II. MAHMUT DÖNEMİNDE TAŞRADAKİ MERKEZİYETÇİLİK POLİTİKASI

II. MAHMUT DÖNEMİNDE TAŞRADAKİ MERKEZİYETÇİLİK POLİTİKASI

I. Giriş

Osmanlı Devleti’nin taşra yönetimi, beylerbeyilik ve sancak teşkilâtına göre kurulmuştu. Buraları, padişahın yürütme iktidarını uygulamak üzere atanan beylerbeyi ve sancakbeyi olan kimseler yönetiyordu. Ancak XVI. yüzyılın sonlarından itibaren merkezî yönetimin zayıflaması sebebi ile köylüler, bazı âyân, kadı ve devlet memurları tarafından haksız yere soyuldular ve zulme maruz kaldılar.[1] Bu arada merkezî idarenin taşradaki gücü ve etkisi azalınca meydana gelen boşluğu âyânlar[2] doldurdular ve halk ile devlet arasındaki işleri yürütürken halka karşı devletin ve devlete karşı da halkın temsilcisi oldular. Osmanlı Devleti döneminde âyân; bir şehir, kasaba, zümre ve dönem içindeki Müslümanların ileri gelen, zengin ve muteber kimseleri demektir. Âyân konumundaki kimseler için eşrâf ve derebeyi gibi deyimler de kullanıldı. Âyân konumundaki Hıristiyanların ileri gelenlerine ise Osmanlı ülkesinin değişik yerlerinde daha çok kocabaşı ve çorbacı denilmekte idi.

Osmanlı Devleti’nde merkezî devlet yapı ve yönetiminin zayıflamaya başlaması ile taşrada âyân, derebeyi, kaptan ve kocabaşı gibi zümreler çok alanda kuvvet kazanarak kendi bölgelerinin padişahı gibi yaklaşık olarak 150 yıllık güçlü âyânlar dönemi yaşandı. Osmanlı klasik döneminde âyânların nüfuzu, bulundukları yerleşim merkezinin dışına taşmazdı. Merkezî otoritenin zayıflaması yanında, maliyede iltizam ve malikâne sistemlerinin uygulanmasıile âyânlık dönemine zemin hazırlandı ve bu döneme geçildi. Âyânlık dönemi, XVII. yüzyılın son yirmi yılı içinde başladı ve 1839’da Tanzimat’ın ilânı ile sona erdi.[3]

XVIII. yüzyıl sonları ile XIX. yüzyıl başlarında Osmanlı memleketinde âyân, derebeyi ve kaptanların değişik alanlarda mühim rolleri oldu. Onların arasında benzerlik ve farklılıklar da vardı. En önemli farklılıkları, âyânların muhtariyet ve derebeylerinin ise bağımsızlık peşinde koşmalarıdır.[4] Anadolu Selçuklularından miras kalan âyânların kökü XIV. yüzyıla inmektedir. Derebeyleri ile kaptanların kökleri ise XVI. yüzyıla kadar uzanmaktadır.[5]

Menşe bakımından âyânla derebeyi arasında kesin olmamakla beraber bir fark var gibidir. İdareci olarak devletle halk arasında aracı olan âyân veya “âyân-ı vilâyet”, esasında bir bölge ve kasabanın resmî bir sıfatı bulunmayan en ileri gelenleri arasından halkça seçildiği gibi mütesellim, voyvoda vb. resmî devlet memuru iken âyân olanlar da vardı.[6]

Tayin edildikleri yerlerde Bâbıâlî’nin emirlerini dinlemeyerek keyfî bir idare kuran, muhassıl ve mütesellim gibi unvanlar alan derebeylerinin çoğu devlet memuru ve bir kısmı da âyân asıllı idi.[7]

Kaptanlar ise menşe bakımından 1463’te Bosna’nın fethini takiben kendiliğinden müslüman olmuş ve önceki imtiyazlarını devam ettirmiş olan yerli asilzâdelere bağlanırlar.[8]

Vazifeleri itibariyle ise âyân, derebeyi ve kaptanlar arasında büyük ölçüde benzerlikler vardır.[9] Bunlar arasındaki en önemli benzerlikler, merkezî otoritenin zayıfladığı bir sırada taşraya nüfuzlarını yaymaları ve vergi toplarken kendilerine haksız menfaatler sağlamalarıdır. Bu benzerliklerden dolayı derebeyi yerine daha çok âyân deyimi kullanıldı.

Âyânlar, 1683’teki İkinci Viyana Seferi’nden Lâle Devri (1718-1730) başlangıcına kadar geçen süre içinde Osmanlı Devleti’nin uğradığı askerî başarısızlıklar ve malî buhranlar sonunda vergi toplama işini üzerlerine alarak ve hattâ devlete borç para vererek önem kazandılar.[10] Bunu takip eden yıllarda merkezî hükümetin gittikçe zayıflaması ile taşranın malî ve idarî işlerini ele geçiren âyânlar, şahsî servet ve kudretlerini arttırmaları yanında bulundukları yerlere iyice hâkim oldular ve her bakımdan nüfuzlarını yayıp kuvvetlendirdiler. Bunun sonunda âyânlar, taşradaki nüfuzu devamlı olarak azalan merkezî hükümetin emirlerini dinlememeye başladılar. Bunları cezalandırma yoluyla itaat altına alamayacağını anlayan Bâbıâlî, 1786’da âyânlık müessesesini kaldırdı. Fakat bir yıl sonra başlayan 1787-1792 Osmanlı-Rus ve Avusturya Harbi sırasında, taşradaki hükümet işlerinin iyi yürümemesi üzerine, III. Selim Dönemi’nin (1789-1807) başında, 1790’da âyânlık yeniden kuruldu.[11]

II. Merkeziyetçilik Politikasının Sebepleri

II. Mahmut’tan önce merkeziyetçilik politikasını uygulayan padişah amcası III. Selim idi. O, “Nizâm-ı Cedîd” yeniliklerini uygularken merkeziyetçilik ile de ilgilendi, ama başarılı olamadı. III. Selim’in âyânlara karşı uygulamak istediği merkeziyetçilikte Silistre, Vidin, Canik ve Edirne’deki olaylar önemlidir. Bunlardan Rumeli’deki olaylar, âyânların ne kadar güçlü olduğunu ve merkezî hükümetin de ne kadar zayıfladığını göstermektedir.

Çevresindeki âsi ve eşkıyalara arka çıkan Vidin’in mütegallibe âyânından Pazvantoğlu Osman, 1796’da Vidin’i âsilerin merkezi durumuna getirince 1797’de karadan ve Tuna Nehri’nden üzerine asker sevk edildi. Gönderilen kuvvetler, kuşattıkları Vidin’i aylarca süren çatışmalara rağmen ele geçirmediler. III. Selim, 1798’de Napolyon’un kumandasındaki Fransız askerlerinin Mısır’ı işgal etmesi üzerine âsi Vidin âyânına vezirlik vererek isyanı sona erdirdi.[12]

Rumeli’de huzursuzluklara sebebiyet veren Rusçuk Âyânı Tirsiniklioğlu İsmail Ağa ile Deliorman Âyânı Yılıkoğlu Süleyman Âğa arasındaki anlaşmazlık ve çatışmalar devam ederken kendi bölgelerine bir valinin gelmesine 1800’den itibaren karşı çıktılar. Bâbıâlî 1802’de Gürcü Osman Paşa’yı Silistre eyaletine bir vali tayin etti. Aynı zamanda Silistre Mütesellimi olan Yılıkoğlu Süleyman Âğa, engel olunca vali eyalet merkezine giremedi.[13]

III. Selim, uyguladığı “İrâd-ı Cedîd”e karşı isyan eden (1805-1806) Canikli Ali Paşa’nın torunu Tayyar Mahmut Paşa’nın üzerine Yusuf Ziya Paşa’nın ordusu ile Yozgat’taki Çapanoğlu Süleyman Bey’in birliklerini gönderdi. Mağlup olan âsi, Rusya’nın idaresindeki Kırım’a kaçtı.[14] Padişah, burada hedefine ulaştı ama aynı yıl Trakya’da amacına ulaşamadı ve ardından önce tahtını ve sonra da hayatını kaybetti.

A. “Nizâm-ı Cedîd”

III. Selim, 1792’de Rusya ile imzalanan Yaş Antlaşması’ndan sonra yenileşme hareketlerine girişti. Onun her alandaki bu girişimleri, “yeni düzen” anlamına gelen “Nizâm-ı Cedîd” hareketidir. İş başındaki yöneticilerin menfaatlerini düşünmeleri nedeniyle yenileşme hareketlerinde tam bir başarı sağlanamadı. Bu dönemde kurulan Batı tarzındaki “Nizâm-ı Cedîd” ordusunun masraflarını karşılamak için açılan “İrâd-ı Cedîd” hazinesine gelir sağlamak üzere zarurî ihtiyaç maddelerine konan vergiler, kıtlık ve pahalılık yaşayan halkın mevcut yönetime karşı hoşnutsuzluk duymasına sebep oldu.[15] Yenileşme hareketleri ile menfaatleri zarar gören bazı ulema ve ricâl bundan faydalanmasını bilerek bazı kişi ve zümreleri “Nizâm-ı Cedîd”e karşı kışkırtmalarda bulundular. Aşağıda gösterilen iki kışkırtma son derece önemlidir.

Yenileşme karşıtlarının bir kışkırtması, “Nizâm-ı Cedîd” ordusu ile ilgilidir. İlk olarak 24 Şubat 1793’te İstanbul’da kurulan “Nizâm-ı Cedîd” ordusu sonraları Anadolu’da yayılmaya başladı. Aynı ordunun Rumeli’de kurulması istenildiğinde hiçbir kaza bunu kabul etmedi. Pazvantoğlu ve Tuna bölgesindeki âyânlar, bu orduya muhaliftiler. Bu durum karşısında Anadolu’daki “Nizâm-ı Cedîd” kuvvetleriyle birlikte Kadı Abdurrahman Paşa İstanbul’a çağrıldı ve buradan da Sırp isyanlarını bastırmak bahanesiyle fakat aslında adı geçen orduyu kurmak için, 1806 yılı Haziran sonlarında Rumeli’ye geçirildi. Devlet yöneticilerinden “Nizâm-ı Cedîd”e muhalif olanlar, buna aleyhtar birtakım ulema ve ricâl ile ittifak ederek bir taraftan yeniçerileri, diğer taraftan da Rumeli âyânlarını kışkırttılar. Tahrikçilerin, “Nizâm-ı Cedîd” ordusunun âyânları ortadan kaldıracağına dair haber yaymaları üzerine, Rusçuk Âyânı Tirsiniklioğlu İsmail Ağa başta olduğu halde etraftaki âyânların kuvvetleri, Kadı Abdurrahman Paşa ordusunun Rumeli’deki ilerleyişini önlemek için Edirne’de toplandı. Edirne üzerine yürümek isteyen Kadı Paşa, yolu üstündeki Silivri ve Çorlu’da halkın muhalefeti ile karşılaştı. III. Selim, muhtemelen “Nizâm-ı Cedîd” ordusunun başarılı olacağından şüphe ettiği ve Rus ordularının sınırlara yığıldığı bir sırada bir iç savaşın çıkmamasını, kan dökülmemesini ve asker kaybı olmamasın istediği için Kadı Abdurrahman Paşa ile ordusunu 1806 yılı Eylül ayı ortalarında İstanbul’a çağ ırdı.[16]

“Nizâm-ı Cedîd” muhaliflerinin son kışkırtıcılıkları 1807’de oldu. Onların devamlı kışkırttıkları yeniçeriler, Mayıs ayı sonunda çıkarttıkları Kabakçı Mustafa İsyanı ile önce “Nizâm-ı Cedîd” yenilikleri kaldırıldı ve hemen ardından III. Selim’in yerine IV. Mustafa tahta çıkarıldı.[17]

Bir yıl sonra bazı “Nizâm-ı Cedîd” ricâlinin etkisi altında kalan Rusçuk Âyânı Alemdar Mustafa Paşa, III. Selim’i yeniden tahta çıkarmak üzere ordusu ile İstanbul’a geldi. Paşa, IV. Mustafa’nın selefini öldürtmesi üzerine, 28 Temmuz 1808’de padişahı azledip ölümden kurtardığı şehzâdeyi, II. Mahmut’u tahta geçirdi.[18]

Öldürülmekten kurtulup padişah olan II. Mahmut, amcası III. Selim’in katledilmesinden çok etkilendi. Genç padişah, yaşadığı tehlikeli olayların yanında “Nizâm-ı Cedîd” yeniliklerinde hedeflere ulaşılamamasında İkinci Edirne Olayı ile Kabakçı Mustafa İsyanı’nın etkilerini ve bu olaylarda bazı âyân ve ulema ile yeniçerilerin faaliyetlerini biliyordu. O, yenileşme hareketlerine başlamadan önce bu tür girişimleri engelleyen kişi ve zümrelere karşı tedbirler almayı tercih etti. Tedbirlerden biri de başkent İstanbul ile taşrada güçleri ve elemanları bulunan âyân, ulema ve yeniçerilere karşı merkeziyetçilik politikası idi.

B. “Sened-i İttifâk”

II. Mahmut’un tahta çıktığı sırada memleket baştan başa karışıklıklar içindeydi. Memleketin Anadolu ve Rumeli bölgelerindeki livaların çoğu mütesellimler tarafından idare edilmekte olup, bunların bir kısmını merkeze yarı bağlı ve yarı âsi olan yerli derebeyler teşkil etmekteydi.[19]

Memleketin içinde bulunduğu kötü durum karşısında II. Mahmut, ilk iş olarak saltanatından emin olmak üzere kendisini tahta çıkaran ve kuvvetleri ile İstanbul’a hâkim olan Rusçuk Âyânı Alemdar Mustafa Paşa’yı mecburen sadarete getirdi. Yeni sadrazam, kuvvetleri ile kısa bir sürede İstanbul’un asayişini sağladıktan sonra dikkatini sınırlara ve taşraya yöneltti.

16 Ekim 1806’da fiilen başlamış olan Osmanlı-Rus Harbi devam ediyordu. Devlet, ayrıca, donanması 19 Şubat 1807’de Çanakkale Boğazı’nı geçmesinden beri İngiltere ile de savaş halindeydi. Sadrazam, bu savaşlarda başarı kazanmak için hükümet ve âyân kuvvetlerinin karşılıklı güven içinde birleşerek hareket etmeleri gerektiğine inanıyordu. Bu bakımdan sadrazam, âyânların devlete karşı olan güvensizliklerine son vermek ve memleket meselelerini görüşmek üzere bütün ileri gelen memur, paşa, vali ve âyânları İstanbul’da yapılacak bir toplantıya çağırdı. Alemdar Mustafa Paşa, toplantıya katılanlara bir reform programı sundu.[20] Mecliste bulunanlar bunu kabul ettiler. Görüşme sonunda “Sened-i İttifâk” yapıldı. Bu senet, II. Mahmut tarafından 1808 yılı Ekim ayı başlarında tasdik edildi.[21]

“Sened-i İttifâk”, yedi madde ve bir zeylden ibarettir. Bu belgenin ilk dört maddesinde padişahın mutlak otoritesi tanınmakta, emirlerine herkes tarafından itaat edilmesi gerektiği, asker ve vergi toplama yetkilerinin kendisine ait olduğu belirtilmekteydi.

Beşinci maddede, âyânların teessüs etmiş olan hakları ve durumlarının, devletin keyfî hareketlerine karşı emniyet altına alınması istenmekteydi. Ayrıca büyük âyânların kendilerine tâbi küçük âyânlar üzerindeki hâkimiyetleri tasdik olunmakta ve her birinin idare sahasının tecavüzden korunması ve bu hakların babadan oğula ırsen intikali garanti altına alınmaktaydı. Bu madde ile âyânların fiilen kurulmuş feodal durumlarına, dâimî hukukî bir mahiyet kazandırmak gayesi güdülmekteydi.[22]

Altıncı madde, İstanbul’daki ocaklardan birinin karışıklık çıkarması halinde âyânlara izin almaksızın başkente gelip âsileri tedip etme imkânı tanıyordu. Bu madde, ikinci bir irtica hareketini önlemek ve ricâlin kendi durumlarını kuvvetlendirmek için konmuş olmalıdır.[23]

Yedinci madde, adil bir vergilendirme için vergilerin, padişahın vekilleri ile âyânlar arasında yapılacak müzakereler yoluyla kararlaştırılacağını bildirmekteydi. Bu bakımdan sonuncu madde, padişahın mutlak otoritesini sınırlayıcı bir özellik taşımaktadır.[24]

Zeylde ise sadrazam ile şeyhülislâmın “Sened-i İttifâk”ı imzalayacaklarına ve aynen uygulayacaklarına işaret edilmektedir.

Padişah ve hükümet ricâli ile bir kısım âyân arasında karşılıklı taahhütleri hâvi, iki taraflı bir anlaşma mâhiyetindeki ilk belge olması bakımından büyük ehemmiyet taşıyan “Sened-i İttifâk”ın onaylanmasıyla birlikte âyânları kuvveti, hükümet tarafından resmen tanındı.[25] Böylece taşraya hâkim bulunan âyânlar, kuvvetlerinin zirvesine ulaştılar.

II. Mahmut, saltanatının istiklâline gölge düşüren böyle bir belgeyi tasdik ettiği için muhakkak ki üzgün ve kızgındı.[26] Fakat derhal bir tepki gösteremezdi. Çünkü “Sened-i İttifâk”ı, kendisini tahta çıkaran kuvvet hazırlamıştı. Padişahın buna, yani âyân kuvvetine karşı tepki göstermesi bir saltanat değişikliğine yol açabilirdi. Bir zamanlar III. Selim’in merkezîleştirme teşebbüslerine şiddetle karşı koyan Tirsiniklioğlu İsmail Ağa’nın en büyük yardımcısı olan şimdiki Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa ile kuvvetleri için IV. Mustafa’yı yeniden tahta çıkarmak zor bir iş değildi.[27]

II. Mahmut, bu durum ve ihtimaller karşısında, beklemeyi tercih etti. Âyân kuvvetlerinin büyük bir kısmı İstanbul’dan ayrıldıktan sonra yeniçeriler bir isyan çıkardılar. Ayaklanma sırasında Bâbıâlî’deki konağı âsiler tarafından kuşatılan Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa, olay yerine çok yakın olan Topkapı Sarayı’nda bulunan ve muhtemelen durumdan haberdar olan II. Mahmut’un yardım göndermemesi sonucu hayatını kaybetti. Padişah, böylece en yakınındaki en kuvvetli âyândan 16 Kasım 1808’de kurtulmuş oldu. Alemdar’ın ölümüyle İstanbul’daki âyân hâkimiyeti sona erdi. Bu arada “Sened-i İttifâk” da hükümsüz kaldı. Çünkü belgenin altıncı maddesine göre İstanbul’da çıkacak bir isyanı bastırmak için âyânların taşradan kuvvet göndermeleri gerektiği halde onlar bunu yapmadılar. Aynı nitelikte yeni belgelerle karşılaşmak istemeyen II. Mahmut, bu seneti hazırlatan âyânları her yönden kendisine bağlamak ve taşradaki hâkimiyetlerini sona erdirmek üzere merkezîleştirme siyasetine yöneldi.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ