III. SELİM VE II. MAHMUD DÖNEMLERİ OSMANLI DIŞ POLİTİKASI

III. SELİM VE II. MAHMUD DÖNEMLERİ OSMANLI DIŞ POLİTİKASI

1699 Karlofça Antlaşması Osmanlı tarihinin en belirgin dönemini başlatan önemli bir hadisedir. Bunun ilk nedeni, bu antlaşma ile Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemeye başlayarak Batılılara karşı topraklarını kaybetmeye başlamasının tescillenmesi; ikincisi; içerde merkezi otoritenin zayıflaması üzerine taşrada etkinliğinin kaybolması; üçüncüsü de bu tarihten sonra Osmanlıların her alanda Batıyla ilişkilerini geliştirerek yenileşme/reform hareketine girişmesidir. Bunda Osmanlı devlet ricalinin izlediği siyaset kadar, Avrupalı büyük güçlerin zayıflayan Osmanlı İmparatorluğu’nu (Türkiye) paylaşmaya kendi ana hedefleri açısından yanaşmamaları da etkili olmuştur. Bundan dolayı 18’inci, özellikle de 19. ve sonraki yüzyılda Türkiye’nin varlığı Batılı büyük devletlerin aralarındaki kuvvet ve çıkar dengelerine bağlı kalmıştı. Türkiye’nin varlığının devam etmesini arzu eden güçlerin başını çeken Kuzey Atlantik ülkeleriydi. Bu devletler kendi çıkarlarına göre Türkiye’yi desteklemişlerdi. Her dönem bu ülkeleri değişkenlik göstermekteydi. Batıyla olan siyasi dengeler 16. yüzyılda Fransa, 17. yüzyılda İngiltere ve Hollanda, 18. yüzyılda İsveç ve Prusya, 19. yüzyılda İngiltere ve Prusya Almanyası ile 20. yüzyılda Almanya ve ABD olarak kurulmuştu.

Osmanlılar batılı tarzdaki diplomasi kurallarına Karlofça ile başlayan bir süreçten itibaren uymaya başlamıştı. Bundan sonraki dönemlerde devlet cephelerde askeri alanlarda başarısız kaldıkça diplomat ve kalemiye sınıfının temsilcileri ön plana çıkacaktı. Hele 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Rusya’ya karşı girişilen savaşlardaki yenilgiler, 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması, bir çok yönleriyle Karlofça’yı aratır nitelikteydi ve kaybedilen asırlık Türk-İslam yurdu olan Kırım, Karadeniz’in ve boğazların Ruslara açılması gibi hususlar İmparatorluğun dış politikasının artık kendi inisiyatifi dışına çıkarak bir çok meselenin devletlerarası meseleye dönüştüğü bir dönemde başlamıştı. Öte yandan eyaletlerde merkezi otoritenin büyük ölçüde mahalli unsurların eline geçmesi de devlete hem içerde hem de dışarıda yeni sorunlar çıkartmaktaydı.

Bütün bunlara rağmen Osmanlılar, imparatorluğu bu kötü gidişattan kurtarmak için Batılı tarzda yenilikler yapmaya başlamıştı. Ancak bunlar kısmi olup, köklü değildi ve sık sık kesintiye de uğratılmaktaydı. Her şeye rağmen ıslahat fikri ve ıslahatçı niteliğini taşıyan az sayıda da olsa belli bir zümre meydana gelmişti. Osmanlılar yenileşmede Avrupalı uzman, teknisyen, danışman vs adlarla Osmanlı hizmetinde çalışan kimselerden istifade etmekteydi. Bunların bir kısmı kendiliği ile Osmanlı hizmetine girmiş, bir kısmı ise iki devlet arasında yapılan işbirliği neticesinde resmi hüvviyet kazanmış kimselerdi. Yenileşmenin önünde içerde belli bir muhalif grup olmakla birlikte ani çıkan savaşlar da Osmanlı yenileşmesine rahat ve uzun bir süre tanımamaktaydı. Hele Rusya’nın Osmanlı üzerine izlediği yayılmacı politikasında bazen diğer bir devleti yanına alması ise Osmanlıların birden fazla cephede mücadele etmesine sebep olmaktaydı. Rusya’nın 1768’de İngiltere, 1787’de ise Avusturya ile yaptığı ittifakla Osmanlılarla mücadelesi bunlara bir örnek teşkil etmektedir. 1787’de başlayan savaşın niteliğine baktığımızda Rusya’nın gayesi Avusturya ile Osmanlı İmparatorluğu’nu paylaşarak Osmanlıları Avrupa ve başta İstanbul olmak üzere Batı Anadolu’dan çıkarma gayesine dayanmaktaydı. I. Abdülhamid ve Sadrazam Koca Yusuf Paşa’nın Osmanlı’nın kolay yutulur bir lokma olamadığını gösterip, 1787’de Rusya’ya açılan savaş arkasından da 1788 başlarında Avusturya’nın müttefikinin yanında savaşa katılmasıyla savaş genişlemişti. Ancak, Osmanlılar yeterince hazırlanmadan girdikleri bu savaşta 1788 yılı itibariyle Avusturya cephelerinde başarılı olurken; Rus cephesi pek de parlak geçmemişti. Hele I. Abdülhamid’in çok değer verdiği Özi’nin Aralık 1788’de kaybedilerek 25.000’e varan sivil halkın katletmesi haberi savaşın vahim ve tehlikeli gelişmesinin bir işareti olarak İstanbul’u derinden sarstı. I. Abdülhamid bu hadiseden duyduğu üzüntüden hastanarak 6 Nisan 1789’da vefat etti ve yerine 7 Nisan 1789’da kardeşi III. Mustafa’nın oğlu III. Selim Padişah oldu.

Doç. Dr. M. Alaaddin YALÇINKAYA

Karadeniz Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ