“İKİ BÜYÜK NİMETİM VAR”

“İKİ BÜYÜK NİMETİM VAR”

Neşet Ertaş bir türküsünde, ”İki büyük nimetim var, biri anam biri yârim; Birisi var etti beni, birisi yar etti beni” böyle der. Yani kadını “nimet “olarak görmek ancak bizim kültürümüzde vardır. Bu sebeple abide kadınlar da hep bizden çıkmıştır. Batılı, kadınları “dişi” olarak görmüş, tasvirleri bile bu algılamanın tabii sonucu olarak cinselliği ön palana çıkartılarak hayal edilmiştir. Batılının hayalindeki kadın ya bir “seks bombası” veya “şehvet abidesidir”(!) Bizdeki ahmaklar da bu tür kadınları azdırıp, kendilerine köle yapmak için” taş bebek, ikoncan, süper star veya ultra süper star” diyerek aklınca ona makam verir(!) Özbeklerin bir kelam-ı kibarı vardır, ”kadın cefa, it vefa” diye. Bu sözü tasdikleyecek ne it beslerler evlerinde, ne de it dolaştırırlar sokaklarda, parklarda. Hatta it gezdirenlerle alay ederler. Ancak bu sözün sahibinin Ruslar olduğunu tahmin ederek yanlışlığını anlatmaya gerek bile yoktur.

Bu günkü batılı değerlerin beşiği olduğu söylenen Fransa’da, ortaçağda kadınların işkenceyle öldürüldüklerine şahit oluyoruz. ”İçine cin girdi” denilerek kadınları ellerinden ağaçlara çivilenenler mi yoktu, ayaklarından bağlanıp baş aşağı sarkıtılarak işkenceyle öldürülenlerini mi arasınız? Hatta o, batının yüz akı denilen ancak batının arka yüzü olan Fransa’da kral, zamanın en meşhur şairine şiirler ısmarlayarak sevdiği kadına yollardı. Bu aşk şiirlerini alan kadın da kim bilir ne kadar mutlu oluyordu! Bunca güzel terennümlü, bunca belagat sahibi “bu kadar hoş avazlı, güzel söyleyişin sahibi adamın kendisi kim bilir ne kadar hoş sohbet ve muhteşem bir adamdır” diye düşünmüştür. Kralın bu yaptığına “el ağzıyla bal yemek” denmez mi?” Kim bilir ne kadar tatlı ve hoş sohbetli, ne kadar gönül okşayıcı sözlerin sahibidir” diye düşünmüştür bu adamı. Oysa ilk karşılaştığında bu adam için “odun mu der, kaba mı der, söz söylemekten aciz mi der, yalancı mı der, ne der kim bilir? Ortaçağ Fransa’sında kadının şiir yazması imkânsızdı. Hele hele onun kitaplaştırılması mümkün değildi. Oysa Türk tarihinde o zamanlar, pek çok kadın hem de kendi adına divan tertip edebiliyordu. İşte size o kurban bayramında arkadaşlarıyla kurbanlık aramaya gidince kendisine takılan şair arkadaşı Haşmet Bey’e, “boynuzlu/boynuzsuz koç” latifesini yapan meşhur Fitnat Hanım…

On sekizinci yüzyılın sonlarındaki Kokan Hanı Umarhan’ın ölümü üzerine han olan şaire, edibe, fazile, yardımsever ve müşfik devlet kadını Mahlar Ayım Nadire Begüm! Kurmuş olduğu kültür merkezi olan “Mahlarayım” kültür ve yardımlaşma merkezinde, din, ahlak, tarih, edebiyat, yardımseverlik, diğergamlık… gibi üstün niteliklerin anlatıldığı, gerçekleştirildiği bu merkezdeki bir abide devlet kadını… Bu gün dahi adının o kültür merkeziyle beraber anıldığı, adının üniversitelere verildiği, muhteşem bir Türk kadını! İktidarı elinden alamayan erkeklerin bir ortaçağ kabalığı ile “başımıza bir kadının geçmesi ile gökten taş yağacak” diyerek Buhara emiri Alimhan’ı kışkırtarak acı bir sonla, tam bir ortaçağ kabalığı ile son bulan bu aydınlık dönemin mimarı bir kadın.

Ama ortaçağın karanlıklarının zifiri hale geldiği batıda kadınların aşağılanması da ayrı bir gönül yarası. Hem de zamanın aydınları, ilericileri ve bu güne kadar söyledikleri dillerden düşmeyen batı aydınlanmasının mimarlarından olan adamların hezeyanları. . Jan Jak Russo, ”kadına değer vererek fikrini sormak abesle iştigaldir” der. Voltaire ise, ”kadını adam yerine koymak, ona değer vermek bile değersizliktir” der. İşte bu adamlarla aynı çağda yaşamış bir Timur ve birinci hanımı Bibi hanım… Çağatay Han’ın kızı olması sebebiyle, hem de yaşça büyük olması sebebiyle diğer hanımlar ona “bibi” diyorlar hürmeten. Bibi hanımı yanından hiç ayırmayan Timur, onu en son seferi olan ve bu seferde bir kuru gösteriş sebebiyle vefat ettiği, Çin seferine O’nu da götürmüştür. Oğullarını götürmemiş, Bibi hanımı götürmeyi uygun bulmuştur. Demek ki ordunun sevk ve idaresi de Bibi hanımdaydı. Zaten dönüşte Timur da vefat etmiş, sadece kendisi idare etmiştir orduyu. Ne ordu bu işe itiraz etmiş, ne de kendisi bu işe hazır olmadığını” beyan etmiştir. Orduyu bir kadına emanet etmek bizde de var. Ancak kadınlar da ordunun sevk ve idaresini hakkıyla yapacak kapasitede insanlar elbette. Aynı Bibi Hanım, Timur Hemedan seferinde iken, kuşatma uzun sürmüş, ordunun kumanyası bitmiş, altınları tükenmişti. Timur, yardım istemişti de Bibi hanım O’na, “Bir dünya lideri olarak bu hale bir çözüm yolu bulamamışsan üzüntüm kat be kat artar” demişti. Yani “senin liderliğine yakışmıyor çözümü bana atmak” demek istemişti. İşte bizdeki kadının yeri ve konumu. O Bibi Hanım bu seferden Timur dönünceye kadar ki altı ay sürmüştür, onun medresesinin yanına, kadın zarafetini yansıtan ve Timur’un medresesinden daha muhteşem olan bir medrese yaptırır. Bu gün o medresenin duvarları kalmış ve koruma altındadır. Demek ki aynı zamanda mektep-medrese işleri de Türk kadınını ilgi alanında. Aynen NADİRE’de olduğu gibi, milletin eğitim ve kültürü de kadınlara emanet. Batılı kadınlar o zaman köleydiler. Lakin Bibi hanımın yerinde onlar olsaydı, onlar da Bibi hanım kalitesinde olsalardı, medrese değil saray yaptırır zevk-ü sefa sürerlerdi. Timur savaştayken Bibi Hanım geride eğitim-kültür-yardımlaşma gibi işlerle de meşgul olmuşlardır. Gündüz Alp’in eşi, Osman gazinin babaannesi Hayme Hatun da aşiretini idare etmedi mi? Gündüz Alp, Fırat’ı geçerken boğulunca, yerine Hayme Sultan geçerek aşiretin başsız kalmasını, bir saldırıya uğramasını ve perişan olmasını engellemiştir. Başa geçerek taa Domaniç’e kadar sağ salim getirerek, aşiretin saygısını ve liderliğini yapmış, idareciliğin göstermiştir.

Batıda kadının birincil vasfı dişi olması, şuh olması, cazibedar olması, baştan çıkarcı olmasıdır. Zaten kadın tasvirleri de buna uygunluk arz eder. Batılı, kadının gerek resmini çizerken, gerek heykelini yaparken hep çıplak olarak resmeder. Çünkü onlar kadını bu hali ile görmeyi sever. Güzellik tanrıçaları dahi şuh biri olarak ifade edilir. Bizim o kafalar da aynı şekilde düşünürler. Kemer’deki “çıplak kadın heykelini kaldırdınız” diye kıyameti koparan ilerici zümre, kadını şehvet kaynağı olarak hayal etmektedir. Peki, bu çağda, aynı çağda, çağdaşı olan Babürilerin muhteşem imparatorlukları gibi, muhteşem medeniyetleri de Hindu’yu Müslüman olma makamına yüceltmiştir. Bu devirdeki, başkent Agra’da yapılan Taç Mahal… Dünyanın birinci harikası olan yapı, Türk’ün kadına verdiği değer ile kadının toplumdaki algılanışı ile münasiptir. Yani başlara taç olacak insan olarak düşünürüz. Hanımına duyduğu sevgiyi Agra’daki harika ile taçlandırarak adını Mümtaz Mahal’e verilen değerle eş tutarak, Mümtaz Hanım’ın başına taç koymuşçasına, Taç Mahal’i koymuştur. Hem mimarisi, hem akustiği, hem de aksedişi tam bir harika… İşte Türk’ün kadına verdiği değer, kadını algılayışı, işte batılıların ve içimizdeki ilerici zümrenin, batılı olma hevesindekilerin, kadın heykel ve resimleriyle hayalindeki varlık.

Yakın tarihimizdeki muhteşem kadınları sayarken, Kara Fatma’yı, Aziziye Tabyası kahramanı Nene Hatun’u, İstiklal savaşımızdaki Halide Edip’in kahramanı Zekiye onbaşıyı sayabiliriz.

Rusların meşhur ve iftihar ettikleri Katerina’ları… “Ye Katerina’nın Aşkları” diye, Sovyetlerin son zamanlarında bir film çevrilir. Saray muhafızları olan genç askerlerden gözüne kestirdikleri ile bir ay her ahlaksızlığı yaşadıktan sonra, bütün yaşadıkları o gençle beraber Sibirya’ya sürgün edilir akıbetini de kimse bilemez. Gürcü kraliçesi Tamara da aynı… O da her ahlaksızlığı yaşadığı saray muhafızı genç askerleri, sarayın bahçesindeki su kuyusuna atarak izini kaybettirir. Hürrem Müslüman olmasaydı, Hürrem Türk sarayına gelmeseydi onlardan geri kalır mıydı hiç? Elbette kalmazdı. Çünkü Hürrem de Slav ırkını Ortodoks inancının mensubu bir insandır. Bakınız İslam insanı nasıl selamete erdiriyor? Bütün vahşiliklerden arındırıp mükemmel yapıyor. Zaten İslam “kurtuluşa ermek” değil mi? Roksana’yı, Hürrem yapan anlayış, ondaki bütün olumsuzları müspete çevirmiştir. Seyrettiğimiz dalaverelerle yetindirmek zorunda bırakması da onun ruhundaki o eski kültürünün tesiridir. İleride şehzade Mustafa’yı boğduracaktır ama, şu andaki olumsuzlukları ne Tamara, ne de Katerina’ya benzememektedir. Belki de kadın dalavereleridir o yaptıkları. Yoksa Süleyman’ın zaafı mı?

Neşet Ertaş’ın bir türküsünün ilk mısralarıyla başladık yazıya. Babası Muharrem Ertaş’ın, bir baba olarak, oğlunun kendisinin arzu etmediği bir kadınla evlenmesine itirazı ise şöyledir.

“Küsmedim Neşet’im kahrettim sana, baban değil miydim sormadın bana; Aslı bozuk alma dedim evladım”. Kim evladının kötüyle beraber anılmasını ister ki? Sadece evladın saadetidir esas olan.

NOT: Sahi kadınlar gününü neden hep erkekler kutlar, erkekler yazılar döşenir?

Sefer Aşır ERASLAN – Kaynak: Türk Ocakları Genel Merkezi

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ