II. ABDÜLHAMİD DÖNEMİNDE FİLİSTİN’E YAHUDİ GÖÇÜ MESELESİ (1878-1908)

II. ABDÜLHAMİD DÖNEMİNDE FİLİSTİN’E YAHUDİ GÖÇÜ MESELESİ (1878-1908)

Filistin’e Yahudi göçü tarihi, başlangıç olarak binlerce yıl öncesine kadar gitmektedir. M.Ö. 1000’li yıllardan itibaren Filistin’e yerleşen Yahudilerin buradaki varlığı, Roma ve Bizans Dönemlerindeki sürgünlere ve göçlere rağmen bir şekilde devam etmiştir. Müslümanların 634’te bölgeyi ele geçirmeleri ve Roma ve Bizans dönemlerinde Yahudilere uygulanan yasakları kaldırmalarıyla bölgedeki Yahudi nüfusunda tekrar bir artış gözlenmiştir. 1517’de Osmanlı Devleti Filistin’i yönetimi altına aldığında da Kudüs ve civarında yerleşik bir Yahudi nüfusu uzun süredir mevcut idi.[1] Vakıa, Türklerin Yahudilerle ilişkileri bu tarihte başlamış değildi. XI. yüzyıldan itibaren Anadolu’da etkin olmaya başlayan Türkler Bizans İmparatorluğu’nda kötü muameleye maruz kalan Yahudilerle kısa sürede iyi ilişkiler kurmuşlardı. Selçukluların ve ardından Osmanlıların Anadolu’ya hakim olmaları zamanın Hıristiyanlarınca bir türlü kabullenilemez iken, bölge Yahudilerince olumlu karşılanmıştı. XV. yüzyılın son çeyreğinde İspanya’dan çıkarılan Yahudilerin önemli bir kısmının İstanbul, Edirne ve Selanik gibi büyük şehirlere yerleştirilmeleriyle Osmanlı Devleti’ndeki Yahudi nüfusu bir hayli arttı. İspanya’dan gelen bir kısım Yahudi’ye ilave olarak Rusya, Litvanya, Portekiz, Sicilya ve Rodos’tan sürülen Yahudilerden bazıları Kudüs, Halilürrahman, Safed ve Taberiye gibi Filistin’in önemli merkezlerine yerleşmişlerdi. Diğer bir ifadeyle, aralıklarla da olsa Osmanlı Dönemi’nde Filistin’e Yahudi göçü devam etmişti.[2]

Ancak XIX. yüzyılın son çeyreğine gelinceye kadar Osmanlı Devleti’nin gündeminde Yahudi bağlantılı bir Filistin meselesi yoktu. Bu döneme, hatta devletin yıkılışına kadar Osmanlı Devleti’nin Filistin toprakları dışında bulunan bölgelerindeki Yahudiler rahat bir azınlık olarak yaşadılar. Osmanlı Devleti sınırları içerisinde herhangi bir bölgede çoğunluğu oluşturmadıklarından ve ayrılıkçı bir hareket de geliştirmediklerinden Osmanlı tebaasından olan Yahudilerle devletin ciddi bir sıkıntısı olmamıştı.

Bu durum Doksan Üç Harbi’nden hemen sonra ısrarla Filistin’e yerleşmek isteyen yabancı uyruklu Yahudilerin giderek artmasıyla değişmeye başladı. Artık Filistin’e Yahudi göçü siyasi bir çehre kazanıyordu. Osmanlı Devleti bölgede tarih içinde oluşmuş cemaatler arası nüfus dengesinin bozulmasından endişe ederken Avrupa’da Yahudi aleyhtarlığının (anti-semitizm) giderek yaygın hale gelmesi, komşu ülkelerden Romanya ve Rusya’da Yahudilere kötü muamele edilmesi kısa süre içerisinde Osmanlı Devleti’ni etkilemeye başladı. Nitekim devlet, Doksan üç Harbi’nde alınan ağır yenilgi sonrasında ortaya çıkan yüz binlerce Müslüman mültecinin yanı sıra Edirne ve İstanbul’a sığınan binlerce Yahudi’ye de yardımda bulunmak zorunda kalmıştı. Dahası, aynı yıllarda Romanya ve Rusya’da kendilerine hayat hakkı tanınmayan yüzlerce Yahudi ailesi İstanbul’a gelmişti.[3] Benzeri durumlar 1892, 1899 ve 1900 yıllarında da yaşanmış ve İstanbul’a gelen binlerce Romanya ve Rusya kökenli Yahudi ailesi Edirne, Kıbrıs ve Mezopotamya gibi Filistin’e uzak bölgelere yerleştirilmeye çalışılmıştı.

Bu tür göçlerde devletin ısrarla uygulamaya çalıştığı kural mültecilerin nereye yerleştirileceğine devletin karar vermesi gerektiği idi. Dışardan gelen her kesimden mültecinin Müslümanlar da dahil- devletin gösterdiği yerlere yerleşmeleri gerekiyordu.[4]

Doksan Üç Harbi sonrasında giderek kendini hissettiren Yahudi göçü problemi, esasen Yahudilerin planlı bir şekilde ve siyasi amaçla Filistin’e yerleşmek istemelerinden kaynaklanmaktaydı. Osmanlı Devleti’nin 1870’lerde yaşadığı ekonomik ve siyasi krizler Avrupa’da mukim bir kısım Yahudilerde ve Filistin’le ilgilenen diğer bazı çevrelerde ciddi krediler sağlandığı takdirde Osmanlı Devleti’nin Filistin’i Yahudi göçüne açacağı kanaatini kuvvetlendirmeye başladı. Hatta İngiltere’de 1878’de konu gazete ve dergilerde de tartışılmaya başlanmıştı. Bölgeyi yakından tanıyan işadamlarından Edward Cazalet “Şark Meselesi” (The Eastern Question) adıyla 1878’de Londra’da yayımladığı makalesinde ülkesinin bölgedeki çıkarlarını da dikkate alarak İngiltere’nin hamiliğinde bir Yahudi Devleti’nin kurulması fikrini ortaya atmıştı.[5] Palestine Exploration Fund’ın (Filistin Araştırma Fonu) tanınmış etkin isimlerinden Charles Warren Osmanlı Devleti’nin yaşamakta olduğu maddi sıkıntıları fırsat bilerek Filistin’deki kutsal toprakların East India Company (Doğu Hindistan Şirketi) benzeri bir şirket kurularak ona devredilmesi, buna mukabil şirketin de Osmanlı Devleti’ne Filistin’den elde ettiği gelirlere denk bir meblağ ödemesi ve Avrupalı alacaklılara da ödenmesi gereken faizin bir kısmını üstlenmesi teklifinde bulundu.[6] Aynı dönemde Macaristan Parlamentosu’nda da konu tartışılmış ve bir milletvekili Filistin’in Yahudi göçüne açılarak ya Osmanlı Devleti’ne bağlı müstakil bir vilayet ya da bağımsız bir Yahudi devletine dönüştürülmesi fikrini dile getirmişti.[7] Benzer fikirlere sahip olanlar Osmanlı Devletinin Rusya’ya ağır bir şekilde yenilmesinin işlerini kolaylaştıracağını ümit etmişler ve Berlin Kongresi’nde Filistin’e Yahudi göçüne imkan tanınması yolunda karar alınması için girişimlerde bulunmuşlardı. Ancak bu dönemde başta Almanya olmak üzere Avrupa’nın büyük devletleri konuya resmen müdahil olmayı uygun görmediklerinden Konferansın gündemine dahi almadılar.

Avrupa’nın farklı ülkelerinde Yahudilerin Filistin’e yerleştirilmeleriyle ilgili 1870’lerde dile getirilen bu tür fikirlerin bir talep haline getirilip Osmanlı Devleti’ne iletilip iletilmediği henüz bilinmemektedir. Bu konuda bilinen ilk ciddi girişim Britanyalı Hıristiyan mistik ve seyyah Laurance Oliphant tarafından gerçekleştirilmiştir. Oliphant’ın 1879’da Osmanlı Devleti’ne sunduğu otuz üç maddelik teklife göre Filistin yakınlarında bulunan Belka sancağına bağlı büyük bir arazi para karşılığı Yahudi yerleşimine açılacak, buraya bir çeşit özerklik verilerek Yahudilerin kendi dahili yönetim birimlerini oluşturmalarına imkan tanınacak ve asayişi sağlayacak güvenlik gücü de kendi aralarından seçecekleri kişilerden oluşacaktı. Yahudilerin bölgeye yerleşimini, Osmanlı Devleti ve diğer devletlerle ilişkilerini teklifin kabulü halinde kurulacak olan bir şirket üstlenecekti.[8] Başlangıçta İngiliz çıkarlarına hizmet amacıyla, sonradan da Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde zor durumda kalan Yahudilere yardım için Filistin’e Yahudi göçünü organize etmeye çalışan Oliphant’ın girişimi Osmanlı devlet adamlarını bölgeyle ilgili yeni bir değerlendirme yapmaya sevk etmiş, ve buraya yapılacak Yahudi göçünün bölgedeki oturmuş dengeleri olumsuz yönde etkileyeceği kanaatini doğurmuştur.

O dönemde Filistin’deki nüfusun büyük çoğunluğu her ne kadar Müslüman Araplardan oluşuyor idiyse de buradaki diğer dini cemaatler arasında hassas bir denge vardı.[9] Bu arada XIX. yüzyılın başından itibaren giderek artan misyoner faaliyetleri neticesinde bölgede Rusya, İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya güdümünde kiliseler, dini okullar ve dernekler kurulmuştu. Bu tür gelişmelerle zaten hassaslaşan bölgedeki cemaatler arası dengenin yeni bir unsurla iyice bozulmasının Filistini yönetilemez bir noktaya sürükleyebileceğinden endişe eden II. Abdülhamid genelde Osmanlı topraklarına Yahudi göçüne karşı olmamakla birlikte Filistin’e Yahudi yerleşimine karşı kesin bir tavır koydu.

Bu tavrını İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi Layard aracılığıyla huzuruna kabul ettiği Oliphant’a da gösterdi.[10] Bu çerçevede Oliphant’a verilen cevapta, teklifin “hükümet içinde bir hükümet demek olarak politikaca ve idarece” ciddi sakıncalar doğuracağı, bu nedenle dışardan gelen Yahudilerin Filistin’e asla yerleştirilemeyecekleri belirtilmekteydi.[11]

Oliphant’a verilen cevap özü itibariyle Osmanlı Devleti’ne gelmek için yoğun müracaatların yapıldığı Doğu Avrupa ülkelerindeki Osmanlı temsilciliklerine de gönderilmişti. Örneğin 28 Nisan 1882’de Odesa konsolosluğu Osmanlı Devleti’ne sığınmak isteyen Yahudilere, Filistin’e yerleşemeyecekleri, diğer yerlere yerleşeceklerin Osmanlı vatandaşlığını ve yürürlükte olan bütün kanun ve nizamnamelere uymayı kabul etmeleri gerektiğini bildirmişti.[12] Bunun üzerine İstanbul’a heyetler göndererek kararın değiştirilmesi için girişimlerde bulundular. İstanbul’da Oliphant ile buluşan heyetler bakanlıklar düzeyinde yaptıkları girişimlerden bir sonuç alamayınca Amerikan büyükelçisine durumlarını aktararak yardım talep ettiler. Büyükelçi de konuyu Osmanlı Hariciye Nazırına açtı ve aldığı cevap Oliphant’a verilen ve Odesa’ya gönderilenle hemen hemen aynıydı. Buna göre; yürürlükte olan göçmen kanunlarına uymak kaydıyla, Filistin dışında bir yere örneğin Halep ve Mezopotamya gibi bölgelerdeki boş alanlara yerleşmek üzere Osmanlı toprakları her ülkeden gelecek Yahudilere açıktı.[13]

Cevaplar bir arada değerlendirildiğinde Osmanlı Devleti’nin konuyla ilgili hassasiyet gösterdiği noktalar da ortaya çıkmaktadır. Birincisi, Filistin dışında bir yere yerleşmelerini şart koşarak bölgede 1840’lardan sonra Avrupa’nın artan nüfuzuyla zaten hassaslaşan dengelerin daha fazla bozulmaması için bir direnme kararlılığı görülmektedir. İkincisi, Osmanlı vatandaşlığını kabul etmelerini sağlayarak kapitülasyonlar nedeniyle Rusya dahil Avrupa devletlerinin Yahudiler aracılığıyla Osmanlının iç işlerine daha fazla karışmalarına imkan vermeme çabası dikkat çekmektedir.[14] Bilindiği üzere, Osmanlı Devleti 19. yüzyılda kapitülasyonlarla sağlanan haklardan dolayı Avrupa devletlerinin iç işlerine karışmasından oldukça şikayetçi idi. Son olarak, devletin gösterdiği yerlere yerleşmeyi kabul şartıyla da hem boş arazilerin değerlendirilerek üretimin artırılması hem de herhangi bir yerde yoğunlaşmalarına mani olarak yeni bir milliyetçi -bu dönemde Osmanlı Devleti’ne gelmek isteyen Doğu Avrupa kökenli Yahudilerin hemen tamamı Siyon Aşıkları adlı Yahudi milliyetçiliği hareketinin etkisindeydi- ve ayrılıkçı hareket zemininin oluşmasının engellenmesi hedeflenmiş olabilir.

Bilindiği kadarıyla gayriresmi yollarla Filistin’e Yahudi göçü peyderpey devam etmekle birlikte Oliphant’ın bu ilk girişiminden 1896’da Theodor Herzl’in İstanbul’a ilk gelişine kadar geçen süre zarfında Osmanlı Devleti nezdinde siyasi amaçlı Filistin’e Yahudi göçü organizasyonu ile ilgili resmi bir başka girişim olmamıştır. Herzl’in Filistin’e Yahudi yerleşimine ilgi duyması ise Avrupa’da gelişen anti-semitizmin bir sonucudur. Batı ve Doğu Avrupa’da giderek gelişen anti-semitizm 1880’lere gelindiğinde zanaat sahibi, tüccar, aydın ve bilim adamı her kesimden Yahudiyi derinden etkilemekteydi.[15] Yahudi olsun olmasın artık herkes bir “Yahudi problemi”nden bahsetmekteydi. Bir taraftan anti-semitik ileri gelenler kendi ülkelerindeki Yahudilerden nasıl kurtulacaklarının hesabını yaparken, diğer taraftan Yahudiler Avrupa’nın kendilerine reva gördüğü kötü muameleden kurtulmanın yollarını arıyorlardı.[16] İlk olarak Rusya Yahudileri tarafından düşünülen ve zamanla diğer ülkelerdeki birçok Yahudi tarafından da kabul gören çözüm, kolonizasyondu. Siyon Aşıkları olarak bilinen ve çeşitli dernekler aracılığıyla bir araya gelen Yahudiler Filistin’de kendilerine ait bir yönetim oluşturmadıkça mevcut sıkıntılarından kurtulamayacaklarını düşünmüş ve bu nedenle Filistin’de Yahudi yerleşim merkezleri kurmayı esas gaye edinmişlerdi.[17] Ancak bu dernekler 1880’e kadar pek başarılı olamamıştı. O tarihten itibaren Edmond Rothschild gibi zengin Yahudilerin yardımıyla Filistin’de toprak satın alınarak Yahudiler oralara tedricen yerleştirildiler.[18] Filistin’de kolonizasyonun oldukça zor ve daha külfetli olduğunu düşünen meşhur Yahudi zengini Baron Maurice de Hirsch kendisinin kurduğu “Jewish Colonization Assocition” (Yahudi Kolonizasyon Birliği) vasıtasıyla Doğu Avrupa ülkelerinden sürülen Yahudileri Arjantin’de satın aldığı topraklara yerleştiriyor ve orada iş kurmalarına yardımcı oluyordu.[19]

Ancak Siyonistlere göre bütün bunlar Yahudi problemini kökten çözücü girişimler olmaktan uzaktı. Memleketlerinden sürülen ve genellikle de fakir olan Yahudilere bir sığınak temininden başka bir şey değildi. Bu da Avrupa’daki birçok Yahudiyi tatmin etmiyordu.

Yahudilere sadece bir sığınak bulmakla yetinmeyenler arasında Yahudi problemine kesin çözüm olarak düşünülen siyasi Siyonizm’in kurucusu olarak görülen Theodor Herzl de vardı. 1860 Budapeşte doğumlu olan Herzl Viyana Üniversitesi hukuk fakültesini bitirdikten sonra aynı üniversitede Roma hukuku dalında ihtisas yapmasına rağmen daha yatkın olduğu gazetecilik mesleğini seçti. 1891’de de Avrupa’nın en ünlü gazetelerinden olan Yahudilere ait Neue Freie Presse’nin Paris temsilcisi oldu.

Viyana yıllarında da anti-semitik gelişmelerden nasibini alan ancak konu üzerine ciddiyetle eğilmeyen Herzl’in siyasi siyonizme gönül vermesinde Paris’te şahit olduğu olaylar etkili oldu. Temsilcisi bulunduğu gazeteye haber yapmak için Almanlar lehine casusluk yaptığı iddiasıyla yargılanan Yahudi asıllı yüzbaşı Alfred Dreyfus[20] davasını izleyen ve ona verilen müebbet hapis cezasının haksız olduğuna inanan Herzl, Yahudiler için nihai bir çözüm aramaya başladı. Bu anlamda Herzl’i tatmin eden çözüm Avrupa’da uzun süredir dillendirilmekte olan bağımsız bir Yahudi Devleti’nin kurulmasıydı.[21] Ona göre, Yahudilerin içinde bulundukları toplumlara asimilasyonu başarılı olmamıştı ve olamayacaktı da, çünkü Yahudiler kendilerine has özellikleri olan ve bir devlet kurabilecek güce sahip bir ulustu, fakat ne yazık ki yurtları yoktu.

O halde çözüm, Yahudilerin toplanabileceği bir yurt bulup orada bağımsız bir Yahudi Devleti kurmaktı. Bu çözümü gerçekleştirebilmek için Herzl’in düşündüğü formül de şu idi: Yahudiler farklı ülkelerde meskun oldukları için Yahudi problemi aslında uluslararası bir problemdi. Dolayısıyla problemin çözümü Yahudileri ilgilendirdiği kadar muhatap oldukları ülkeleri de ilgilendirmekteydi. Hatta Yahudi sayısının kabarık olduğu ülkelerde bu mesele iç politikayla da yakından alakalıydı. Zira özellikle Almanya gibi anti-semitizmin prim yaptığı ülkelerde Yahudi aleyhtarlığı parti programlarına dahi girmişti. Örneğin Alman Hıristiyan Sosyal İşçi Partisi lideri Adolf Stöcker 1881’de binlerce imza toplayarak Yahudilere verilen hakların kısıtlanması için Bismarck’a müracaat etmişti.[22]

Yahudi problemini kesin olarak çözeceğine inanılan devletin nerede kurulacağı sorusuna Herzl’in cevabı kesin olarak Filistin idi. Bunun tarihi ve dini sebepleri vardı. Öncelikle, Yahudiler Filistin’in Tanrı tarafından kendilerine vadedilmiş olduğuna inanmaktaydılar. Bunun içindir ki Hz. Musa İsrail oğulları ile birlikte Filistin’de devlet kurmak amacıyla Sina’dan ayrılmış, Filistin yolunda hayata veda edince amacını halefleri gerçekleştirmişti. Fakat Filistin’de kurulan Yahudi devleti uzun süreli olamamıştı. Önce Babilliler, sonra da Romalılar ve Bizanslılar tarafından Filistin’den çıkarılmışlardı. Onun içindir ki Yahudilerin en büyük emeli Filistin’e dönerek kendi devletlerini yeniden kurmaktı. Ancak geleneksel Yahudi inancına göre bu dönüş Hz. Davud’un altı köşeli yıldızını taşıyan bir Mesih öncülüğünde gerçekleşecekti. Bu inançlarından dolayıdır ki Yahudiler her ayinden sonra “gelecek yıl Filistin’de görüşmek üzere” diyerek ayrılıyorlardı.[23]

Herzl, kurulmasını düşündüğü Yahudi Devleti’ne dair fikirlerini 1895’ten itibaren yayma yoluna gitti. Görüşlerini önce Yahudi meselesiyle ilgilendiği bilinen ve kendi çapında maddi katkılarla zor durumda kalmış Yahudilere yardım elini uzatan meşhur zengin Hirsch’e anlattı. Onun farklı yaklaşımları olduğunu ve kendi fikirlerine pek olumlu bakmadığını gördü. Hirsch, Arjantin’e Yahudi yerleştirme planının ve uygulamakta olduğu tarıma dayalı Yahudi kolonizasyonunun doğru olduğunu düşünmekteydi. Herzl’e göre ise bu uygulama Yahudileri dilenci durumuna düşürmekteydi ve ileride tembelliğe yol açacağı muhakkaktı.[24] Hirsch’ten umduğunu bulamayan Herzl, daha az meşhur ancak kendilerine göre nüfuz sahibi olan Viyana Baş Hahamı Moritz Güdemann ve İngiliz Yahudi banker Sir Samuel Montagu gibi şahıslarla temasa geçti. Bu arada “The Jewish State” (Yahudi Devleti) adlı meşhur kitabını yayınladı.[25]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ