II. ABDÜLHAMİD DÖNEMİNDE HAFİYYE TEŞKİLATI VE JURNALLER

II. ABDÜLHAMİD DÖNEMİNDE HAFİYYE TEŞKİLATI VE JURNALLER

Gizli istihbâratın tarihi, her halde insanoğlunun “devlet mefhûmuyla tanıştığı tarih” kadar eskidir. Gerek İslâm coğrafyasında ve gerek diğer coğrafyalarda kurulan bütün devletler istihbârata önem vermişlerdir.

Zirâ bir hükümdârın “sâhib-i haber ve münhî” tayin etmesi ve bunlara sahip olması basîret ve adalete uygunluk olarak kabul edildiği gibi, aksi zaafiyete ve zulme hamledilmiştir.[1]

Osmanlı Devleti, kuruluşundan itibaren, bilhassa mücâvir devletler hakkında bilgi toplama faaliyetlerinde bulunmuştur. Bu, daha çok, devletin aleyhinde olabilecekleri önceden haber alma ve bununla “tertipleri bozma” amacına yönelik olmuştur. Osmanlı Devleti’nin başlangıçta, yabancı devletlere karşı martolosları casus olarak kullandığı ve bunlar vasıtasıyla bilgi topladığı bilinmektedir. Nitekim Sultân II. Murad’ın Kosova Savaşı (1448) sırasında Martolos Doğan’ı Macarlar hakkında bilgi toplamaya memur ettiğini biliyoruz.[2] Böyle bir istihbarat çalışması, Pîrî Mehmed Paşa’nın tavsiyesi doğrultusunda, Çaldıran Seferi esnasında İran Ordusu hakkında yapılmış, Osmanlı casusları İran içlerine kadar gönderilerek İran’ın askerî gücü ve durumuna dair önemli bilgiler sağlanmıştır. Yavuz’un Mısır Seferi öncesinde de bu tür istihbarî bilgilerin elde edilmesi cihetine gidilmiş, İran-Memlûk Devletleri arasında Osmanlı Devleti’ne karşı gizli münasebetlerin bulunduğu tespit edilmiştir.[3]

II. Abdülhamid Dönemi’den Önce Hafiyye Teşkilâtı

Arşiv vesikalarında ve kroniklerde casus ve casuslukla ilgili bilgiler mevcuttur. Nizâm-ı Cedîd’in tatbiki sırasında, bu hareket hakkında ileri-geri konuşmalara müsaade edilmediği, bunun için de sıkı bir tecessüs ve tarassut faaliyetinde bulunulduğu anlaşılmaktadır. Nitekim, İstanbul-Tophane Semti’nden Mehmed isminde bir şahıs, adı geçen semtte Çavuşbaşı Mahallesi’nde Berber Hacı Bayram’ın dükkânında, “ittifâk-ı ârâ ile tertîb ü tasvîb olunan Nizâm-ı Cedîd şurûtu” aleyhine konuştuğu, halkı bu harekete karşı tahrik edici sözler sarfettiği tespit edilmiş; bu şahıs, bu gerekçe ile “li-ecli’t-te’dîb bâ-emr-i âli” Rodos’a sürülmüş ve mahallin kadısına, adı geçenin ikinci bir emre kadar orada gözetim altında tutulması sıkı sıkıya tenbih edilmiştir.[4]

Toplum içinde, her zaman “kefere câsusları ve erbâb-ı nifâk” ın mevcut olabileceği gerçeği yöneticiler için bir endişe kaynağı olmuş, bu endişeden dolayı bazı tedbirlere başvurulmuştur. Örnek olarak 22 Eylül 1821 tarihli bir belgede bu endişe dile getirilerek alınması gereken tedbirler belirtilmiş, özetle; “ehl-i İslâm beyninde nice kefere câsusları ve erbâb-ı nifâk mevcûd olarak dâima ortalığa nifâk u fesâd bırakmak içün dürlü dürlü erâcîf ü ekâzîb ihtirâ’iyle neşr u işâ‘a eyledikleri” sözleriyle casusların yaptıkları dile getirilmiş ve bu faaliyetlerin doğuracağı tehlikelere işaret edilmiştir: “…her bir şeyden evvel bu gûne fesâdın def‘i çâresine bakılmaz ise ma’aza’llahu te’âlâ ehl-i İslâm beynine nifâk u mübâyenet hulûl ederek, taraf taraf düşmenlerimiz ayakda ve fursat gözetmekte iken bu sûret, cümle Ümmet-i Muhammed hakkında ne derece vahâmet-i âkibeti müstelzim olacağı cümle indinde muhakkak u meczûm”dur. Bu gibi tehlikelerin bertaraf edilmesi için de alınması gereken tedbirler sıralanmış ve yapılması gereken işler emredilmiştir: “Mukaddem tenbîh ü te’kîd olunduğu üzre erâcîfe dâir söz söyleyenler hafî vü celî taharrî vü tecessüs olunup, her kangı zümreden olur ise olsun derhal ahz ve zâbiti marifetleriyle te’dîb olunacakları peşînce i‘lân ile ba’dehu ahz olunanların hâtır ve gönüle bakılmayarak ve kimesne tarafından tesâhub ve şefâ’at olunmayarak icrâ-yı lâzime-i te’dîblerine ibtidâr olunması husûsuna irâde-i seniyye-i Mülûkâne müte‘allik”tir.[5]

Yeniçeri Ocağı’nın ilgasından sonra, yeni ordunun teşkilâtlandırılması için 1827 Nisan’ında Ağa Hüseyin Paşa yerine, Asâkir-i Mansûre Seraskerliği’ne getirilen Mehmed Hüsrev Paşa’nın İstanbul’da II. Mahmud’a karşı oluşan veya oluşabilecek muhalefetleri ortaya çıkarmak ve sindirmek için bir casusluk şebekesi oluşturduğu söylenir.[6] Bu bilgi toplama, istihbârat edinme, sadece dış hedefli değil, iç hedefli de olmuştur. Geniş imparatorluk coğrafyasında valilerin, ümerânın ve nüfûz sahiplerinin faaliyetlerine yönelik bilgi edinme, onları disiplin altında tutma gereği, doğal olarak böyle bir ihtiyacı doğurmaktaydı. Keza tarih boyunca saltanat kavgalarında, devlet adamlarının, saray mensuplarının iktidâr mücâdelelerinde, rakiplerin birbirlerine karşı “casusluk, karşı-casusluk” faaliyetlerinde bulundukları bir gerçektir.[7] Meselâ, Hüseyin Avni Paşa’nın sadareti esnasında (1874-1875), Abdülaziz’in hal‘i meselesinde Ahmed Cevdet Paşa’ya güvenmediğinden, onu Yanya’ya vali olarak göndermek sûretiyle İstanbul’dan uzaklaştırmak istediği, onun evini tarassut altında tuttuğu, bu işe Zabtiye Nâzırı Hüsnü Paşa’yı memur ettiği ve Hüsnü Paşa’nın da tarassut ve tecessüs için hafiyyeler tayin ettiği bilinmektedir.[8] Bu tür faaliyetler sade vatandaşa karşı da yürütülmüştür. Osmanlı başkentinin her hangi bir mahallesinde, mesela bir berber dükkânında “devlet sohbeti” yapıldığı gerekçesiyle dükkânın mühürlenmesi, dükkân sahibinin ve sohbete katılanların cezalandırılmaları, sade vatandaşa karşı istihbârat yapıldığını göstermektedir.[9]

Bu şebekenin, daha sonraki yıllarda, Tanzimat’ın ilanından sonra faaliyetlerini umûmileştirdiği görülmektedir. Bu faaliyetler, “tecessüs-i ahvâl” adı altında ve Zabtiye Nezâreti’ne bağlı olarak yürütülmüştür. Tecessüs-i ahvâl” için “me’mûr-ı mahsûs” olarak iki tip memur istihdam edilmiştir. Bu memurlardan bir kısmı muvazzaf, yani Zabtiye Nezâreti’ne bağlı çalışan daimi memurlardır. Bu tür memurlar, görev için bir yere gönderildiklerinde, kendilerine maaşlarından fazla olarak “bârgîr ücreti” diğer bir ifâde ile ulaşım gideri ödeniyordu. Diğer tip memurlar ise, daimi statüde çalışmayan, ancak duruma, zamana göre; görevi yerine getirebilecek özellikleri haiz kişiler arasında seçilerek görevlendirilen memurlardı. Bu tip memurlara, “bârgîr ücreti” ile beraber, günlük masraflarını karşılamak üzere on ile yirmi kuruş arasında değişen bir ücret takdir ediliyordu. Ayrıca, eğer bu tür memurlar, maiyyetlerinde yardımcı eleman çalıştırıyorlarsa onlara da ücret veriliyordu.[10]

Organize bir istihbârat örgütü olarak, Osmanlı Devleti’nde bir teşkilâtın, Mustafa Reşid Paşa zamanında, Paris Türk Elçiliği’nde müşâvir sıfatıyla çalışan Sefels Soldenhof’un, Fransız istihbârat örgütünü esas alarak hazırladığı rapor ışığında kurulduğu ve başına da Korfulu Civinis Efendi’nin miralay rütbesiyle getirildiği, yine bu örgütün oluşmasında İngiliz diplomat Stratfor Canning’in tavsiyelerinin büyük ölçüde rol oynadığı ileri sürülmüştür. Fakat bu gizli örgütün, daha çok tanınmış paşaların, finans çevrelerinin, diplomatların ve ünlü sîmâların özel hayatlarını tarassut etmekten öte bir şey yapmadığı belirtilmektedir.[11]

II. Abdülhamid ve Hafiyye Teşkilâtı

II. Abdülhamid Devri, yakın dönem Osmanlı Tarihi’nin önemli ve önemli olduğu ölçüde de tartışmalı bir dilimini teşkil eder. Bu dönemin önemi ve çokça tartışılması bazı nedenlere bağlıdır. Bu nedenleri iki başlık altında toplamak mümkündür. Birinci neden, Sultan Abdülhamid Devri’nde Osmanlı Devleti’ne yönelik yıkıcı faaliyetlerin artması, bu faaliyetlerin içinde hem iç ve hem dış unsurların rol almış olmalarıdır.[12] İkinci neden, birinci nedene bağlı olarak, ya da birinci nedenin neticesi olarak yüzyılımızın başında, tarih sahnesine veda eden Osmanlı Devleti’nin mihveri durumundaki Anadolu topraklarına komşu coğrafyalarda meydana gelen siyasal değişimler ve bu değişimlerin doğurduğu problemlerin günümüze yansımasıdır.

Tartışmaların merkez noktasında Sultan Abdülhamid’in şahsiyeti ve yönetim tarzı oturmaktadır: Onun zâlim olduğu veya olmadığı, döneminin devr-i istibdâd olduğu veya olmadığı tartışılmıştır. Bu tartışmalarda, Hafiyye Teşkilatı ve Jurnalcilik, “istibdâdın bir manivelası”, istibdâd idâresinin rûhu olarak görülmüş ve ön plana çıkarılmıştır.[13]

Peki hafiyye nedir? Bunun bir teşkilâtı var mıydı? Var idiyse bu teşkilât neler yapmıştır? Bu konuda yazılanlar ne derece doğrudur? Bu soruların cevaplarını bulmak, her şeyden önce, konunun anlaşılması için gereklidir. Hafiyye, kelime olarak gizli tahkikat memuru anlamında kullanılmıştır. İşleri gizlice soruşturan, tahkik eden kişiye hafiyye memuru veya kısaca hafiyye denilmiştir. Bu kelimeyle ilintili olarak, geniş bir anlam zenginliğine sahip bulunan jurnal sözcüğü, diğer anlamları yanında, “polis tarafından düzenlenen rapor” anlamını da ifâde eder. Bu anlamıyla jurnal, yakın tarihimizde, bilhassa II. Abdülhamid Dönemi için bir “tarih terimi” hüviyetini kazanmış ve hafiyye memurlarının, görevleri icabı düzenledikleri raporlar anlamında kullanılmıştır.

II. Abdülhamid devrinde bir hafiyye teşkilâtı elbette vardı. Ancak bu teşkilâtın görünür bir vechesi bulunmamaktadır. Yani devlet teşkilâtı içinde şematik bir görünümü yoktur. Hafiyye teşkilâtının Zabtiye Nezareti’ne bağlı olduğu, bu nezarete bağlı olarak çalıştığı bilinmektedir. Her ne kadar Zabtiye Nezareti teşkilat şeması içinde görünmese de, Hafiyye Teşkilatı’nın, bu nezarete bağlı olduğunu teyid eden pek çok arşiv belgesi mevcuttur. Meselâ 21 Haziran 1876 (28 Ca. 1293) tarihini taşıyan bir belgede[14] “tahkOkât-ı hafiyye içün şehrî elli bin guruşa kadar Zabtiye Nezareti’ne me’zûniyet verilmesi” öngörülmektedir.

Teşkilâtın, Said Paşa’nın, ilk sadâretinde, bir hafiyye talimatnâmesi yazdırarak padişahın iradesini almak sûretiyle kurduğu ileri sürülmüştür.[15] Said Paşa’nın ilk sadareti 19 Ekim 1879 tarihine rastlar.[16] Bu teze göre Hafiyye teşkilâtının kuruluşu bu tarihten sonra olmalıdır. Halbuki teşkilâtın bu tarihten önce mevcudiyeti söz konusudur. Daha önce zikredilen 21 Haziran 1876 tarihli belge, böyle bir teşkilâtın Said Paşa’dan üç yıl önce var olduğunu göstermektedir. Bu belge, aynı zamanda, Hafiyye teşkilâtının II. Abdülhamid’in saltanatından önce de mevcudiyetinin bir delilidir. Bilindiği gibi, Sultan Abdülhamid’in tahta çıkış tarihi 31 Ağustos 1876 tarihidir. Denilebilir ki, Said Paşa, mevcut olan bir teşkilâtı, polis teşkilâtı çerçevesinde yeniden ele almış ve ıslah etmiştir.[17]

Hafiyye Teşkilâtı’nın ıslahında ve geliştirilmesinde yabancı uzmanlardan yararlanılmıştır. Bunlardan en önemlisi Mösyö Bonin’dir. Fransa polis “umuru ve nizâmatı” hakkında bilgi vermek ve gerekli düzenlemeleri yapmak üzere, 1884 tarihinde Fransa’dan getirtilmiş ve kendisine aylık elli lira maaş artı on lira ev kirası tahsis edilmişdir.[18] Bu zatın hazırladığı lâyihada, Hafiyye teşkilâtının maksadı ve önemi açıkça belirtilmiş ve Zabtiye Nezareti’nin bünyesinde bulunduğu vurgulanmıştır. Buna göre bu teşkilât, Zabtiye Nezareti’ne bağlı olacak ve; “Zât-ı şevket-simât-ı cenâb-ı pâdişahînin hNkuk-ı mukaddeselerinin muhafazası ve şân u şevket-i saltanat-ı seniyyelerinin vikiyesi ve Devlet-i aliyyeleriyle tebe‘a-i Osmâniyyenin emniyyetlerinin ibkası” hususlarında görev yapacaktır.[19] Bu lâyihada, üç temel hedef göze çarpmaktadır. Bu üç temel hedef, bir devletin çatısını meydana getiren üç temel unsura işâret etmektedir. Birincisi; hükümdârın, hükümrânlığı elinde tutan kişinin, şahsî hukukunun korunması husûsudur. İkincisi, hükümdârlığın hukukunun muhafazasıdır. Üçüncüsü, Devletin ve ulusun emniyetinin devamı ve korunmasıdır. Böylece, hafiyye teşkilatının amacı ve görevi belirtilmiştir ki bu, modern bir istihbarat örgütünün de görev ve amaçlarını özetlemektedir.

II. Abdülhamid’in Hafiyye Teşkilâtı Üzerindeki Hakimiyeti

II. Abdülhamid Devri’nde önemli bir yeri olan Hafiyye Teşkilâtı’nın temellerinin, Sultan Abdülhamid’den önce atıldığı bir gerçektir. Fakat II. Abdülhamid, bu teşkilatı, hukuken Zabtiye Nezareti’ne bağlı olarak görülse de, fiilen kendisine bağladığı gibi, aynı zamanda daha da geliştirmiş ve bunu da kendince haklı bazı argümanlara dayandırmıştır. Bir defa devlet ricâline güvenmemektedir. Çünkü amcası Sultan Abdülaziz’i tahttan indiren bir devlet ricâli ile karşı karşıyadır. Tahta çıktığı sırada, hayatta olmamakla beraber, amcasını hal’eden grubun lideri eski Serasker Hüseyin Avni Paşa’nın İngiltere’den “yüklüce bir para aldığını” Londra Sefiri Musurus Paşa söylemektedir.[20] İngiltere’de tedavi için bulunduğu Londra’da, Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi hususunda İngiliz devlet adamları ile müzakerede bulunduğu ve İngiltere’nin desteğini temine çalıştığı bilinmektedir.[21]

Grubun ikinci önemli adamı Mithat Paşa sadrazamdır ve Sadrazam’ın “Âl-i Osman’ın yerine Âl-i Mithat gelse ne lâzım gelir” dediğini, yakın dostu Namık Kemal tarafından bizzat II. Abdülhamid’e haber verilmiştir.”[22] Ayrıca, Mithat Paşa’nın Suriye’deki valiliğinin son demlerinde, “Suriye Vilayeti’nde bir idâre-i mümtâze teşkiline” çalıştığı konuşulmaktadır.[23] Keza, Başmabeyinci Hacı Ali Paşa’nın İngiltere ile münasebet içinde bulunduğu öğrenilmiştir.[24]

Bununla beraber, bazı devlet ricalinin, taşıdıkları rutbeyi, üniformayı ve hatta sorumluluğu unutarak, bir devlet adamına yakışmayacak davranışlar sergilemesi, II. Abdülhamîd’in güven duygularını sarsmış olacaktır. Mesela, Harbiye Nâzırı ve Başkomutan vekili Nazım Paşa’nın, Beyoğlu’nda üniforması ile sarhoş bir vaziyette dolaşması, kendisinin Erzurum’a gönderilmek suretiyle İstanbul’dan uzaklaştırılmasına neden olmuştur. Ama hiç te hakkı olmadığı halde, bu sürgün olayı Nazım Paşa’ya “hürriyet kahramanı” unvanını kazandırmıştır.[25]

Abdülaziz’in tahttan indirilmesi, hemen ardından şüpheli ölümü; V. Murad’ın tahta çıkarılması ve hal’edilmesi keyfiyyeti, hep Bâb-ı âli’nin öncülüğü ile gerçekleştirilmiş olduğundan, II. Abdülhamid’in tahta çıktığında hazır bulduğu devlet ricaline, genel bir ifade ile Bâb-ı âli’ye karşı itimadını sarsmıştır. Sultan Abdülhamid, amcası Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi hadisesinin üç önemli ismi, Mithat, Hüseyin Avnî ve Redif Paşalar için “hâin-i saltanat ve şâyân-ı la“net” sıfatlarını kullanmaktadır.[26] Bu itimatsızlık ortamında, durumu kontrol altına almanın en güvenilir yolu “tecessüs ve tarassut” ön plana çıkmış, zaman içinde Bâb-ı âli’nin gücü bu yolla zayıflatılarak, hükûmet etme gücü Sultan’a, yani Saray’a geçmiştir.[27]

Dolayısıyla güvenmediği insanları kontrol altında tutmanın yolu buradan geçmektedir. İkincisi, kendi cedlerinin istihbârata önem verdiklerini bilmektedir. II. Abdülhamid’e göre bir hükümdâr, “tebe’asının ne düşündüğünü, hangi şikâyetleri olduğunu” bilmek durumundadır.[28] Bu iki önemli neden, II. Abdülhamid’in Hafiyye Teşkilâtı’nı, fiilen kendisine bağlamasını intaç etmiştir.

Hafiyye Memurları ve Statüleri

Hafiyye Teşkilâtı’nda iki tip memur göze çarpar. Bunlardan birincileri, devletten bu iş için maaş alanlardır. Bunlar profesyonel memurlardır. İkincileri ise, muhtelif görevlerde bulunan devlet memurları ile serbest insanlardır. Bu çerçevede valiler, müşirler, ferikler, ordu komutanları, mutasarrıflar, hakimler, rutbe itibariyle büyük-küçük bürokratlar, ilmiye ricâli, sade vatandaşlar, yazarlar ve gazeteciler bulunmaktadır.[29]

İkinci tip memurların pek çoğu, hafiyyeliği, Saray’a jurnal vermeyi bir kazanç kapısı olarak görmüştür. Bu kazanç sadece para değildi; jurnal veren, bazen padişahın teveccühünü ve itimadını kazanarak mevki-mansıp sahibi olmak, ya da bulunduğu memuriyette daha üst bir rütbeye ulaşmak için bu yolu deniyordu. Bu, bazen de, karakter bakımından acziyyet ve ahlâken düşkünlük içinde olan insanların; rakiplerine veya hoşlanmadıkları kişilere karşı, onları mevkiinden etmek ya da cezalandırılmalarını sağlamak maksadıyla, tarihin her döneminde olduğu gibi kullandıkları bir silahtı.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ