HIRVAT VE SIRP GÖÇLERİNDE OĞUR İLGİSİ

HIRVAT VE SIRP GÖÇLERİNDE OĞUR İLGİSİ

Avrasya tarihinin kaynak yokluğundan dolayı tatminkar şekilde çözülemeyen sorunları sadece bozkırın Asya kesimiyle ilgili değildir. Doğu Avrupa’nın Erken Ortaçağı da böyle bilinmezlerle doludur. Bugünü doğrudan ilgilendiren bu tür sorunlardan biri ve belki en önemlisi, yazılı kaynak denince akla gelen Bizans ve Roma’nın yanıbaşında ve içinde bulunan ve de yazı kültürünün hakim bulunduğu Akdeniz dünyasının parçası olan bir bölgeye, Balkanlar’a yapılan Sırp ve Hırvat göçleri ve uzun bir süreçte Batı Balkan halklarının belli toplumsal odaklanmalar etrafında billurlaşarak bugünkü aynı adlı Güney Slav uluslarını oluşturması sürecidir. Kaynaklar Balkanlar’a Slav göçleri ile bu göçte gelenlerin kimliği, bunların daha sonraki uluslaşma süreçleriyle ilgisi ve göçler ile ulusların belirdiği zaman arasındaki dönem hakkında açık bilgi vermezler. Bu yüzden çok dağınık bilgi ve verileri birleştirerek bir terkibe gitmek gerekmektedir. Böyle olunca da ortaya pek çok ihtimal ve kombinasyon çıkmakta, özellikle de Balkanlar’da hakim siyasi bakışların işin içine girmesiyle bu konuda bir uzlaşma zemini bulunamamaktadır.

Buradaki sorunun özünü, Sırp ve Hırvatların aslının ne olduğu teşkil etmektedir. 6. yy. sonlarına doğru Orta Avrupa’dan Avar yönetiminde Balkanlar’a akmaya başlayan Slav kitleleri, burada direnişin kırılması ve Bizans yönetiminin çökmesiyle yerleşmeye başlamışlar, yarımadanın güney ve batı sahil bölgeleri hariç, hemen tamamı nüfus olarak Slavlaşmıştır.[1] Kaynaklar Slavlaşma sürecini nispeten belirgin şekilde anlatırlar. Bunlar ortak adları Slav (Sklavos) olan ve uruk (zadruga) üzerinde toplumsal örgütlenmesi olmayan, özellikle de devlet kültüründen yoksun kalabalık kitlelerdir. Bundan iki yüzyıl kadar sonra ise kabile ve millet adları belirir. Yani yerleştikten hemen sonra başlayan süreçte bir ayrışma/billurlaşma yaşanmış, uruktan boya, ondan ulusa uzanan toplumsal örgütlenme gerçekleşmiştir.

Bu dönemden elimizde olan boy ve ulus isimleri bu örgütlenmenin mahiyetini gayet güzel açıklar. Slavlar etrafında bulundukları ırmağa (Strumci-Strumalılar, Neretljani-Neretvalılar, Bo{njani/Bo{njaci-Bosnalılar, vb.), dağ ve tepelere (Zahumljani-Hum ötesindekiler, Zagorci-Dağın ötesindekiler, Brdjani-Dağlılar, vb.) ve şehir ve bölgelere (Dukljani: Diokletialılar, Travunjani: Trebinyeliler, Makedonci: Makedonyalılar, vb.) göre isimler almışlardır. Bu, yani coğrafi mevkie göre kabile veya ulus isminin alınması, daha doğrusu kabile ve ulus örgütlenmesinin coğrafyaya göre yapılması, aslında bütün Slavlar arasındaki geçerli uygulamadır (Polabiani: Elbeliler, Poljaci/Poljani (Lehler): Ovalılar, Drevlijani = Ormanlılar, vb.) ve bunun istisnaları (Bulgar, Rus, Hırvat, muhtemelen Çek ve Sırp), bu yazıda değinileceği üzere, tamamen dış etki sebebiyledir. İki istisna, yani Slovak ve Sloven uluslarının ismi ise doğrudan ortak isim Slav’a dayanmaktadır.

Ortaçağ kaynaklarında geçen, Balkanlar’daki erken Ortaçağ Slav topluluk ve/ya milletleri içinde ikisinin ismi bu kurala uymaz ve coğrafya ile açıklanamaz: Sırp ve Hırvat. Bunlar aynı zamanda diğerlerinin toplamından daha büyük ve kalabalık olan iki ulustur. Hatta Bizans’ın yazar imparatoru Constantine Porphyrogenitus, Hırvatlar dışındaki hemen tüm Slav topluluklarının Sırplardan geldiğini söyler.[2]

Burada bütün bir tarihi olgunun, bundan haber vermeyen üç asırlık kaynaklarla birlikte sorgulanması gerekiyor. 10. yy ortasında yazan Constantine, Sırp ve Hırvatların göçü için Herakleios zamanını, 7. yy.’ın ilk yarısını veriyor. Buna göre, Türklerin (Macarlar) kuzeyinde, yani bugünkü Çek- Leh-Slovak arazisinde bir yerde yaşayan Hırvatlar, Herakleios’un çağrısı üzerine Balkanlar’a gelmişler ve Avarları Dalmaçya’dan kovarak kendileri yerleşmişlerdir. Kısa bir süre sonra, olanları izleyen Sırplar da Bizans hükümdarından aynı şeyi istemişler ve verilen izne binaen Balkanlar’a gelmişlerdir.[3] Özellikle, aşağıda görüleceği üzere, Herakleios zamanındaki durumun kritikliği gözönüne alınınca, bu göçler son derece önemli tarihi olaylardır. Fakat, ilginç şekilde, ne büyük ayrıntılarla Herakleios’tan bahseden dönemin kaynakları, ne de takip eden iki yüzyıldan kalan eserler böyle birşeyi nakletmezler. Erken kaynaklarda 6. yy. sonu ile 7. yy. başında Balkanlar’a göç eden Slav kitleleri içinde Sırp ve Hırvat isimlerine rastlanmaz. Böylece ortaya büyük bir gizem ve tarihçilere çözülmesi zor bir görev çıkmaktadır.

İmparatorun, çoğu Bizans yazarı ile paylaştığı abartıları saklı tutulmak kaydıyla, bu durumda akla değişik ihtimaller geliyor: (1) Sırp ve Hırvatlar, Herakleios değil, sonraki bir zamanda geldiler. Constantine, Slav göçleri ile bu iki topluluğun gelişini birleştirip bir kurgu yapıyor. (2) Sırp ve Hırvatlar Balkanlar’a göçtüklerinde bu kimliklere ve büyüklüğe sahip değildiler. Kimliği sonradan kazandılar, pekiştirdiler ve etrafa yaydılar. (3) Sırp ve Hırvatlar Slav değildi, Slav göçlerinden ayrı bir dalga ile Balkanlar’a gelip sonradan Slavlaştılar. Buradaki üç önermede de ortak hüküm, bu iki topluluğun Balkanlar’a geldiklerinde büyük bir ulus veya kabile değil, ancak çekirdek bir gurup oldukları şeklindedir. Balkanlar’ın Slavlaşmasının Herakleios’tan önce olmuş bitmiş olması da onların ikinci bir dalgada geldiklerini gösterir.

Hırvatların kökeni üzerinde en çok söylenen ve uzlaşılan kuram, onların Kuzey Kafkasya’dan gelen İrani bir topluluk olduğu şeklindedir. Muhtemelen, Sarmatların bir kolu olan Alanlardan kopan bir topluluk olarak, Hun ilerleyişi sırasında yerlerinden ayrılarak Karpatlar’ın kuzeyine gelmişlerdir.[4] Ancak bu tamamen bir varsayımdır ve tek kaynağı Sarmatların Karpatlar’ın kuzeyinde bulunmasıdır. Hırvat kelimesi ilk olarak, 845-864 arasında bölgeyi yöneten Trpimir’in bir fermanda kendisinden ‘Dux Croatorum’ diye bahsetmesiyle geçer. Aradaki en az 500 yıllık mesafeyi aşarak, mevhum İrani topluluğu Hırvatlara bağlayacak bir ipucu bulunmamaktadır. Hauptman, Azak kenarında bulunan bir taşta okunan ve anlamı tam çözülemeyen ‘Horoathos’ kelimesini Hırvat’a bağlamak istemiştir; ancak hem kelimenin tam anlamı bilinmemektedir, hem de metin içindeki yeri (muhtemelen bir kişi ismi) bir topluluk ismi oluşunu akla getirmekten uzaktır. Son dönem Hırvat tarihçilerinden Gluhak, Hırvat kelimesinin İrani olduğunu düşünür ve bu yüzden Hırvatları İranlılarla bağlar.[5] Bunu reddeden Klai/ ise, artık İran kuramının desteklenecek tarafı kalmadığını belirtir.[6]

Sırplar sözkonusu olduğunda biraz daha şanslıyız. Herşeyden önce, ayrı bir Slav topluluğu olarak, bugünkü Doğu Almanya’nın güneyindeki Sırpların varlığı sözkonusudur. Başta Polonya arazisi olarak bölgedeki çok sayıda yer ismi de Sırp kelimesi ile özdeşleşmektedir.[7] Ancak bu, sorunu çözmemektedir. Zira Sırpların bu bölgeden gelişi zaten iyi bilinmektedir ve itiraz yoktur. Daha güneyde, Çek-Slovak-Ruthen arazisinde de Hırvat’ı akla getiren çok sayıda yer ismi vardır. Sorun bu kuzeydeki Sorpların veya Sırpların aslının ne olduğudur. Burada, bu yazının yayınlandığı eserin kapsamı gözönüne alınarak, bu kuzeyli Sırpların kökenine değinilmeyecek, sadece onların Balkanlar’a göçü ile Hırvatların kökeni ve Balkanlar’a göçü konularında yeni öneriler getirilecektir.

Göktürklerin İç Asya’dan sürdüğü Türk-Moğol (büyük ihtimalle sadece Türk) bir topluluk olan Avarlar (veya onları taklit eden ve tarihçilikte Sahte Avarlar diye bilinen bir topluluk) batıya kaçmış, Kafkasya’nın kuzeyinde iken ilk defa 558 yılında Bizans ile diplomatik ilişki kurmuşlardır. Bu sırada İdil nehri ile Karpatlar arasındaki geniş düzlükte dağınık halde Oğur-Bulgar Türkleri bulunuyordu. Avarların kısa bir süre sonra yollarındaki tüm Oğur topluluklarını tek tek yenerek ilerledikleri ve bir kısmını yanlarına alarak Aşağı Tuna boylarına geldikleri görülmektedir. Bizans ile dostluk çabaları sonuç vermeyince, 568 yılında Avarlar, Koturoğur (Kutrigur) Bulgarları ile birlikte Bizans’a saldırmaya başlamışlardır. Aralıklarla süren savaş, nihayetinde Bizans’ın tam yenilgisi ile sonuçlanmış, Balkanlar’daki Bizans ileri hatları tamamen çökmüştür.[8] Bu Avar galibiyetinden faydalananlar, Tuna’nın kuzeyinde onların tabileri olarak yaşayan Slavlar olmuş, Avar gözetiminde boşalan Balkan arazisine yerleşmişlerdir.

7. yy.’a girildiğinde de Avar-Bulgar-Slav saldırıları hız kesmemiş, bu ittifak sık sık İstanbul ve Selanik’i alma girişiminde bulunmuştur. Bizans’ın en zor anı hiç şüphesiz 626 yılındaki İstanbul kuşatmasıdır. Doğuda Sasaniler karşısında ağır yenilgilere uğrayan Bizans, topraklarının önemli bir bölümünü kaybetmiştir. İmparator Herakleios, asker toplamak için Doğu Karadeniz bölgesinde bulunduğu sırada çok güçlü bir Avar-Bulgar-Slav-Gepid[9] ordusu İstanbul önlerine gelmiş, karadan ve denizden amansız bir kuşatma başlatmıştır. Aynı anda onların doğal müttefiki olan Sasaniler de, ünlü komutanları Şahrbaraz komutasındaki bir ordu ile Kadıköy’e gelip kuşatmaya destek vermişlerdir. Ancak kanolarla Haliç’e inip kuşatmaya katılan Slavların üstün Rum donanması ve ateşi önünde mahvolup kaçması, geri kalan ordunun da dağılmasına yol açmıştır. Avar ordusunun çekildiğini gören Sasaniler de geri dönmüşler, böylece İstanbul, o güne kadar yaşadığı en büyük tehlikeden çok ucuz şekilde kurtulmuştur.[10]

Bu savaşsız yenilgi Avarlara çok pahalıya malolmuştur. Bu tarihten sonra Avarların sürekli gerilediği, art arda isyanların çıktığı, Avrupa’yı titreten Avar gücünün Orta Tuna boylarına sıkışarak savunmaya çekildiği görülmektedir. Ancak bundan önce, bir kaynağın naklettiği ilginç ve üzerinde durulması gereken bir durum vardır. Bizans imparatoru İstanbul kuşatması üzerine geri dönmemiş, aksine Göktürklerle (Hazarlar) ittifak kurarak İran güçlerini bastırmaya başlamıştı. İran yönetimindeki kuzeydoğu Araplarının isyanı ve Göktürklerin doğudan gelerek İran içlerine akınlar yapmaları da İran’ın işini zorlaştırmıştır.[11] Zor durumda kalan Sasani şahı Hüsrev, Kadıköy’deki Şahrbaraz’a ulak gönderip hemen geri dönmesini istemiş, ancak bu ulaklar yakalanarak imparatora götürülmüştür.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ