II. WILHELM, WELTPOLİTİK VE II. ABDÜLHAMİD

II. WILHELM, WELTPOLİTİK VE II. ABDÜLHAMİD

1699 Karlofça Anlaşması’ndan sonra özellikle Avrupa’da gerilemeye başlayan Osmanlı Devleti, XIX. yüzyılın başından itibaren yaptığı savaşlar ve uğraşmak zorunda kaldığı iç isyanlar süresince başındaki badireleri, o dönemde çıkarlarının uyuştuğu bir ülke ile ittifaka girerek atlatmaya çalışmıştır. Bu ülke ise, neredeyse XIX. yüzyılın son çeyreğine kadar İngiltere olmuştur.

İngiltere, can damarı olan Hindistan’a en kısa ulaşımın Osmanlı topraklarından geçmesi sebebiyle, özellikle bugünkü Orta Doğu, Mısır ve İran topraklarının, bölgede rakibi olan Rus ve Fransızların etki alanına girmemesi için yoğun çaba sarf etmiştir. Ayrıca Osmanlı Devleti’nin yıkılarak topraklarının bu ülkeler arasında paylaşılmasındansa, sözünü geçirebileceği zayıf bir Osmanlı Devleti’nin yaşamasından yana olmuştur. Fakat 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin ağır bir yenilgi alması, İngiltere’nin “Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü koruma politikası”ndan vazgeçerek bölgedeki çıkarlarını, o dönemde rakipsiz olan, kendi donanmasının gücü ile savunmaya karar vermesine neden olmuştur. Nitekim bu niyetinin emarelerini 1878 Berlin Konferansı’nda da göstererek, Osmanlı toprak paylaşılmasına katıldığı gibi, kendi menfaatlerine dokunulmaması şartıyla diğer büyük devletlere de, çıkarlarının olduğu toprakları almalarına itiraz etmeyeceğini bildirmiştir.[1] Bu politikasının bir neticesi olarak İngiltere, donanmasına üs olarak kullanmak amacıyla 1878’de Kıbrıs’a yerleştiği gibi, 1882’de de Hindistan yolunun en önemli geçişlerinden biri olan Süveyş Kanalı’nı güvence altına almak için Mısır’ı işgal etmiştir.

İngiltere’nin Berlin Anlaşması’ndan sonra açıkça Osmanlı topraklarının paylaşılmasına katılması, XIX. yüzyılın klasik denge politikasında ihtisaslaşmış Osmanlı devlet adamlarını, Osmanlı Devleti’ni destekleyecek yeni bir güç arayışına sevk etmiştir.[2] Buna en büyük aday, siyasî birliğini sağlamış, ekonomisi ve endüstrisi sürekli baş döndürücü bir hızla büyüyen, güçlü bir orduya sahip ve 1871’den beri Avrupa siyasetinde ağırlığını hissettiren Almanya idi. Fakat Alman Şansölyesi Bismarck’ın “Şark Meselesi”ne neredeyse kayıtsız olması, bu yakınlaşmanın önündeki en büyük engeldi. Bu engel ise, 1888’de tahta çıkan ve artık Almanya’nın kıta kalıplarını aşarak bir dünya gücü olması gerektiğine inanan, genç ve gözüpek Alman İmparatoru II. Wilhelm tarafından bertaraf edilecekti. 1888-1890 yılları arasında, kurduğu sistemi II. Wilhelm’e rağmen devam ettirmek için elinden gelen her şeyi yapan Bismarck, 1890 yılında kendisine istifadan başka bir ihtimal bırakılmayınca görevi bırakmak zorunda kalmıştır. Böylece, II. Wilhelm’in önünde Almanya’yı bir dünya imparatorluğu haline getirmek için takip edeceği Weltpolitik[3] için hiçbir engel kalmayacak ve bu tarihten itibaren Almanya, Avusturya-Macaristan ve özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun sonunu getirecek bir maceranın önü açılmış olacaktır.

1. II. Wılhelm’in Tahta Çıkması ve Weltpolitik

Alman siyasî birliğinin mimarı olan Bismarck, Alman İmparatoru I. Wilhelm ile çok iyi anlaşmış ve güvenini kazanmıştı. Bu sebepten dolayı İmparator, dış politikanın idaresini de Bismarck’a bırakmıştı. Bismarck da imparatorun bu güvenini boşa çıkarmayarak bu genç devleti, özellikle kıtayı ilgilendiren konularda, söz sahibi ülke haline getirmiştir. Fakat I. Wilhelm’in 1888 yılı Mart ayında ölmesiyle yerine, pek de geleneksel Alman hükümdarı kalıplarına uymayan liberal III. Friedrich geçmiştir.[4] Zaten gırtlak kanseri olan III. Friedrich’in üç ay sonraki ölümüyle, İmparatorluğu oğlu II. Wilhelm devralmıştır.

II. Wilhelm’in tahta çıkmasıyla genç İmparator ile yaşlı Şansölye arasında amansız bir üstünlük mücadelesi başlamıştır. Bu döneme kadar Alman siyasetinin hâkimi olan Bismarck’ın temel hedefi Avrupa barışının korunması idi. Bismarck’a göre, sahip olmaları gereken her şeye sahiptiler ve hiçbir savaş, sonu kendileri için zaferle bitse dahi, Almanya’ya bir şey kazandırmayacaktı. Dolayısıyla mevcut durumu ve barış halini korumak Almanya’nın temel hedefi olmalıydı.[5] Bismarck’ın kıta ile sınırlı ve Fransa’ya karşı Almanya’nın Rusya ve Avusturya-Macaristan ile kurduğu ittifaka dayanan denge politikasının aksine II. Wilhelm, Avrupa’da müttefik olarak sadece Avusturya-Macaristan’a taraftar olmasının yanında, Almanya’nın artık kalıplarını kırarak, kıtanın dışında sömürgeciliğe dayanan bir dış politika takip etmesi gerektiğine inanıyordu.[6]

II. Wilhelm ve Bismarck arasındaki bu fikir ayrılığı, 1890’da Rusya ile olan ittifakın yenilenmesi konusunda iyice belirginleşerek zirveye çıkmıştır.[7] Bu konu hakkında zaten fikir birliğinde olmayan II. Wilhelm ile Bismarck’ın tartışmaları üzerine, II. Wilhelm Bismarck’tan istifasını istemiş ve Bismarck’ın istifası 20 Mart 1890’da kabul edilmiştir.[8] Bismarck’ın istifasıyla artık II. Wilhelm’in önü açılmış ve Weltpolitik için hiçbir engel kalmamıştır.

Bismarck’ın istifasından sonra en önemli gündem maddesi Rusya ile güvenlik anlaşmasının yenilenmesi meselesi olmuştur. Bismarck’ın oğlu Herbert von Bismarck’ın da babasıyla birlikte görevinden ayrılmasıyla, yerine Dışişleri Bakanı olan Baron von Marschall ve Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Baron von Holstein, 1887 Alman-Rus Güvenlik Anlaşması’nı incelediklerinde bunun 1879 Almanya-Avusturya arasındaki ittifak ile çeliştiği kanaatine varmışlardır. Çünkü Almanya, bu anlaşmada Rusya’ya Balkanlar’daki siyasetini desteklemeyi taahhüt etmiştir ki, bu durum aynı zamanda Avusturya’ya karşı Rusya’nın desteklenmesi anlamına geliyordu.[9] Genelkurmay Başkanı Afred von Waldersee’nin de aynı kanaatte olması nedeniyle Almanya-Rusya Güvenlik Anlaşması yenilenmemiştir.[10]

1897 yılı, genellikle Alman dış politikasında yeni bir dönemin başlangıcı olarak kabul edilir. Bu yıl, daha sonra Şansölye olacak Bülow’un Marchall’ın yerine dışişlerinin, Amiral Tirpitz’in de donanmanın başına getirilmesi ve II. Wilhelm’in de kesin olarak ülke idaresini ellerine geçirmesiyle, geçmişle gözle görünür bir kopuşun yaşandığı ve artık Weltpolitik’in resmen işlerlik kazanmaya başladığı bir yıl olmuştur.[11]

II. Wilhelm’in Weltpolitik’i yürütebilmesi için, Alman çıkarlarını açık denizlerde de koruyabilecek bir donanmaya ihtiyacı vardı. Halbuki, 1896’da birinci sınıf açık deniz zırhlısı açısından Almanya, İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya ve ABD’nin ardından altıncı sıradaydı.[12] Halbuki II. Wilhelm, Almanya’nın da İngiliz Kraliyet donanması çapında bir donanmaya sahip olmasını istiyordu.[13] Fakat, bu çaptaki bir donanmayı Reichstag’a[14] kabul ettirmek ve gerekli para için onay almak gerçekten zordu. Çünkü, Fransa ve Rusya ile savaşmak için güçlü bir donanma gerekmiyordu. İngiltere ise, o dönemde dost bir ülke idi. Ancak Amiral Tirpitz ve ekibi devreye girerek her şeyi tersine çevirdiler.

Yapılması düşünülen zırhlıları haklı çıkarmak için yeni bir düşman icat ettiler: İngiltere.[15] Bu doğrultuda yapılan propagandalar sonucunda 23 Mart 1898’de Reichstag’da son defa görüşmeye açılan Birinci Donanma Yasa Tasarısı, 26 Mart 1898’de 139’a karşı 212 oyla meclisten geçmiştir.[16] 20 Haziran 1900’de meclisten geçen İkinci Donanma Yasası, birincisine nazaran daha kapsamlıydı. Buna göre birinci sınıf zırhlı sayısı iki kat artırılarak 19’dan 38’e çıkarılıyordu. Gemi inşa programı 1901-1917 yılları arasını kapsıyordu ve donanma, program çerçevesinde sipariş edilen son geminin 1920’de filoya katılmasıyla, tam gücüne ulaşıyordu. Bundan sonra ise Alman donanması artık bir kıyı koruma filosu değil, İngiliz donanmasından sonra dünyanın ikinci büyük deniz gücü haline geliyordu.[17]

Almanya’nın güçlü bir donanmaya sahip olmak istemesi, hiç şüphesiz Weltpolitik’e pratikte işlerlik kazandırabilmek için gerekli bir araçtı. Almanya’nın Weltpolitik uygulamasının göstergesi olan en önemli siyasî olaylar arasında, Transvaal Ayaklanması’ndaki “Krüger Telgrafı” hadisesi ile Birinci ve İkinci “Fas Bunalımı” gösterilebilir.

31 Aralık 1895’te İngiliz emperyalizminin önemli simalarından Cecil Rhodes’un bir ajanı olan Dr. Jameson’ın Transvaal’de bir ayaklanma başlattığı haberi Berlin’e ulaşınca, Almanlar Boer bağımsızlığını desteklemeye karar vermişlerdir. Aslında buradaki Alman çıkarları çok önemli değildi ve Almanlar, bölgenin İngilizler için de Mısır veya Boğazlar kadar önemi olmadığını düşünüyorlardı. Yani Almanya, Transvaal’deki olaya müdahale ederken ciddi bir probleme neden olmadan Avrupa meselelerinin dışına çıkıp, dünya siyasetinde de ağırlığını ispat etmek istiyordu. Almanya’nın bu hadiseye müdahale etmesindeki bir diğer sebep ise, bölgedeki Alman kapitalistlerinin yatırımları nedeniyle Boerlerin bağımsızlıklarını korumalarına yardımcı olmaktı.[18]

Boerlerin bu ayaklanmayı bastırmada başarılı olmaları üzerine, 3 Ocak 1896’da II. Wilhelm’in Transvaal Başkanı Krüger’e tebrik telgrafı çekmesi, olayların tırmanmasına ve İngiltere’nin tepkisine neden olmuştur.[19] Almanya’nın tahmininin aksine bölge, özellikle Kap Kolonisi, İngiltere için ticarî olmasının yanında stratejik öneme de sahipti. Doğuya geçişi sağlayan Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’nun İngilizlerin elinden çıkması durumunda Ümit Burnu, İngiltere için Hindistan’a ulaşımı sağlayacak önemli bir yoldu. Dolayısıyla İngiltere, başka bir devletin, özellikle de Almanya’nın Transvaal’e müdahalesini engellemek için donanmasını alarma geçirmiş ve buraya acil müdahale için “uçan filo” birliği oluşturmuştur. Bunun üzerine Transvaal’i savunamayacağını anlayan Almanya geri adım atmak zorunda kalmıştır.[20] Bu olayda Almanların Boerlere yardım edemeyeceği çok açıktı. Dolayısıyla söz konusu tebrik telgrafının çekilmesi de anlamsız bir adımdı. Fakat, buna rağmen bu olay Almanya’nın artık birinci sınıf bir güç olduğunun ve dünya meselelerinde artık göz önünde bulundurulması gerektiğinin göstergesi olmuştur.[21]

1905 ve 1911’de çıkan Birinci ve İkinci Fas Buhranı da, yine Almanya’nın dünya siyasetinde kendisini ispat için karıştığı, fakat geri adım atmak zorunda kaldığı Weltpolitik teşebbüsleridir. 1904 Kasım ayında Fransa’nın, Fas ordusu ve maliyesinde danışmanları vasıtasıyla etkinlik kurma teşebbüsü, burada menfaatleri olan Almanya’yı hiçe sayıldığı gerekçesiyle harekete geçirmiştir. Hatta, menfaatlerini koruma konusunda kararlılıklarını göstermek için II. Wilhelm 1905’te Tanca’ya gitmiştir. Problemin çözümü için uluslararası bir konferans teklif eden Almanya, 1906 Ocak ayında Algericas’ta bir konferans toplanmasını sağlamıştır. Fakat bu konferansta Avusturya haricindeki ülkelerin Fransa’yı desteklemeleri üzerine, Fransa’nın Fas’taki çıkarları resmen tanındığı gibi, Almanya da geri adım atmak durumunda kalmıştır.[22]

1911’deki bunalım ise, bir iç karışıklık nedeniyle Fransa’nın bölgeye asker çıkarması üzerine, Almanya’nın Fransa’nın Fas’a asker çıkarması durumunda buraya fiilî olarak da yerleşeceği endişesiyle müdahale etme isteğinden kaynaklanmıştır. Fransa Fas’a asker çıkarıp bazı bölgeleri işgale başlayınca, Almanya da kendi vatandaşlarını koruma gerekçesiyle 1911 Temmuz ayında Fas’ın Agadir limanına Panther zırhlısını göndermiştir. Fakat Almanya’nın Fas’ta bir üs edinme ihtimali Fransa’dan çok İngiltere’yi endişeye sevk ettiğinden, İngiltere Almanya’ya 1904 İngiliz-Fransız anlaşmasının şartları gereği Fransa’ya karşı taahhütlerini hatırlatmak zorunda kalmıştır. Bu hadisede İngiltere’nin Fransa’nın yanında yer aldığını gören Almanya, Fransa ile 1911 Kasım ayında yaptığı bir anlaşma sonrasında Fas konusunda yine geri adım atmak zorunda kalmış, fakat Afrika’daki sömürgelerde Almanya lehine bazı düzenlemeler yapılmıştır.[23]

Almanya’nın Weltpolitik iddiası, bunun sonucunda İngiltere ile girişilen rekabet ve oluşan iki blok, dünyayı patlamaya hazır bir saatli bomba haline dönüştürmüştür. Bu saatli bombayı patlatacak zaman ise, Almanya’nın Belçika’ya girmesi idi. Almanya, Belçika konusunda İngiltere’nin ne kadar hassas olduğunu biliyor, fakat bu durumu umursamıyordu. Nitekim Almanya, Saraybosna’daki kıvılcımdan sonra 4 Ağustos 1914 sabahı Belçika sınırlarını aşınca, neticesi hem kendisi, hem de kendisiyle birlikte savaşa sürüklediği Osmanlı Devleti için felaket olacak olan bir maceraya ilk adımını atmış oluyordu.

2. Weltpolitik’in Osmanlı Devleti’ndeki Yansımaları ve II. Abdülhamid

II. Wilhelm ve Bismarck arasında çıkan anlaşmazlık sonucunda 1890 yılında Bismarck’ın istifa etmesiyle Almanya yayılmacı bir politika izlemeye başlamış, basın ve kamuoyu da bir dünya imparatorluğu kurma idealine şartlandırılmıştır. Ancak o dönemde sömürge yarışında geç kalan Almanya’nın, gerek sömürge olmaya elverişli az alanın kalması, gerekse edindiği sömürgeleri destekleyecek donanma gücünün olmayışı, Almanya’yı ilk etapta Doğu’nun az gelişmiş, fakat zengin kaynaklara sahip geleneksel imparatorluklarına yöneltmiştir.[24]

Almanya’nın bu hedefi doğrultusunda, hem Almanya’nın istediği özelliklere sahip, hem de Almanya’nın dostluğunu uman Osmanlı Devleti, Almanya için en uygun yayılma alanı olmuştur. II. Wilhelm’i, Osmanlı Devleti’nin tam da Almanya’nın aradığı bölge olduğuna ikna eden kişi ise, 1879-1881 yılları arasında Almanya’nın İstanbul Büyükelçiliği’ni yapan Kont von Hatzfeldt olmuştur. Hatzfeldt’e göre Napoléon’a kadar Fransa Osmanlı Devleti’ndeki en imtiyazlı ülke idi. Daha sonra İngilizler onların yerini aldılar, fakat 1878’de Kıbrıs’a yerleşmeleri, daha sonra da Mısır’ı işgal etmeleri ve 1880’de Gladstone’un iktidara gelmesiyle Osmanlıların güvenini kaybettiler. Böylece Osmanlı Devleti’nde bir boşluk oluşmuştu. Doğu, doğru adamı bekliyordu ve bu adam II. Wilhelm’di.[25] Bundan böyle Almanya, Osmanlı yanlısı görünen ve bu vesileyle Osmanlı İmparatorluğu’nun kaynaklarından barışçı yollarla faydalanmayı amaçlayan bir politika izlemeye başlamıştır.[26]

Bu politikanın ilk tezahürü, 1889 yılında II. Wilhelm’in eşiyle birlikte ilk resmî ziyaretini Osmanlı Devleti’ne yapması olmuştur. II. Abdülhamid, Wilhelm’in bu ziyaretinden oldukça etkilenmiş ve bu tarihten sonra Almanya’nın Osmanlı Devleti’ndeki siyasî ve ticarî etkisi günden güne artmıştır.[27]

A. Osmanlı Topraklarında Weltpolitik İçin Döşenen Yollar: Anadolu ve Bağdat Demiryolları

Almanların Yakın Doğu diplomasisi, neredeyse başından sonuna kadar bir demiryolu diplomasisi olmuş ve bu diplomasinin ciddiyetle takip edildiği en önemli yerler de Anadolu ve Mezopotamya bölgeleri olmuştur. Aslında Almanya’da bu bölgelere Alman sermayesi ve Alman göçünün yönlendirilmesi fikri eski yıllara dayanır. Almanya’nın önde gelen ekonomistlerinden Roscher, daha 1848 yılında Osmanlı Devleti’nin paylaşılması durumunda Anadolu’nun Almanya’nın tabiî hakkı olduğunu ileri sürmüştür. 1870’den sonra bu tür fikirler daha da yaygınlaşmış ve daha kesin olarak savunulmaya başlanmıştır. Bu dönemde, Almanların önde gelen haritacılarından Kiepert, düzenli olarak Osmanlı Devleti’nde araştırmalar yapmak amacıyla görevlendirilmiştir. 1886 yılında ise Alman oryantalistlerinden Dr. A. Sprenger, diğer bilim adamlarıyla birlikte, adı geçen Osmanlı topraklarında Alman kolonizasyonu kurulması yönündeki çağrıyı yinelemiştir.[28]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ