İKİ DÜNYANIN KARŞILAŞMASI: MÜSLÜMAN VE LATİN BATI DÜNYASI ARASINDA HAÇLI SEFERLERİ DÖNEMİNDEKİ İLİŞKİLER

İKİ DÜNYANIN KARŞILAŞMASI: MÜSLÜMAN VE LATİN BATI DÜNYASI ARASINDA HAÇLI SEFERLERİ DÖNEMİNDEKİ İLİŞKİLER

1. Giriş

Genelde Doğu ile Batı, özelde ise, İslam ve Hıristiyanlık arasındaki ilişki biçimi, her dönemde, o dönemin öne çıkan değerleri ve bu değerleri savunma aracına göre farklılık göstermiştir. Orta Çağ’ın öne çıkan değeri ‘iman’ ve bu değeri savunma aracı olarak da ‘şiddet’ benimsenince, bu iki büyük din ve mensupları arasındaki ilişki biçimi de uzun süreli savaş olarak kendini göstermiştir.

Kendi dışındaki ırk ve dinlerle ilişki biçimini şiddete dayalı olarak temellendirme, Orta Çağ Avrupası’nın temel özelliğiydi.[1] Orta Çağ, her şeyden önce, imanın ön planda tutulduğu ve bunun için her türlü savaşın hüküm sürdüğü yaklaşık bin yıllık (milenyum) bir süreyi kapsar (M.S. 476-1453). Bu dönemin başlangıcı olarak Batı Roma’nın çöküşü, bitişi olarak da İstanbul’un fethi verilir. Bu iki faktör, yani ‘iman’ ve ‘savaş’ Orta Çağ’da oluşturulan tüm kurumları şekillendirmiş ve Orta Çağ zihniyetine nüfuz etmiştir; bu iki kavram, Orta Çağ Avrupası’nda açılımlarını tam olarak ancak Haçlı Seferleri’nde bulmuştur. Savaşa ve katledilecek on binlere propaganda için kullanılan ‘Allah rızası’, bütün varlıklarıyla bu savaşa katılan ‘Avrupa şövalyeleri’ ve imanı istismar eden ‘militan bir Kilise’ ile oluşturulan bu uyum, Orta Çağ’a temel özelliğini kazandırmıştır. Ve 1095’in Kasımı’nda, Clermont’da (Auvergne, Fransa) yaptığı Haçlı Seferleri çağrısında Papa II. Urbanus’un kullandığı slogan, “Deus lo volt” (Tanrı böyle istiyor!), bu zihniyetin en temel dışavurumuydu.

2. Haçlı Seferleri’ni Doğuran Düşünce

Haçlı Seferleri’ni doğuran düşünceye dair yorumlar çağdan çağa değişiklik göstermektedir.[2] Orta Çağ zihniyeti bu seferleri kutsal bir amaç için Tanrı’nın inayetiyle Tanrı’nın yeryüzündeki vekili Kutsal Papalık kanalıyla girişilen kutsal bir savaş olarak görmekteydi. Bu anlayış, bütün Orta Çağ’a hakim olan, tarihin akışına Tanrı’nın müdahale etmesini kolaylaştıran ‘Tanrı’nın inayeti’ görüşünün bir yansımasıdır. Bunun karşıtı bir anlayış Rönesans döneminde ve XVIII. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Bu iki dönemin rasyonalist filozofları, bu hareketi, tipik Orta Çağ fanatizminin bir ürünü ve Orta Çağ zihniyetinin bağnazlığı olarak görmektedir.[3]

Siyaset tarihçileri, bu seferleri, Batı’dan Doğu’ya yapılan bir göç dalgası, bir başka Völkerwanderung veya ihtiyaç içindeki millet ve kabilelerin kendi topraklarından daha verimli topraklar ve iyi hayat şartları bulmak için giriştikleri bir hareket olarak sınıflandırmaktadır; zira, Haçlı Seferleri’nin esas başlatıcıları durumundaki Normanlar ve Franklar, Orta Çağ boyunca, IV. ve V. yüzyıllarda, yani Roma İmparatorluğu’nun düşüşe geçtiği dönemlerde göçmen özellikleriyle ün kazanmış kavimlerdi.[4]

Ekonomi tarihçileri ise, bu harekette, Avrupa’nın Doğu’ya doğru yayılmasını, başka bir ifadeyle, kolonizasyonu ve Orta Çağ emperyalizmini görürler.[5] Yakındoğu tarihçileri ve yine Batılı tarihçilerin büyük bir kısmı, bu seferleri Colombus’a, Britanya İmparatorluğu’na ve II. Dünya Savaşı’ndan sonraki toprak paylaşımıyla devam eden dairesel Avrupa kolonyalizmine giden yolun başlangıcı olarak kabul ederler.

Zira Haçlı Seferleri sürecinde Yakın Doğu’da kurulan feodal devletler aracılığıyla, Batı ilk kez kendi hakimiyet alanı dışında nüfuzunu hem kültürel hem de dinsel olarak gösterebileceği etki alanları oluşturmaya başladı.XI. yüzyıl boyunca, Fransa’nın kendi nüfusunu besleyecek kaynaklardan mahrum olduğunu ve halkın sıkıntılar içinde hayatını zor idame ettirdiğini bilen Papa II. Urbanus, Haçlı Seferleri’ne çağrıda bulunurken, bu durumu bir motivasyon unsuru olarak kullanmış ve (kutsal kitaba da referansla) Filistin topraklarını, her tarafından süt ve bal akan nehirlerin süslediği topraklar olarak sunmuştur. Bu çağrıyı takiben Haçlı Seferleri’nin devamı ve Latin Kudüs Krallığı’nın kuruluş süreci içinde insanlar, Avrupa’dan doğuya dalgalar hâlinde göç etmiştir.[6]

Genel kabul gören bir başka düşünceye göre ise, Haçlı Seferleri, Batı Hıristiyanlığına ait halklar, özellikle Normanlar ve Franklar tarafından, Papa’nın liderliğinde organize edilen ve Müslümanların ellerinde bulunan kutsal toprakları kurtarmayı hedefleyen, bu amaçla da seferlere çağrının yapıldığı 1095 yılından başlayıp 1099’da Suriye sahil kordonuna kadar uzanan bir toprak parçası üzerinde kurulan Latin Kudüs Krallığı’nın 1291/1292’de çöküşüyle son bulan hareketlere verilen addır.

Haçlı Seferleri’ne katılan bu insanların büyük bir kısmı, üzerlerinde hakimiyet kuran feodallerin ve Kilise babalarının zulmünden de kurtulacakları için, bu işe, kendilerini özgürlüğe taşıyan bir adım gözüyle bakıyordu. Bu seferlerle, toprağa bağlı serfler kendilerini mağrur toprak sahibi efendilerinden kurtarıyor ve ailelerini özgürlük yurduna naklediyorlardı. Rahipler, Kilise’nin sıkı disiplininden kurtuluyor, birçok suçtan içeri giren ve cezalandırılmak için aranan kişiler de bu seferlerle, özgürlüklerine kavuşuyordu.[7] Gittikleri topraklar ve bu toprakların sahipleri konusunda o kadar cahildiler ki, başlarındaki adamlar bile kendi sınırları dışına çıktıkları gün ilk karşılaşacakları şehrin, Müslümanlardan tekrar geri almayı planladıkları Kudüs olup olmadığını soracak kadar bilgi yoksunuydu.[8]

Orta Çağ’ın önemli bir tarihçisi durumundaki William of Tyre (1130-1187), “Bu seferlere katılanların hepsi, tabii ki, Allah rızası için katılmadılar. (…) Bir kısmı arkadaşlarını yalnız bırakmamak, bir kısmı korkak olarak anılmamak, bir kısmı ise alacaklılarından kurtulmak için oradaydılar.”[9] ifadelerini kullanmaktadır.

Bu seferlerle Avrupa’nın hırsızları, katilleri, kundakçıları, papazların yönlendirmesiyle, daha önce kendi Hıristiyan kardeşlerine uyguladıkları işkence ve katliamları Müslümanlara tatbik için yollara dökülmüştü.[10] Hem katılımcılardan, hem de onları bu işe sürükleyen Kilise’den kaynaklanan farklı motivasyonların sebep olduğu bu seferler, Kilise’yi ve Latin Batı Hıristiyanlarını hiç bilmedikleri bir coğrafyaya ve kültür iklimine taşımıştır.

2.1. Latin-Ortodoks Çatışması

Normanların Doğu Akdeniz’e doğru açılma isteği, Haçlı Seferleri’ni motive etmede iyi bir gerekçe olarak ortada duruyordu. Bu da, doğal olarak, Bizans’ın çıkarlarının Batı’nın çıkarlarıyla çatışması demekti. Kutsal savaş çığırtkanlıklarıyla Haçlı Seferleri’ne başlanmamış olsaydı, Latin Hıristiyanlarının yapmayı planladıkları ilk şey, Doğu Hıristiyanlığı’nın merkezi konumundaki İstanbul’u işgal etmekti.[11] Batı Hıristiyanlığı bu arzusuna IV. Haçlı Seferi’ne kadar engel olabildi; fakat IV. Haçlı Seferi sırasında (1204) Latinler, İstanbul’u -İmparatorluğun Türkler tarafından iyice zayıflatılmasından da yararlanarak- işgal ettiler ve yaklaşık 50 yıl İstanbul’dan çıkmadılar. Bu işgale gerekçe olarak, daha önce buraya gelen Venedikli tacirlerin Ortodokslar tarafından kılıçtan geçirilmesini gösterseler de, bu pek tatmin edici bir gerekçe olarak kabul görmemektedir; fakat bu işgal, o ana kadar Latin Hıristiyanlığı’nın, Türklerin Doğu Hıristiyanlığı’nı yıpratmalarına göz yumdukları ve Katolik dünyanın kapısı niteliğindeki Viyana’ya dayanıncaya kadar bu fetih faaliyetine, bir anlamda, seyirci kaldıkları iddialarını güçlendirmektedir. Dolayısıyla, Haçlı Seferleri, Hıristiyanlığın anayurdunu kurtarma girişimi değil, tersine, Roma Kilisesi’nin egemenliğini Doğu’ya doğru yayma ve Doğu’yu kolonileştirme girişiminden başka bir şey değildi.[12]

IV. Haçlı Seferi sırasında Haçlıların İstanbul’u yağmalamaları ve Ortodokslara muameleleri de, daha sonra İstanbul’un Türkler tarafından fethini kolaylaştıran bir unsur olarak kendini gösterecektir.

Şiizmatik/bölücü olarak kabul ettikleri Doğu Hıristiyanlığı’nın tasfiyesinden sonra bu toprakları ellerine geçiren Türklere, II. Pius, Latin Hıristiyanlığı’nın doğu temsilcisi olma şerefini önerecektir. II. Pius, esas adıyla ünlü hümanist Papa Enea Silvio Piccolomini, 1460’da Fatih Sultan Mehmet’e Hıristiyan olmasını ve Roma’nın temsilcisi olarak, Doğu Hıristiyanlığı’nın başına geçmesini teklif edecektir. Bu tutum, Fatih’i, platonic-prens filozof modeli olarak gören başka papaların da akıllarından geçirdikleri bir şeydi.[13]

Latin Katolik dünyanın, Ortodoksluğu şiizmatik bir din olarak görmesi, onlara karşı hem siyasal, hem de dinsel olarak şiddete dayalı bir tavır geliştirmeleriyle sonuçlanmıştır. Mutlak kudreti kendinde görme ve Latin Katolik Kilisesi’ni, İsa Mesih’in yeryüzünde temsil edildiği tek mekan olarak kabul etme anlayışı, Latin Hıristiyanlarının diğer din ve inanç mensuplarına toleranssızlığının başlıca sebebiydi. Onlara göre inançsız birisine gösterilecek müsamaha, vatan hainliğiyle eşdeğerdeydi. Hatta Hıristiyanların Tanrısı’na başka bir şekilde ibadet etme bile, şüphe ve takibat sebebiydi. Orta Çağ’da ‘Katolik’ ve ‘vatandaş’ aynı anlamı ifade ediyordu. İmana zıt herhangi bir hareket veya dinden dönme, vatana ihanet olarak kabul ediliyor ve ölümle cezalandırılıyordu.

Bu gelenek, Hıristiyanlaşmış Roma İmparatorluğu ile başlar. Hıristiyanlığı kabulünden sonra teokratik bir form alan Roma, imana karşı işlenen suçları, devlete karşı işlenen suçlar[14] kategorisinde ele almaya zorlanmıştı ve buna bağlı olarak da, devlet, Hıristiyanlık’tan dönme (apostasy), Hıristiyanlığın dışında başka bir dine mensup olma (heresy) ve dinde ayrılıkçılığı (schism), aynı şekilde, ölümle cezalandırıyordu. Orta Çağda bu uygulama kendine St. Thomas ile güçlü bir teorik temel bulacaktır. Aynı zamanda Dominiklerin de ileri gelenlerinden olan St. Thomas şunları yazmaktadır: “Seküler devletin yetkisini elinde bulunduranlar, büyük suç işleyenleri ölümle cezalandırabilmektedir. Dinden dönme veya hak dini (Katoliklik) reddetme, günahların en büyüğüdür. O hâlde dinden dönenler ve onun hak olduğunu reddedenler, sadece aforoz edilmek suretiyle kiliseden uzaklaştırılmakla kalmamalı, öldürülmek suretiyle dünyadan da kaldırılmalıdırlar.”[15]

2.2. Toprakların ya da Halkların Hıristiyanlaştırılması

Haçlı Seferleri’nin temel gayesinin, halklardan ziyade, toprak parçalarının (örneğin Suriye, Filistin) Hıristiyanlaştırılması,[16] başka bir ifadeyle, Roma Katolik dünyasının hakimiyeti altına alınması olduğu çokça vurgulanmaktadır.[17] Bu da, buralarda yaşayan Müslüman halkın katledilmesi gerektiği gibi bir sonucu doğurmuştur. Bu anlayışın iki örneği, 1098’in Haziranı’nda meydana gelen Antakya katliamı ve 1099’un Temmuzu’nda cereyan eden Kudüs katliamıdır.[18] Aslında Haçlı Seferleri’nin başlatıcısı konumundaki Papa II. Urbanus, topraklar kadar halkların da Hıristiyanlaştırılmasını hedef olarak göstermişti. Böyle bir niyeti olduğunu, papalığı devraldığı ilk yılda (1088) ilan etmişti. Müslümanlardan geri alınan Toledo (1085) halkından Müslüman olanları Hıristiyanlaştırma çabasına girişilmesini Bernard of Sahagun’dan istemişti.[19] Aslında II. Urbanus’u, Haçlı Seferleri’ne çağrıda bulunduğu Clermont’da (1095) halkların ihtidasından bahsetmediği için eleştirenler de vardır;[20] fakat ima ile de olsa, Papa’nın hitabında, Türklerin Hıristiyanlaştırılmasındaki başarısızlıktan bahsedilmektedir.[21] Clermont’taki hitapta hazır bulunduğunu iddia eden ve duyduklarını 1110’da kaleme alan Baudri of Dol ise, Papa’nın, Türklerin Hıristiyanlaştırılmasının mümkün olmadığını, zira bir zihin körlüğünün onları hakimiyetine aldığını, ifade ettiğine değinmektedir.[22] Yine Clermont’taki hitabı 1122’de yazan başka bir kronik/tarihçi Robert the Monk ise, Papa’nın, Türklerin, Tanrı’ya yabancılaşmış bir millet olduğundan bahsettiğini aktarmaktadır. Başka tarihçiler, sözü edilen ‘yabancılaşma’ kelimesi yerine ‘Hıristiyanlaşmamış’ ve ‘pagan’ kelimelerini yerleştirmektedir.

Hitapta bunların yer alması, Haçlı Seferleri’nin temel hedefinin Müslümanların Hıristiyanlaştırılması olduğu anlamına gelmez; fakat, Papa’nın zihninde, en azından bu seferlerin sonunda, Müslümanların Hıristiyanlığa geçmeleri, Greklerin de Latin Hıristiyanlığı’nı kabul etmeleri gibi bir ümit, hedef olmaktan çıkacaktı. Doğu ‘sorunu’nun hâlâ en şiddetli hâliyle varlığını devam ettirmesini, Türklerin silah ya da ikna yoluyla Hıristiyanlaştırılamamasına verenlerin sayısı hiç de az değildi.[23]

Haçlı Seferleri’ndeki misyonerliğin rolünü, Papa’nın sefer çağrısından sonra Doğru Fransa’dan kalkıp Almanya’nın güneydoğusu, Bohemya ve Macaristan rotasını takip eden ilk Haçlıların, yolları üzerindeki tüm Yahudilere ya vaftiz olma ya da katledilme seçeneklerini sunmalarında gözlemlemek de mümkündür.[24] Peter the Hermit’in talebelerinin başını çektiği bir misyoner grubu tarafından yönlendirilen bu insanlar, İsa’nın çarmıha gerilmesindeki bütün suçu Yahudilere yükledikleri için Yahudilere ve İsa’nın boş kabrinin bulunduğu Kudüs’ü ellerinde bulundurdukları için de Müslümanlara, aynı intikam duygusuyla yaklaşıyorlardı. Aynı imaj, bütün Orta Çağ Hıristiyanlarının kafasındaki temel imajdı.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ