz Rzewuski tarafından takdim olunan nâmede belirtilen istekler kabul olunarak, Karlofça Antlaşması yürürlüğe girmiştir. 11 Ekim 1699’da İstanbul’da kaleme alınan ve 11 maddeden oluşan bu antlaşma metni özetle şu hususları ihtivâ etmektedir:

  1. “Bu anlaşma ile taraflar arasında bir zamandan beri süregelen düşmanlık eski dostluğa döndüğünden, her iki devlet halklarının sükun içinde olması ve iki harpten önceki sınırın aynen korunması.
  2. Harpten evvel Boğdan’ın eski sınırları dahilinde olan ve içlerinde halen Leh askeri bulunan kalelerin boşaltılması ve harpten önceki duruma getirilmesi.
  3. Harplerden önce Lehistan hududu içinde bulunan Kamaniçe Kalesi’nin boşaltılmasına ve Boğdan’da oturan Ukranya Hetmanının çıkarılmasına Mart’ta başlanıp 15 Mayıs’a kadar bitirilmesi, boşaltma sırasında kimseye zarar verilmemesi ve zor kullanılmaması.
  4. Osmanlı teb’asından hiç kimsenin, özellikle tatarların herhangi bir bahane ile Lehistan hudutlarına tecavüz etmemeleri ve barışıklığa riayetkâr olmaları, aksi halde cezalandırılacakları, Lehliler’in de, barışın devamı için aynı şekilde davranmaları.
  5. Lehistan öteden beri bağımsız bir devlet olduğundan, Osmanlı Devleti ve ona tâbi olanlar tarafından herhangi bir istekle zorlanmaması.
  6. Harp sonunda Bucaklı ve başka tatarların Boğdan’dan aldıkları yerlerde kalmaları Lehistan’la olan anlaşmaya aykırı bulunduğundan, çıkarılmaları ve yerlerine gönderilmeleri.
  7. Kiliselerde yapılacak âyinlere müdahale olunmaması.
  8. Lehistan’dan ticaret maksadıyla gelenlerin, Gümrük resmini ödedikten sonra, mallarını serbestçe satmaları ve kendilerinden ayrıca vergi istenmemesi, götürülmesi yasaklanan eşyanın memleketlerine izinsiz götürülmemesi, iki taraf tüccarlarından, yurtları dışında ölenlerin mallarına müdahale edilmemesi, aradaki anlaşmazlıkların hak ve adalet yoluyla çözümlenmesi.
  9. Harp sırasında alınan Lehli esirlerin bahaları ödendikten sonra serbest bırakılmaları, bu hususta arada bir anlaşmazlık çıkarsa hak ve adalet yolu ile çözümlenmesi, beylik zindanlarda bulunan esirlerin her iki tarafca bedelleri ödenerek serbest bırakılmaları.
  10. Evvelki anlaşmalarda olduğu gibi, Lehistan ile aradaki dostluk devam ettikçe, Boğdan Voyvodası’nın da Lehistan ile eski ilişkilerini sürdürmesi, Boğdan ve Eflak’ten bir suç işleyip Lehistan’a kaçan olursa geri gönderilmesi, Lehistan teb’asından da bir kimse suç işleyip Osmanlı Ülkesine sığınırsa geri gönderilmesi.
  11. Evvelce yapılan anlaşmalarda bulunan ve halen yapılan anlaşmaya aykırı ve iki devletin çıkarlarına zararı olmayan şartların yürürlükte kalması ve zararlı olanların yürürlükten kaldırılması ve anlaşmanın imzası tarihinden otuz gün sonra, anlaşma şartlarına aykırı harekette bulunanların cezalandırılmaları.
  12. Anlaşma şartlarına uyuldukça dostluk ve barışıklığın devam edeceğine dair.” (Tarih: 15 Rebiyülahir 1111/11 Ekim 1699).[8]

Osmanlı Devleti, Karlofça’dan çok önce, savaştığı devletlerle zaman zaman olumsuz maddeler de içeren anlaşmalar yapmıştır. Ancak bunların hiçbiri, Karlofça kadar “yenilginin açıkça kabulü”nü yansıtan mahiyette değildir. Osmanlı Devleti, 1489 yılından itibaren Lehlilerle de birçok siyasî ve ticârî anlaşma imzalamıştır. Ancak Karlofça bir daha geri alınamayan toprak kaybının tescillendiği bir anlaşmadır. Nitekim ünlü tarihçi Hammer, konuyu şöyle değerlendirmektedir:

“Karlofça barışı Hıristiyanlık için saydığımız sonraki (Pasarofça, Kaynarca ve Edirne antlaşmalar -AFB-) üç muahededen daha çok, daha faydalı ve çok daha zafer taşıyanı sayılmak gerekir. Çünkü on altı yıldır süren bir savaşa son verdiği gibi, bu savaşta kazanılmış olan Transilvanya ve Macaristan’ın mülkiyetini Avusturya’ya, Mora ve Dalmaçya’nın mülkiyetini Osmanlı hâkimiyetinden çekip alarak Venedik Cumhuriyeti’ne vermiştir.”[9]

Bu yorumlara bakılırsa, Osmanlı şairinin “coşkuyla” karşıladığı bu anlaşmanın Osmanlı Devleti açısından pek de olumlu neticeler doğurmadığı anlaşılacaktır. İşte edebî bir metin olan bu kasidenin tarihsel değeri burada karşımıza çıkmaktadır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, kayıplarla neticelenen bir anlaşmanın ve barışın, “şükürle karşılanması” bile bir anlamda yeni bir anlayış ve yeni bir dünya görüşünü temsil etmektedir.

Nâbî’nin kasidesinin bütününde bu duygu ve düşünce hâkimdir. Şair “dünyanın yeniden barış ve huzur bulmasını” çeşitli benzetmelerle anlatırken, savaştan bıkan ve yorulan Osmanlı insanının da psikolojisini ele vermektedir. “Savaş eziyeti âdeta soğuk bir kışın getirdiği zahmet” gibi tahayyül edilirken, barış rahatlık ve huzur veren bir bahara benzetilmiştir.

Nâbî’nin savaş ve barışı tabiattaki unsurlarla mukayese ederken biribirine zıt kavramları kullanması dikkat çekicidir:

          Savaş                          Barış

  • sermâ-yı sitem            : bahâr-ı rahat
  • âteş-i harb ü vegâ       : pîrehen-i Berd ü Selâm
  • tûfân-ı fiten                  : keştî-i emn ü emân

Toplumda, savaşın etkileri ve oluşturduğu ruh hâlini de anlatan şair, ülkeyi baştan başa saran savaşların halkı çaresizlik içerisinde bıraktığını söyler:

Şarkdan garba dolup ‘arbede-i ceng ü cidâl
Kimse bilmezdi ne yüzden bulacağın encâm

(Hiç kimse doğudan batıya kadar dolan savaş ve kavga gürültüsünün ne zaman son bulacağını bilmezdi.)

Hâtıra gelmez idi bir dahi fikr-i sıhhat
Mübtelâ-yı maraz olmuşdu mizâc-ı eyyâm

(Sıhhat bulma düşüncesi bir daha akla gelmezdi.
Günlerin tabiatı hastalığa tutulmuştu.)

Osmanlı aydınının “demir atmamış devlet gemisinin batmasında” söz etmesi, bu barışa mecburiyeti de haklı kılmaktadır:

Garka yaklaşmış iken keştî-i bî-lenger-i mülk
Bâd-ı tevfîk erişip eyledi tefrîk-i gamâm

(Demir atmamış mülk gemisi batmak üzereyken,
Allah’ın yardım rüzgarı yetişip bulutları biribirinden ayırdı.)

Nihayet, “kader mahkemesinin kadısı bu zor davâya kesin bir hüküm vermiş ve barış imzalanmıştır.” Şairin barışı “gayb âleminden ansızın çıkıveren nazlı edâlı bir güzele” benzetmesi de üzerinde durulması gereken bir noktadır:

Nâgehân eyledi dûşîze-i hoş-çihre-i sulh
Mâverâ-yı harem-i gaybdan ızhâr-ı hırâm

(Barışın güzel çehreli dilberi ansızın gayb hareminin ötesinden nazlı nazlı salınarak göründü.)

Padişahın yaptığı bu anlaşma, Osmanlı insanı için bir “azatlık belgesi” olmuştur. Bu anlaşmayla devranın dağılmış şirazesi yeniden bir araya getirilmiş ve kuvvetlendirilmiştir. Artık dostluk temelleri atılmış ve barış seddi muhkem hale getirilmiştir. Halkın barışı sevinç ve memnuniyetle karşılamasını, cemiyet manzaralarından sunduğu kesitlerle anlatan şair, “dost ve düşmanın dostluk şarabıyla aynı rengi aldığını” ve “vefâ macununun düşmanlık kederlerini ortadan kaldırdığını” söyler.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al