I. DÜNYA SAVAŞI ÖNCESİNDE OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN GÜCÜ

I. DÜNYA SAVAŞI ÖNCESİNDE OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN GÜCÜ

Ortalama güç teriminde güç kelimesi şüphesiz en önemli unsurdur. Güç terimi, bağımsız bir şekilde hareket etmek, kendi kendine yetmek, bir devlet için üstünlüklerini ve kendi zenginliklerini kullanmak, dış, yerel ve bölge, yani dünya işlerinde özel bir ağırlığa sahip olmak için gerekli olan kuvvet anlamına gelmektedir. Güç olmak, kendini saydırmanın, çevreye damgasını vurmanın ve bu çevreye, bu güç olmasaydı olduğu durumdan farklı bir durumda olacağı fikrini empoze etmenin yollarını bulmaktır. Eğer bu yaklaşımı kabul ediyorsak, güç olmadan da devlet olunabileceği üzerinde anlaşabiliriz ve böylece büyük, orta ve küçük güç ayrımı yaparak konuyu kapatmış olmayız.

Güçlerin sıralamasının yapılmasında büyük zorluklarla karşılaşılmaktadır. Çünkü çok açıktır ki bazı veriler nicelendirilebilse de bazıları çaresiz olarak gözden kaçabilmektedir ve kesin olarak bu değerlendirme, tarihçi için son derece karmaşık olan ilişkiler demeti çerçevesi içerisinde kendini göstermektedir. 1914’ten önce ortalama güç varsa bu güç nerede bulunmaktadır? Sanayi üretimi kriterini kabul edecek olursak, 1914’te üç büyük güç, Amerika Birleşik Devletleri, Almanya ve Büyük Britanya; iki ortalama güç, Fransa ve Rusya ve beş küçük güç vardır, Japonya, İtalya, Kanada, Belçika ve İsveç.[1] Burada kesin ölçü araçlarını kullanmasak da, siyasi ve stratejik etkenleri de işin içine katacak olursak ve dünya işlerini hala Avrupa’nın yönettiğini kabul edersek dört tane büyük güç, Büyük Britanya, Almanya, Fransa ve Rusya, iki ortalama güç, Avusturya-Macaristan ve İtalya ki bunlara Amerika Birleşik Devletleri’ni ve Japonya’yı da katabiliriz; ve iki küçük güç vardır, Belçika ve Hollanda. Devletlerin birbirlerine karşı geriye dönük olarak sıralandırılmasına dayanan bu zararsız oyunda, Birinci Dünya Savaşı’nın eşiğinde Osmanlı İmparatorluğu için karşılaştırmalı güç şartlarında bir yer bulmakta zorlanıyorum.

Yine de mümkün olan başka bir bakış açısı daha vardır. Belirli bir devletin tarihini kendi evriminin çerçevesi içerisinde ele alırsak, belki daha kesin bir değerlendirmeye varabiliriz. Şu halde, eskiden üç kıtada korkulan bir dünya imparatorluğu olan, gerilemenin kararsızlıklarını yaşayan bir devlet, küçülme evriminin bir yerinde, küçük güç statüsüne geçip tamamen yok olmadan önce kendisini ortalama bir güç durumunda bulacaktır. İlke olarak doğrusu budur. İsveç, İspanya ve Avusturya-Macaristan, Osmanlı İmparatorluğu ile birlikte, sürekli değişen, gerileyen veya zayıflayan imparatorluklardır. Fakat bu da, hızını kaybetmiş olan bu imparatorlukların diğer devletlere göre orta veya küçük güç olarak nitelendirilebileceği tarihî evreyi tanımlamayı kolaylaştırmamaktadır ve belki de Birinci Dünya Savaşı patlak verdiği zaman Osmanlı İmparatorluğu için bu evre, çoktan geçmişti.

İmparatorlukların gerilemelerinin son evreleri her zaman çeşitli ve çelişkili yorumlara yol açmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu da bundan kendini kurtaramamıştır. Bardağın yarısı dolu ya da yarısı boş olarak algılanabilir. Bu mütevazı düşünce, ortadan kalkmış olan İmparatorluğun 1914 dolaylarındaki, uluslararası ilişkilerini olabildiğince düzenli bir biçimde değerlendirmeye katkıda bulunmayı amaçlamaktadır.

Yerleşik Güç

Güç ilişkileri kavramı[2] hakkındaki bir yuvarlak masa toplantısı sırasında, “yerleşik güç” ile “yaygın kuvvet” arasındaki farkı ortaya koymayı önerdim. Yerleşik güç durum saptaması dahilindedir, dahası özellikle kaynaklar açısından bazı sorular ortaya koymaktadır. Fakat kabaca da olsa yerleşik gücün verilerinin esaslarını sıralamak mümkündür: nüfus, toprak büyüklüğü, ürünlerin ve karşılıklı ilişkilerin ölçüsü, nicelendirilebilir, dolayısıyla karşılaştırılabilir bilgiler vermektedir. Buna karşın, yerleşik gücün somut olarak kullanımı ve harekete geçirilmesi, çoğunlukla nicelendirilemeyen birçok ve çeşitli etkene bağlıdır ve belli miktarda kararsızlıklara yer veren seçimleri içermektedir: stratejik seçimler, ideolojik farklılaşmalar, sosyal veya milli bağlantı derecesi, moral, uluslararası çevreyle ilişki vs. yaygın kuvvetin değerlendirilmesinde rol alırlar. Bununla birlikte, yukarıdaki soruya cevap verebilmek, ancak iki öğenin, Osmanlı İmparatorluğunun rakiplerine karşı gerçek yerinin ve ağırlığının uyumu ile mümkündür.

Osmanlı İmparatorluğunun 1914’teki yerleşik gücünü anlamak için iki parametreyi göz önünde bulunduracağız: birincisi Fransız tarihçi René Girault’nun[3] teklif ettiği reçeteye göre çıkarılan güç göstergesi; ikincisi ise imparatorluğun zirve noktasından itibaren yüzölçümünün küçülmesinin değerlendirilmesi.

Sistemin kurucusunun da yaptığı gibi kullanılan güç göstergesi doğal olarak istenilen tüm kaynaklarla orantılı olarak dikkate alınacaktır, ancak tüm eksiklerine rağmen, geçmişte gücün tanımı için başlıca rolü oynayan verilere öncelik vererek ülkeleri birbirlerine karşı sıralamaya olanak vermektedir. Global göstergeler içerisinde herbiri denge halinde olan beş kriter ele alınır: toplam nüfus sayısı %25, kömür üretimi %20, dökme maden üretimi %10, buğday üretimi %25, toplam ticaret %20. Kullanılan istatistikler sömürge olgusunu içermemektedir, sadece Avrupa çerçevesinde ele alınmaktadırlar. 1914’teki güç göstergesi dört büyük gücü ortaya çıkarmaktadır: Almanya 63.7, Rusya 57.6, Büyük Britanya 57.3, Fransa 46.5. Bu bakımdan, iki ülke orta güç olarak değerlendirilebilir: 27.8 ile Avusturya-Macaristan ve 18.5 ile İtalya. Son olarak 14.1 ile Belçika küçük güç olarak görülebilir. Osmanlı İmparatorluğu 10.6 ile oldukça geride kalmakta, bununla birlikte, 8.4’ü geçmeyen İspanya’nın önünde bulunmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun, göstergesine sadece iki parametre, nüfus ve buğday üretimiyle, ulaştığını gözlemlersek, numaralandırılmış birkaç işaret noktasından, doğal olarak kesin sonuca ulaşamayacağız. Bu şekilde ortaya konan sınıflandırmada, Osmanlı İmparatorluğu’nun orta ve küçük güçler arasında bulunduğu kanısını uyandırılmaktadır.

İmparatorluğun konumunun değerlendirilmesinin, gerilemesiyle bağlantılı olarak başka bir öğe daha dikkate alınmalıdır: yüzölçümüyle olan çelişkisi. Zirvesindeyken, mesela XVII. yy.’da Osmanlı İmparatorluğu yaklaşık 7.173 000 km2’yi elinde tutmaktadır, bu yüzölçümü 1875’te 5.550 000 km2’ye inmiştir; 1913-1914 tarihlerinde İmparatorluk 2.171.000 km2’den fazla gelmemektedir. Bu yüzölçümü, zirve dönemi yüzölçümünün %30’unu, 1870’li yılların yüzölçümünün %39’unu teşkil etmektedir. Böylece, İmparatorluk, topraklarının %22,6’sını iki yüzyılda kaybederken, %61’ini kaybetmesi için 35 yıl yetmiştir. Bu küçülme, nüfus kadar kaynak kaybını da beraberinde getirmektedir ve Osmanlı yöneticilerinin bölge ve dünya işlerinde otoritesinin zayıfladığını da göstermektedir.

Eğer beraberinde stratejik avantaj ve daha iyi sosyo-etnik bir konsensüs getiriyorsa toprak kaybı yalnızca sakıncalar doğurmamaktadır. Fakat durumun böyle olmadığı açıktır: İmparatorluğun çok geniş bir şekilde Edirne’den Bağdat’a ve Trabzon’dan Cidde’ye yayılması, en az dört deniz üzerinde kıyısı bulunması, srtatejik kavşaklar üzerindeki seçkin konumu, İstanbul Hükümeti için, yerine getirmesi tamamen imkansız olan güvenlik ve savunma tedbirlerini zorunlu kılmaktadır. Sosyo-etnik bağlantı da düzelmiş görünmemektedir: çeşitli derecelerde, Araplar, çok çeşitli anlaşmazlık ve eylem zemini üzerinde Ermeniler ve Kürtler içeriden, çokuluslu İmparatorluğun temellerini tehlikeye sokup, uluslararası inandırıcılığını sarsmıştır. Ancak, bunu değerlendirmek çok daha zordur. Çünkü bizi yerleşik gücün kullanımının sınırlarına götürmektedir.

Yaygın Kuvvet

Burada söz konusu olan, Osmanlı İmparatorluğu’nun teorik olarak kullandığı yerleşik gücünü kullanmak için elinde bulundurduğu gerçek kapasiteyi ve diğer taraftan da bu yaygın kuvveti kullanma şeklini değerlendirmektir. Bu usul birçok sorun ortaya çıkarmaktan da geri kalmamaktadır. Bir ülkenin, burada Osmanlı İmparatorluğu söz konusudur, askerlerinin doğrudan veya dolaylı olarak karıştığı tüm anlaşmazlıklarda, yerleşik gücün somut bir güç haline getirilmesi için kullanılma şeklinin verimliliği, yaptırımlar mücadelenin geçtiği yerde işin içine girmedikçe soyutun alanında kalır. Bu durum Devlet aygıtına, partilere, medyaya, yanılgılar için belli bir oyun bırakmaktadır. Buna blöf, yani politika diyebiliriz. Fakat bizim konumuza gelince, tarihçi tatmin edilmiştir, çünkü Osmanlı İmparatorluğu’nun, ticaret, finans, ordu gibi başlıca alanlarda ulaştığı sonuçlardan faydalanabilmektedir. Bundan da değerlendirme sahasının oldukça geniş olduğu ortaya çıkmaktadır.

Özellikle XIX. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren Osmanlı idarecileri yavaş yavaş egemenliğin bazı ayrıcalıklarını ve karar verme yeteneklerini kaybetmişlerdir. 1838 İngiliz-Osmanlı ticaret anlaşması ve 1839 Gülhane Hatt-ı Humayunu Osmanlı Dünya İmparatorluğu’nun, 1750’den[4] beri kendisini yavaş yavaş içine alan kapitalist dünya ekonomisine karşı direncinin sonunu belirler. Yabancı ticarete açılma ve İmparatorluğun iç yapılarını modernleştirmeye yönelik reformlar, kendisini etkisiz canlanmalara rağmen ortadan kalkmasına kadar git gide derinleşecek olan bir bağımlılığa götürecektir.

Gerçekten de Büyük-Britanya tarafından 1838 Ağustosu’nda dikte edilen ticaret anlaşması, İmparatorlukta yürürlükte olan devlet tekellerini kaldırıp ithalata değer üzerinden %5’lik tek bir gümrük vergisi koyarak Osmanlı pazarını çok geniş bir şekilde dünyanın birinci sanayi gücüne, Palmerston’un deyişine göre “umut edilenin de ötesinde”[5], açmaktadır. Bu anlaşmanın şartları öylesine elverişliydi ki, Kapitülasyonların sayesinde ve en çok kayrılan ülke sıfatıyla, 1838’den itibaren Fransa ve on kadar Avrupa ülkesi İstanbul ile benzer anlaşmalar imzalamıştır. Bu anlaşmalar II. Mahmut’un Avrupa güçlerine, özellikle İngiltere ve Fransa’ya, İmparatorluğun parçalanmasına engel olan diplomatik desteğe karşı ödediği bedeldir (Rusya ve Kavalalı Mehmet Ali ile olan anlaşmazlıklar), fakat bazı Osmanlı sosyal gruplarının çıkarlarıyla (büyük toprak sahipleri, yüksek bürokrasi, azınlıklar) ve bazı Batı yanlısı reformcu Osmanlılara göre liberalizme ideolojik olarak katılımla da örtüşmektedir: bu şekilde Reşit Paşa, serbest değişim politikasının İmparatorluğun sanayileşmesine yardımcı olacağını zannetmekte (Avrupa ülkelerinin sanayilerini sağlam gümrük duvarlarıyla koruduğu bir zamanda) ve Büyük-Britanya’da gerçekleşenin İmparatorlukta da tekrarlanabileceğini safça düşünmektedir.

Gerçekte, liberal açılım ve Kapitülasyonların suiistimali arasındaki bağ, İmparatorluğun eylem serbestiliğini büyük ölçüde sınırlandırmakla sonuçlanmıştır. Tek, zayıf ve değere göre bir vergilendirmenin tesis edilmesi, sistemin tüm değişimini engellemiş ve İmparatorluk kısa bir süre sonra kendisini gümrük tarifelerini güçlerin oy birliği olmadan[6] değiştiremez durumda bulmuştur; bu durum çok zarar vericidir, çünkü gümrük gelirleri Devlet bütçesinin kaynaklarının %70’ini temsil etmektedir. Bundan birçok olumsuz sonuç çıkmaktadır: dış ticareti farklılaştırmanın, imal edilmiş ürünlerin ithalatını değiştirmenin veya sınırlandırmanın imkansızlığı; tutarlı ve ilerleyici ama henüz sanayileşmeden uzak bir donanım programını uygulamanın imkansızlığı; böylece, ülkenin ekonomik ve mali evrimi, günden güne, sanayileşmiş ülkelerin çıkarları doğrultusunda gerçekleşir.

Bu durum ayrıca, Osmanlı İmparatorluğu’nun bağımlılığını daha da ağırlaştıran borçlanmayı da beraberinde getirmektedir. Kırım savaşının yol açtığı önemli harcamalar, savaş alanına asgari donanımı yerleştirmenin gerekliliği, maliye yönetiminin eskiliği ancak dış borçla sağlanabilecek yeni ihtiyaçlar doğurmuştur. Oysa ki, sermaye birikiminin, önce İngiltere’de sonra Fransa’da ve Kuzey Avrupa’da örgütlü birleşimi ve zor durumdaki hükümdarların kronik ihtiyaçları, borç verenleri, ödemelerini durduran devlete yöneltmekte, bu da alacaklılara, mali durumu istikrara kavuşturarak, yerel maliye üzerindeki kontrolü arttırmaya, İngiliz ve Fransız hükümetlerine de Osmanlı İmparatorluğu’nun bağımlılığını derinleştirmeye olanak vermiştir.

Londra ve Paris bankacıları, İngiliz ve Fransız tasarruf sahiplerinin türbanlı değerlere olan ilgisinden birinci derecede sorumludurlar. 1854 ve 1877 arasında Osmanlı İmparatorluğu nominal olarak 5.3 milyar, Osmanlı hükümeti için 2.64 milyar franklık reel gelir tutan 17 adet devlet borcu imzalamıştır. Çıkarların icapları ve güvenliği modern bir bankacılık altyapısının kurulması anlamına gelmektedir: 1863’te, Londra ve Paris’teki komitelerce yönetilen bir Fransız-İngiliz ortak özel bankası olmakla beraber İstanbul’da bir devlet bankası olan Osmanlı Bankası kurulmuştur. Kredi şartları, borçlu için özellikle ağırdır, bankalar tarafından tahsil edilen komisyon, efektif olarak toplanan paranın %10 ile %12’si arasındadır. İstanbul tarafından toplanan paralar verimsiz harcamalar için sarf edilmiştir: ordunun yeniden düzenlenmesi, kağıt paranın geri çekilmesi, dış borcun dönüştürülmesi, dalgalanan borcun kısmi olarak azaltılması, Girit ayaklanmasının yol açtığı harcamalar; son borçlar ancak bütçenin deliklerini kapatmaya ve borcun ödenmesini sağlamaya yaramıştır. Böyle bir yönetim şekli ancak hileli iflasa götürebilirdi.

Mali ve askeri felaketlerden (1877-78 Türk-Rus Savaşı) bunalan II. Abdülhamit 20 Aralık 1881 tarihli Muharrem kararnamesini imzalamaya karar vermiştir. Bu suretle, Osmanlı Hazinesi tarafından reel olarak alınan eski Türk borçlarını yönetmekle yükümlü Duyun-u Umumiye kurulmuştur. Borcun ödenmesini sağlamak için hükümet bazı gelirleri bırakmak durumunda kalmıştır. Böylece, sıra ile bir Fransız ve bir İngiliz tarafından yönetilen, gerçek bir Devlet içinde Devlet olan bu kozmopolit örgüt (1914’te 5000’den fazla memur), İmparatorluğun kaynaklarının %25-30’unu yönetmekte ve bu suretle bu kaynaklar Osmanlı hükümetinin elinden gitmekteydi. 1886’dan itibaren borç konseyi yanlış bir iş yaparak yeni borçlar almış ve bunlar 1914’te alınan çok büyük borçla doruk noktasına varmıştır. Sonu gelmeyen bu dış borç talepleri karşısında Muharrem kararnamesinin güçleri İmparatorluğun maliye yönetimi, dolayısıyla Devletin hükümranlığını doğrudan etkileyen, özellikle silahlanma ve savunma konusundaki kararlar üzerinde gerçek bir vesayet kurmuştur.

Temel nedenlerini gösterdiğimiz, karar verme yeteneğinden ciddi derecedeki yoksunluk, belki daha az belirgin, ama birikiminin İmparatorluğun yazgısında ağır basmakla sonuçlanacak olan göstergelerle daha da ağırlaşıyordu. Fransız, İngiliz, Avusturyalı, Rus ve Alman posta kuruluşları gibi yabancı posta kuruluşlarının, varlık nedenlerini meşrulaştıracak hiçbir kanunun bulunmamasına rağmen Osmanlı topraklarında kurulduğunu da belirtmemiz gerekir. Oysa ki Osmanlı postası 1874’teki kuruluşuyla beraber Uluslararası Posta Birliği’ne kabul edilmişti. Osmanlı tarafının protestoları, posta bürolarının çoğalmasını engelleyememiştir. Öte yandan bazı güçlerin, yüzyılın dönüm noktasında, fermana gerek duymaksızın okul kurma alışkanlığını nasıl değerlendirmek gerekir? Ayrıca yabancı uzmanlar, mühendisler, memurlar, çeşitli bakanlık ve idarelerde önemli görevler üstlenmiştir. Fransızlar maliyede, İngilizler gümrükte görevlendirilmişlerdir. Osmanlı donanmasının modernizasyonu bir İngiliz amiraline, kara ordusununki bir Alman generaline ve hava kuvvetinin tesisi de bir Fransız albayına teslim edilmiştir. Yabancı uzmanların çağırılması onları görevlendiren hükümet için kendiliğinden bir sorun teşkil etmez ancak, İmparatorluğun bağımlılık durumunu göz önünde tutacak olursak, kendi hareket özgürlüğü için artı bir tehlike göstermektedirler.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al