HAVSAT – LEYLA MİSÂLİ

HAVSAT – LEYLA MİSÂLİ

Bir zamanlar gurbet sandığım başkentin kravatlı kucağından, Mezopotamya’nın Puşili başkentine doğru yola çıktım. Haritanın her yerini memleketin saymadığın takdirde yapılamayacak bir işin çömez işçisiydim. Ziya Gökalplar, Cahit Sıtkılar, Sezai Karakoçlar çıkaran bereketli topraklarda beni bekleyen talebelerim vardı. Kaybetmeye değil kazanmaya niyetlenerek taleplere cevap vermek vazifemdi. Bu topraklardaki çocuklar başka hemşerilerini tanımışlar başka hemşerilerini bağırlarına basmışlardı.

İlk dersin heyecanı ve ilk dersin besmelesiyle sınıfa adım attığımda hepsinin nazarı üzerimde, sınıfta derin bir sessizlik hâkimdi. Ceketimi ilikleyip selam verdikten sonra tanışma faslı başladı. Şilan, Devran, Zelal, Devrim, Baran, Şehmuz, Havsat… Adları evvelden konulan başka coğrafyalarda başka çocuklar da vardı. Kendi okul arkadaşlarımın, yakınlarımın isimleri yoklamayı alırken hatırıma geldi, gülümsedim ve söze başladım.

– Ben başkentten geliyorum, devletimiz size hizmet etmem için beni buraya gönderdi.

(Şilan sözümü keserek)

– Diyarbakır’dan mı geliyorsunuz öğretmenim?

– Anlamadım…

– Başkentten geliyorum dediniz ya.

– Şilancım, Diyarbakır Türkiye’nin bir ilidir, Türkiye’nin başkenti Ankara’dır.

İlk dersim 7.sınıf talebesine başkentin Ankara olduğunu anlatmak oldu. Yolumun uzun, keskin virajlı, engebeli olduğunun farkındaydım… Vatanı Ankara’dan ibaret sayıp masa başında haritaya dokunarak vatanseverlik yapmak bu mesleğin düsturlarında olamazdı. Ziya Gökalp’lar yetiştiren şarkın zorlu coğrafyasında cenubun güneşi çok uzaklarda kalmıştı. Rotam dilini anlamadığım minik gözlere yabancı bir dil öğretmeyi gösteriyordu.

Her pazartesi arkadaşlarla bayrağı göndere çekmek için yarıştığımız ilkokul günlerim hatırıma geliyordu. Teypten okunan İstiklal Marşını duyunca, 4-5 yaşlarındayken dedemin karşısında hazır ol vaziyetinde bağırarak İstiklal Marşını okuduğum zamanları anımsıyordum. Onuncu kıtayı tamamladığımda babamın verdiği al bayrak, çeyiz sandığıma örtülmek üzere bana verilen ilk hediyeydi. ‘Öz vatanında garipsin, öz yurdunda parya’ dizeleriyle kendimi avutmak alışkanlığım olmuştu. Bu alışkanlıklarımı yıkacak cevherleri bulmaya niyetliydim.

Sınıfta en önde oturan Havsat benim okuduğum okullarda hiçbir zaman okuyamayacağını, Ankara’ya gidemeyeceğini, gitse dahi Anıtkabir’i göstermeyeceklerini düşünen çakır gözlü bir kızcağızdı. Notları düşük olduğu için haklı bir talebe endişesiyle bana ne yapabileceğini sordu. Ben de pazartesi gününe kadar İstiklal Marşını ezberleyip benimle birlikte törende okursa ona 100 vereceğimi söyledim. Günde bir buçuk satırdan bir haftada şu kadar hesaplarıyla yanımdan ayrıldı. Ertesi hafta tören günü Havsat hazırlanmış, yanı başımda yerini almıştı. Müzik öğretmeninden işaret aldık. Korkma diye başlayan satırlar korkuları korkutmanın anahtar olduğunu Havsat’la birlikte bana söylüyordu. Tebeşir uzatmak için yaklaşınca irkilen bu çocuklar Diyarbakır’dan olmayan herkesten ürkmüşler ve onları da ürkütmüşlerdi. Kavganın tarihle yaşıt olduğu Mezopotamya’da çocukların ayaklarının üşüme hakkı yoktu, ekmeğin ucunu en önce hangisi koparırsa karnını doyuran o oluyordu. Havsat’ın ‘milletimin istiklal’ haykırışıyla ruhum tören alanına dönmüştü. Müzik öğretmeninin işaretiyle öğrenciler sırayla içeri girmeye başladı. Ansızın bir tokat sesiyle irkildim.

Müzik öğretmeni:

– Serseriye bak, İstiklal Marşıyla dalga geçiyor.

– Hocam ne oldu? Neden bu kadar hiddetlendiniz?

– Kıza bak hocam, marş bitti, elini yüzüne götürüp âmin dedi. Saygısız, terbiyesiz, dua mı bu amin diyor.

– Hocam keşke bu kadar sert çıkmasaydınız, sözle anlatsaydınız, malum kız çocuğu rencide oldu o kadar insanın önünde.

– Yok, hocam bunlar böyle, sizin verdiğiniz burada kalır, aileleri sıfır. Müzik şarkı deyince ne anlıyorsunuz, ne dinliyorsunuz diye soruyorum ilahi diyorlar. Bunların cehaletini sen ben temizleyemeyiz.

Son sözü söylemenin nafile olduğunu anlamıştım. Kemikleşmiş bir zihniyetin mensubuyla kader ortaklığı yapmak ayrı bir dert olmuştu. Sanki iskambil kâğıtlarından yaptığım bir kule tek bir parmak hareketiyle yerle bir olmuştu. Masamın önündeki sırada oturan kızarmış bir yüz çakır gözlerini kitabına dikmişti. Kalemin de kelamın da sükût ettiği bir andı. Çömezliğim, saklamaya çalıştığım titreyen ellerim, koyulaşan kahve telvesi gözlerim… Hangi sıra altına gizlemeliydim?

Dilan:

– Öğretmenim performans ödevlerinin konularını verecektiniz.

-Tamam, hatırlattığın için teşekkür ederim. Ünlü birinin hayatını İngilizce anlatacağız. Anlatmak istediğiniz biri var mı?

Sınıf:

– Ahmet Kayaaaa!!!

Cevapları şaşırtıcı değildi. Daha eskilerden olması gerektiğini söyleyerek ödev konularını kendim dağıttım. Havsat’ın çakır gözleri hala kitabının üzerindeydi. Numarasını okuyup seslendim.

– Havsat sözlü notuna 100 verdim, aferin sözünü tuttun. Sen de Mehmet Akif Ersoy’u İngilizce on cümleyle anlatacaksın. Tamam mı?

– Yok öğretmenim, ben onu anlatmam. İstiklal Marşını yazan değil mi?

– Evet. Neden?

– Onu sevmiyorum.

– Ama bak sen İstiklal Marşını ezberledin, bana eşlik ettin, törende benimle okudun. Ben sana 100 verdim.

– Öğretmenim siz 100 verdiniz ama ben yüzüme tokat yedim. Âmin deyince öğretmen dalga geçtim sandı, bana vurdu.

Şarkın cenupla komşu olduğu topraklarda köprülerim yıkılmış gibi hissetmiş, donakalmıştım. Havsat’ın ellerini yüzüne götürüp âmin demesini İstiklal Marşını bir dua kadar kutsal görmesine bağlamak bu kadar mı zordu? Havsat’ın bugüne kadar ezberleyip okuduğu şeyler namaz surelerinden ibaretti. Marşı ezberleyip okuyunca aynı tepkiyi vermiş, âmin demişti. Taşlaşmış beyinlerin arasına kum tanelerinin girmesi ne mümkündü? Misak-ı Milli’yi kâğıt üzerinde ezberleyip misak-ı ruhlara almayanlarla çok Havsatlar, Zelaller, Devranlar kaybettik. Havsat benim ilk hasadımdı, ilk hasadıma bir kazma savrulup tarumar edilmişti…

Kaynak: Türk Ocakları

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ