I. MEŞRUTİYET DÖNEMİ VE II. ABDÜLHAMİD’İN SALTANATI (1876-1909)

I. MEŞRUTİYET DÖNEMİ VE II. ABDÜLHAMİD’İN SALTANATI (1876-1909)

İkinci Abdülhamid’in hükümdarlığı zamanını içeren otuz yıllık dönem (1876-1909), Osmanlı tarihinin en fazla olaylarla dolu dönemlerinden birisidir. Eskiden beri Batılı ve Türk düşünürlerce sürekli kötülenen II. Abdülhamid hakkında son zamanlarda kendisini sadece dindar bir fanatik ve tiran olarak değil, fakat çok ciddi iç ve dış tehditler karşısında Osmanlı devletinin parçalanmadan bir arada tutulmasını sağlayan, devlete yeniden hayat verici kapsamlı reformlar gerçekleştiren ve modern Türkiye’nin ortaya çıkışının temellerini atan yetenekli bir yönetici olarak gören oldukça iyi ve muvazeneli çalışmalar da yapılmıştır.[1]

Sultan Abdülhamid’in tahta çıkışı olağanüstü şartlarda gerçekleşmiştir. O dönemde dört aylık süre içinde üç değişik padişah (Abdülaziz, V. Murad ve Abdülhamid) tahta çıkmıştır. Sultan Abdülaziz (1861-1876), meşrutiyet yanlısı bir askeri darbeyle görevden uzaklaştırılmıştı. Tanzimat’ın mimarları olan Fuat Paşa’nın 1869’da, Ali Paşa’nın da 1871’de ölümüyle Abdülaziz siyasi gücü tekrar saraya taşıma fırsatına kavuşmuştu. Onun bu yöndeki çabaları, Serasker Hüseyin Avni Paşa’nın padişahı devirerek yerine Murad’ı padişah yapmak için harekete geçmesine neden oldu. Mithad Paşa’nın da desteğiyle Hüseyin Avni Paşa ile birlikte Harbiye Mektebi Nazım olan Süleyman Paşa 30 Mayıs 1876’da Dolmabahçe Sarayı’nı kuşattı ve Abdülaziz’i tahttan indirerek yerine Murad’ı geçirdi.

Sultan V. Murad, başlangıçta Avrupa’nın edebiyatına, bilimine ve Avrupa’da olup bitene duyduğu ilgiden dolayı Mithad Paşa’nın reformcu fikirlerini çok iyi temsil eden bir hükümdar olarak görünmekteydi. Fakat yeni Sultan, ciddi şekilde alkol bağımlısı olmanın yanında depresyon ve sinir nöbetleri geçirmekteydi. Padişahlık görevini yerine getiremediğinden dolayı Sultan Murad da 31 Ağustos 1876’da tahttan indirilerek yerine II. Abdülhamid geçirildi.

Taht etrafında dönen bu kargaşalıkların yanında Balkanlarda çok ciddi krizler ortaya çıkmaktaydı. 1875 yazından beri Hersek’te değişik Hıristiyan isyancıların gerçekleştirdiği bir dizi saldırı birçok Müslüman köylünün katledilmesine neden olmaktaydı, Osmanlı Devleti de bunlara karşı kanlı misillemelerle cevap veriyordu. Bu kriz kısa zamanda tırmandı ve Bosna-Hersek’in bütün kısımlarına yayıldı. 1876 yılında da benzer olaylar Bulgaristan’da Filibe (Plovdiv) ve Pazarcık yakınlarında ortaya çıktı. Bosna’daki olayların yanında özellikle Bulgaristan’daki olaylar “vahşi”, medeni olmayan Türk imajının ortaya çıkmasına neden oldu. Gerçekte Bulgaristan’daki isyan, Rusya’da eğitilmiş birkaç yüz devrimcinin bazı Türk köylerine saldırması ve üç yüz civarında köylüyü katletmesiyle alevlenmişti. Resmi Osmanlı dokümanlarına göre, isyancı grupların peşinden gönderilen Osmanlı düzensiz birlikleri 2,100 isyancıyı öldürmüştü. Bunların arasında önemli miktarda suçsuz Bulgar sivil halkı da bulunuyordu.

Bu olaylar Batı Avrupa’da büyük ilgi kaynağı oldu; Avrupa’da binlerce savunmasız Hıristiyan’ın fanatik Müslümanlar tarafından doğrandığı iddia ediliyordu. Ancak olayların en fazla ilgi uyandırdığı yer, İngiliz iç politikasıydı. William Gladstone ve onun liderliğini yaptığı Liberal Parti, olayları Türklerin savunucusu olarak ortaya çıkan, temel rakipleri durumundaki Muhafazakar Parti lideri Benjamin Disraeli’ye karşı kullanıyordu. Yayınladığı çok ünlü bir broşürde Gladstone, Türkleri Bulgarlara karşı suçlarıyla orantısız zulüm uygulamakla suçluyor ve Bulgarları bütün suçlardan temize çıkarıyordu. Spesifik olarak da Türkleri (Osmanlı hükümetini değil) altmış bin Hıristiyan’ı öldürmekle suçluyordu.[2] Onun verdiği rakam, tarafsız araştırmacıların çoğunun verdiği rakamın çok ötesine geçmektedir.

Bosna’daki ayaklanmayı fırsat bilen Sırp Prensi Milan, 2 Temmuz 1876’da Osmanlı Devleti’ne karşı savaş ilan etti. II. Abdülhamid işte bu şartlar altında Osmanlı Devleti’nin otuz dördüncü Sultanı olarak tahta geçti. Savaş, Osman Paşa komutasındaki muzaffer Osmanlı askerlerinin Belgrad’ı kuşatma altına almasıyla Osmanlı Devleti açısından oldukça iyi başlamıştı, fakat Sırpların askerî başarı elde etmesini ümit eden Rusya, Osmanlı Devleti’ni ateşkese zorlamak için bir ültimatom verdi. Buna karşı Ruslarla Avusturyalıların Osmanlılara karşı ortak bir harekat düzenlemesinden korkan İngiliz yöneticileri, kendilerini Balkanlar’da reformlar gerçekleştirilmesi yolunda bir konferansın toplanması için bastırmak zorunda hissettiler; bu şekilde Rusların Osmanlı Devleti’ne saldırmak için sarıldıkları bahane ortadan kaldırılmış olacaktı. Bu İngiliz girişimi sonucunda İngiliz özel temsilcileriyle (Salisbury markizi, Hindistan’dan sorumlu bakan ve İstanbul’daki İngiliz büyükelçisi Henry Elliot) birlikte Rusya, Avusturya, Almanya ve Fransa temsilcilerinin katılımıyla 23 Aralık tarihinde İstanbul Konferansı toplandı. Konferansta ortaya konan öneriler, yerli bir polis teşkilatı kurulmasından toprak verilmesine, Sırplara daha fazla özerklik tanınmasından Bulgaristan’ı yarı özerk bir varlık haline getirmeye kadar bir dizi teklifi içermekteydi. Başlangıçta böyle bir konferans toplanması fikrine bile karşı çıkan Bab-ı Ali, ancak İngiltere’nin Dışişleri Bakanı Derby Kontunun (Edward Henry Stanley’in), İngiltere’nin verdiği her tür desteği çekeceği tehdidinde bulunmasından sonra konferansa katılmayı kabul etmişti.

Mithad Paşa liderliğindeki anayasacı ve milliyetçi grupların kontrolü altında bulunan Osmanlı hükümeti, ortaya konan bütün taleplere karşı şiddetli bir direniş gösterdi. Abdülhamid’in bütün uyarılarına rağmen Mithad Paşa ve arkadaşları Avrupalıların istediği tavizlerden bazısının verilmesini reddettiler, böylece konferans herhangi kalıcı bir çözüme erişilmesini sağlayamayarak 20 Ocak 1877’de başarısızlıkla sona erdi. Ancak daha konferans dağılmadan önce Rusya ile Avusturya- Macaristan hükümetleri, yarımada üzerinde tek bir büyük devletin (Bulgaristan’ın) kurulmasına destek vermediği müddetçe Rusya’ya Balkanlar’da hareket özgürlüğü tanıyan bir anlaşma imzalamışlardı; buna karşılık Avusturya’nın Habsburg hanedanına Bosna ile Hersek’in verilmesi kabul edilmişti. Konferansın başarısızlıkla sona ermesinin ve 12 Nisan 1877 tarihli Londra Protokolü’nün reddedilmesinin ardından kaçınılmaz olarak Ruslar 24 Nisan 1877’de Osmanlı Devleti’ne karşı savaş ilan ettiler.

Osmanlı Devleti bir taraftan kaçınılmaz bir şekilde ortaya çıkan Rusya’yla savaş meselesiyle uğraşırken, aynı zamanda Dışişleri Bakanı Safvet Paşa 1876 Anayasasını ilan etti. Konferansın reform önerilerinin önüne geçmek amacıyla, anayasanın ilanının İstanbul Konferansı’nın açılışına denk getirildiği belirtilmiştir, fakat Henry Elliot, anayasanın hazırlanmasının, “resmen ilan edilmesinden bir seneden daha fazla zaman önce gerçekleştirildiğini, ilan edildiğinde, zaten İstanbul’da çalışmalarına devam etmekte olan konferansın başarısızlığa uğratılmasının düşünüldüğünü” yazmıştır.[3] Anayasanın mimarı olan Mithad Paşa, anayasanın bir an önce resmen ilan edilmesinin, yabancı devletlerin Osmanlının içişlerine karışmasını engelleyeceğini ve savaş tehdidi olasılığını azaltacağını ileri sürmekteydi. Ancak anayasa Rusya’nın Osmanlı Devleti’ne karşı savaş ilan etmesi kararı üzerinde çok az etkili olacaktı.

Sultan olmadan önce Abdülhamid, Mithad Paşa’ya, Anayasayı onaylayacağı ve onunla ve onun adamlarıyla birlikte çalışacağı yolunda söz vermişti. Fakat bir kere tahta geçtikten sonra Abdülhamid, amcası Abdülaziz’in yeniden kazanmak için büyük mücadele verdiği iktidar güçlerini büyük oranda sınırlandıran böyle bir anayasayı onaylama konusunda acele etmedi. Abdülhamid’in tahtta geçirdiği ilk yılı çevreleyen siyasi atmosferi anlayabilmek için Anayasanın kısaca tartışılması gerekmektedir.[4] Sultanın Anayasayı pek benimsememesi, bu belgenin bileşimi üzerinde doğrudan etki doğurmuştur. Sonuç itibariyle Anayasa, Sultanın iktidarını Parlamentoya devretmek zorunda kalmayacağı yönünde güvence verilmesiyle, bir uzlaşı metni olarak ortaya çıkmıştı. 1831 tarihli Belçika Anayasası’na dayandırılmış olsa da, Anayasa bir kurucu Meclis tarafından değil, Sultan tarafından bir lütuf olarak resmen ilan edilmişti. Anayasayı hazırlayanların, Sultandan bağımsız olarak bir metin hazırlayamamış olmaları gerçeği karşısında Anayasa daha baştan başarısızlığa mahkum olmuştur.

Sultanın üstün otoritesi Anayasanın 3. Maddesinde açık bir şekilde görülmekteydi; bu maddede egemenliğin, her zaman Osmanlı Ailesinin en yaşlı erkek üyesi olacak olan ve Halife Sultan olarak İslam’ı savunma konumunda bulunan Sultanın kişiliğine dayanacağı belirtilmekteydi (5. Madde). Dördüncü madde de Sultanın davranışlarından sorumlu olmayacağını belirterek Sultanın uçsuz bucaksız gücünü ortaya koymaktaydı; bu nedenle yalnızca askeri bir darbe, ki böyle bir darbe anayasanın ihlali anlamına gelecekti, Sultanı Anayasaya değer vermeye zorlayabilirdi. Sultan aynı zamanda bakanları atama ve görevden alma hakkına da sahipti ve bu bakanların Parlamentoya karşı herhangi bir sorumlulukları bulunmuyordu. Bundan başka Anayasanın hiçbir yerinde Sultanın yetkilerinin sadece anayasada belirtilenlerle sınırlı olduğunu belirten spesifik bir hüküm bulunmamaktaydı; böylece hükümet etme gücü tamamen Sultanın eline bırakılmış oluyordu.[5]

İmparatorluğun liberal ileri gelenlerinin çok uzun zamandan beri kurulmasını istedikleri en önemli organ olan Parlamento (Meclis-i Umumi), güçlü bir kurum olarak ortaya çıkarılmamış, fakat tamamen Sultanın iradesine itaat ve hizmet eden bir organ olarak oluşturulmuştu. Sultan tarafından atanan İleri Gelenler Meclisi (Meclis-i Ayan) ile belediye kurulları tarafından seçilen Temsilciler Meclisinden (Meclis-i Mebusan) oluşan Parlamento, Avrupa parlamentolarına tanınmış olan haklardan ve dokunulmazlıklardan yararlanabilecekti, fakat onların gücüne kesinlikle kavuşamayacaktı. Parlamentonun önüne çıkan en önemli engeller, sadece kendisine sunulan yasa önerileri üzerinde işlemde bulunabilmesi ile bundan çok daha büyük önem taşıyan Sultan’ın bütün yasaları veto etme hakkına sahip olmasıydı (Madde 54).

Anayasanın ele aldığı temel konulardan bir tanesi, Avrupalı devletlerin çok önem verdiği bireysel haklar konusuydu. Anayasaya göre, Türkçe devletin resmi dili olarak ilan edilse de, dinlerine ya da etnik kökenlerine bakılmaksızın bütün Osmanlılar liyakat temelinde kamu görevine kabul edilecekti. Bundan başka tanınan diğer özgürlükler arasında basın, din ve örgütlenme özgürlükleriyle birlikte (eğitim sisteminin çok sınırlı olduğu gerçeğine rağmen) ücretsiz eğitim hakkı da bulunmaktaydı. Muhtemelen bireysel haklar konusunu ele alan en önemli madde, vergilendirme konusunu düzenleyen maddeydi. Anayasa, bütün vergilerinin konulmasının, değerlendirilmesinin ve toplanmasının kanun çerçevesinde yapılmasını öngörmekteydi (Madde 96). Bu madde, eğer uygulanırsa, yüzyıllardır Osmanlılar üzerine, özellikle reaya üzerine yüklenmiş olan bütün ezici nitelikteki özel vergileri ve harçları ortadan kaldıracaktı.

Parlamentonun açılışında Abdülhamid, sadece ülke içindeki anayasacılar ile dışarıdan kaynaklanan reform taleplerini tatmin etmek için çok uzun bir konuşma yaptı. Abdülhamid, baştan itibaren Mithad Paşa’nın bir anayasa yapma yolundaki çabalarını, tahtın vazgeçilmez egemenliğini ve kutsal haklarını sınırlandırmak için düşünülmüş, bir bürokratik araç oluşturma çabaları olarak görmüştü. Meclis 4 Mart 1877’de açıldıktan sonra Sultanın en kötü kaygılarının gerçekleşmeye başladığı görüldü: bürokrasi şimdi kendisini “halkın” kendiliğinden atanmış sesi olarak sunuyordu ve Meclis’i Sultanın hükümdarlık haklarını ve imtiyazlarını sınırlandırmak için bir araç olarak kullanmaya çalışıyordu.

Daha Meclis açılmadan önce Sultan, Mithad Paşa’yı 15 Şubat 1877’de görevinden aldı ve onu İtalya’daki Brindisi’ye sürdü, bu şekilde en büyük düşmanından kurtulmuş oldu. Mithad Paşa’nın yerine Abdülhamid’in en güvendiği adamlardan biri olan İbrahim Ethem Paşa sadrazam olarak atandı. Aynı zamanda Sultan, muhaliflerini sindirmek ve dış politikayı belirlemek için Bakanlar Kurulu toplantılarına kendisi başkanlık etmeye başladı. Sultana göre, anayasa, ancak halkın siyasi olgunluğa eriştiği bir ülkede uygulanabilirdi; aksi takdirde anayasa meşru yöneticiye baş kaldırmak ve karışıklık yaratmak için kolayca bir araç olarak kullanılabilirdi. Asıl düşüncesi ne olursa olsun, Abdülhamid, insanlara karşı değil, sadece Allah’a karşı sorumlu olduğuna ve anayasayla güçlerinin sınırlandırılamayacağına inanıyordu.

Ancak bütün hayatı boyunca Abdülhamid, düzenli olarak örgütlenmiş ve motive edilmiş olup olmamasına ya da kötü niyetli liderler tarafından yanlış yola sevk edilmiş olup olmamasına bakmaksızın, harekete geçme kabiliyetine sahip bir halkın varlığının tam olarak farkında olmuştur. “Halkın”, kendisinin muhalifleri tarafından kolayca yönlendirilebileceği gerçeğini de çok iyi biliyordu. Abdülhamid, tahtı devraldıktan sonraki bir yıl içinde, tahttan indirilme, sürgün edilme ve öldürülme korkusu içinde yaşayan, neredeyse her şeyden elini ayağını çekmiş bir münzevi durumuna düşmüştü. Mayıs 1878 tarihindeki Ali Suavi’nin başarısız olan darbe girişimi ile Temmuz 1878’deki Scalieri-Aziz Bey komitesinin gerçekleştirdiği diğer bir girişim, “halkın”, kendi yöneticisine karşı ayaklanma gerçekleştirmesi yönünde ikna edilmesinin, satın alınmasının ya da zorlanmasının her an mümkün olabileceği yönünde Sultanın taşıdığı kaygıları daha da kuvvetlendirmişti. Sultanın kendisiyle (en azından belli bir süre için) çok iyi ilişkiler geliştirdiği Büyükelçi Henry Layard’ın raporlarında anlatıldığı gibi, bu darbe girişimleri, Abdülhamid’i neredeyse delilik ve fiziki çöküntü sınırına getirmişti.

Birçok kişi tarafından dayanıksız, geçici bir siyasi önlem olarak önemsenmeyen 1876 yılındaki Osmanlı Anayasası ile Parlamentosu, ülkenin iç gelişmelerinde hayati bir rol oynamış ve Abdülhamid’in kişiliğini ve devlet politikalarını derinden etkilemiştir. Sultanın yalnızlık, gizlilik, şüphe ve suikasta uğrama yönündeki eğilimi patolojik düzeylere yükselmiştir. Bu yüzden Abdülhamid, daha önce 1867’de Mısır’ı ziyaret etmiş olsa da ve Sultan Abdülaziz’in maiyetinde Avrupa hakkında çok şey öğrendiği Fransa ve Almanya gezilerine çıkmış olsa da, sultan olduktan sonra İstanbul dışında seyahate çıkmamıştır. Sultan Abdülhamid’in, kendisine “gizlenen sultan” lakabının takılmasına neden olacak derecede inzivaya çekilmiş olması, taht ve halifelik etrafında bir üstünlük ve gizem havası yaratılmasına yönelik, önceden hesaplanmış bir manevra neticesinde değil, fakat duyduğu güvensizlik hissinden dolayı ortaya çıkmış görünmektedir.

Ancak Meclisin girişim özgürlüğü ile sınırlı otoritesi üzerine birçok sınırlama konmuş olmasına rağmen, Osmanlı Devleti’nin en önemli ilkelerinden olan bir ilkenin temelini sarsıcı beklenmedik bir sonuç da ortaya çıkarmıştır; bu ilke, yönetilenlerin yöneticilerini eleştirme ve sorgulama hakkının pratikte bulunmamasıdır. Gerçekten Osmanlı yönetici elit sınıfı, Sultanın otoritesinin kutsal dayanağının bulunduğu ve Sultanın görevlilerinin reaya tarafından sorgulanamayan, fakat sadece itaat edilmesi gereken üstün bir dirayete sahip oldukları yönündeki eski Fars-İslam doktrinine dayanmaktaydı. Bu görüşün kökeni, inançtan çıkartılan argümanlarla desteklense de, kolayca Farabi’nin Aristoteles’in düşüncesine benzeyen düşüncelerine ve özellikle de Nasreddin Tusî ile Celaleddin Davvanî’nin fikirlerine kadar götürülebilir. Bu öğretiler, Kınalızade Ali tarafından Ahlak-ı Alaî adlı eserinde basitleştirilmiş ve pratik idarî önlemler düzeyine indirilmiş ve Osmanlı yöneticileri tarafından 19. yüzyıla kadar ders kitabı olarak kullanılmıştır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ