HATAY’IN TÜRKİYE’YE KATILMASI

HATAY’IN TÜRKİYE’YE KATILMASI

Bilindiği gibi, öteden beri Osmanlı İmparatorluğu’nun toprakları, hem hammadde hem de pazar açısından sömürgeci politika takip eden devletlerin dikkatini çekmiştir. Bu dikkat, büyük devletlerin zıt menfaatlerini de çatıştırmıştır. Çatışan bu menfaatler, Osmanlı İmparatorluğu’nun ömrünü bir müddet uzatmıştır ama, sonuçta onu yarı sömürge haline getirmiştir.[1] Bunun üzerine sömürge politikası güden Batılı devletler, asırlardan beri Orta Doğu’da hâkimiyet kurmuş Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak için harekete geçmişlerdi. İşte “Şark Meselesi” adı altında bu muazzam topraklara sahip Türk devletini ortadan kaldırmak amacıyla onu “Hasta Adam” ilan ederek, çeşitli zamanlarda aralarında gizli anlaşmalarla paylaşmışlardı.[2] Aralarında yaptıkları bu anlaşmalara dayanarak, yer yer Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarını fırsat buldukça işgal etmişlerdir. Böylece İngiltere, Fransa, Rusya[3] gibi devletler imparatorluğun ucundan kıyısından toprak koparmışlardı.

Öte yandan XIX. yüzyılda birliğini kurup, Sanayi İnkılabı’nı da gerçekleştiren Almanya, ekonomik açıdan yeni bir güç dengesi olarak Avrupa’da yerini almıştı. Almanya, Osmanlı İmparatorluğu’na sınırı olmayan ve görünürde de toprak isteğinde bulunmayan bir devlet olarak ortaya çıkmıştı. Bundan dolayı Osmanlı İmparatorluğu, toprak bütünlüğünü korumak amacıyla, Almanya’ya yaklaşmaya başlamıştı.[4] Osmanlı’nın Almanya’ya yaklaşması özellikle İngiliz-Alman, Alman-Fransız rekabetini arttırmış ve bu rekabetin sonucunda da Birinci Dünya Savaşı çıkmıştır. Bu savaşın sonuna doğru, 19 Eylül 1918’deki İngiliz taarruzu karşısında Filistin cephemizin yarılması Türk ordularının kuzeye çekilmelerini gerektirmiş ve Mustafa Kemal Paşa’nın üstün gayretleri ile Antakya’nın güneyinden Halep’e oradan da Fırat’a kadar uzanan sahada yeni bir cephe meydana getirilmişti. 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandığı sırada askerlerimiz bu hatta bulunmakta idiler.

O sebepledir ki, Mustafa Kemal, 1 Mayıs 1920’de Meclis kürsüsünde “Hep kabul ettiğimiz esaslardan birisi ve belki birincisi olan hudut meselesi tayin ve tesbit edilirken hudud-ı millimiz İskenderun’un cenubundan geçer.[5] Şarka doğru uzanarak Musul’u, Süleymaniye’yi, Kerkük’ü ihtiva eder. İşte hudud-ı millimiz budur”[6] demektedir. Ancak Mondros Mütarekesi’ni müteakip, şerefleri üzerine imzaladıkları anlaşmalara sadık kalmayacaklarını gösteren ve 2 Kasım 1918’de daha önce kendi aralarında Türk yurdunu paylaşmak üzere yaptıkları gizli anlaşmaları yürürlüğe koymak üzere harekete geçen İngiliz ve Fransızların sudan sebeplerle İskenderun ve havalisinin boşaltılmasını istemelerine karşılık merkezi Adana’da bulunan Yıldırım Orduları Grubu Komutanı Mustafa Kemal Paşa’nın çabaları bir netice vermemiş ve hükümetin 7 Kasım 1918’de bu orduyu dağıtması üzerine bölge İtilaf devletlerinin işgali altına girmiştir.

Gelişen bu olaylardan sonra 1918 yılının 9 Kasımı’nda İngilizler, 10 Kasımı’nda da Fransızlar İskenderun’a asker çıkardılar. Coutelas adlı Fransız savaş gemisinden çıkan ilk Fransız garnizonu İskenderun’a girdi.[7] İşgal makamları, kendilerine mukavemet eden İskenderun kaymakamını aynı gün Payas’a sürgün ettiler. Bu ilk kuvvetleri, 14 Kasım 1918 tarihinde asıl Fransız işgal kuvvetleri izleyecekti. Fransızlar İskenderun’u işgal ettikten hemen sonra bir bildiri yayınladılar. Bu bildiri; “İskenderun-Halep şosesi İtilaf devletlerinin işgali altına girmiştir. Ama şehirde Osmanlı mülki idaresi devam edecektir…” şeklinde halka duyurulmuştur.[8] Artık bundan sonra Fransızlar İskenderun limanından devamlı bir şekilde asker çıkararak, Adana ve Halep dolaylarına sevk etmeye başlamışlardı. Fransızların bu kuvvetleri arkasında, gönüllü Ermeni birlikleri de bulunmaktaydı.[9]

Daha sonra ise, 15 Eylül 1919 günü İngiltere ile Fransa arasında “Suriye İtilafnamesi” adı altında bir mukavele imzalanmıştı. Bu mukaveleye göre; Adana, Maraş, Antep, Urfa, İskenderun (Hatay) ve Suriye’yi İngiltere Fransa’ya bırakıyor; Musul ise İngiltere’ye kalıyordu. Böylece daha önce İngiliz işgalinde bulunan bu bölgeler Fransız işgaline terk ediliyordu.[10] Bu mukaveleden sonra, Fransa bölgeye yerleşmek amacıyla bu doğrultuda işgale teşebbüs etmiş ve İskenderun’dan asker sevk ederek İskenderun-Antakya yolunu kontrol altına almıştı. Ayrıca Fransızlar Suriye üzerinden de Hatay’a asker sevk etmeye başlamışlardı. Bu yoğun asker sevkiyatına rağmen Fransızlar, sadece şehir merkezlerini ellerine geçirebilmişler, fakat kırsal alan ve köylerde yer yer önemli Türk çetelerinin direnişiyle karşılaşmışlardı. Hataylıların, Fransız askerlerine karşı göstermiş olduğu bu kahramanca direniş üzerine II. Kolordu tarafından Hatay bölgesine komutan tayin edilen Özdemir Bey, buraya gelerek mahalli kuvvetlerle işbirliği yapmış ve Fransızlara karşı milli mukavemeti teşkilatlandırdığı bir sırada; Ankara İtilafnamesi’nin imzalanması üzerine, Hatay halkı silahlarını bırakmak zorunda kalmıştır.[11]

Bilindiği gibi Türk Bağımsızlık Savaşı’nın devam ettiği sırada zaman zaman Türk-Fransız ikili görüşmeleri olmuş, bu görüşmelerden iyi bir sonuç alınamamıştı. Bu görüşmelerde Türk-Fransız münasebetlerini etkileyen en önemli mesele ise İskenderun Sancağı (Hatay) idi. Bu olay Atatürk devrinde Türkiye’nin dış politikası ile ilgili olayların en çetini olması açısından da önemlidir. Hatay bölgesinde Türkler çoğunluğu teşkil ettiği için bu bölge Misak-ı Milli sınırları içine alınmıştı. Fakat Milli Mücadele sırasında Fransa ile silahlı çatışmanın durdurulması karşılığında bu devlet ile Ankara’da 20 Ekim 1921’de Hatay’ın Türkiye sınırları dışında kalmasını öngören bir itilafname yapılması zaruri ve Türkiye çıkarları bakımından lüzumlu görülmüştü.[12] Fransa ile itilafname imzalamak, TBMM hükümetinin ilk defa bir Batılı devlet tarafından tanınması demekti. Bunu Ankara’nın Fransa’ya dayanarak Avrupa’ya bir “pencere açmaya” olan şiddetli ihtiyacı ile izah eden Yusuf Kemal Bey, yine aynı nedenle, sınır bunalımında “Franklin-Bouillon’a isteklerimizi kabul ettirmeye muvaffak olamadık, onun olumsuz cevaplarını biz zaruri kabule mecbur olduk”[13] diyerek müzarekenin çetin bir hava içerisinde geçtiğini samimi bir dille izah etmiştir.

Öte yandan, 16 Ekim 1921 günü meclisin gizli oturumunda itilafname tartışılır iken, bu sırada Mustafa Kemal Paşa söz alarak: “Misak-ı Millimizde muayyen ve müsbet hat yoktur. Kuvvet ve kudretimizle hat hatt-ı hudud olacaktır”[14] demiştir. Mustafa Kemal burada şimdiki gücümüz budur, ileride gücümüze göre hareket ederek, yarım kalan işimizi tamamlarız, demek istemiştir.

Misak-ı Milli hududu üzerinde Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey ise, Vatan Hizmetinde adlı hatıralarında:[15] “.Fevzi Paşa cenupta Türkiye’nin tabii hududunun Asi nehrinin dirseğinden Fırat’ın dirseğine çekilecek bir müstakim hattı ve oradan Fırat’ı takip ederek aşağıda Musul vilayetini bizde bırakarak İran hududuna ulaşan hudut olduğunu söylerdi. Tabii ben de bu fikirde idim. İtilafname ile çizilen hududun Türkiye için zorla kabul edilmiş olduğunu o hududun cenubunda kalan Türk toprakları ve halkı bizim için asla unutulmayacak, bir gün Türkiye’ye geri gelecek aziz memleketler olduğunu, bunu Türk çocuklarının mukaddes bir vazife bileceklerini defaatle Franklin Bouillon’a söylemekten geri kalmadım” şeklinde açıklamalarıyla bir defa daha Misak-ı Milli ve Hatay’ın önemini belirtmiş olmaktadır.

Ankara İtilafnamesi’ne göre, Misak-ı Milli’nin bir parçası olan İskenderun sancağı dışarıda kalırken, Ankara Hükümeti bu itilafnameye Sancak’taki Türk unsurunun menfaatlerini koruyacak ve bu bölgeye muhtariyet verilmesi için gerekli zemini hazırlayacak hükümler koydurmuştu. İtilafnamenin 7. maddesi şöyle idi: “İskenderun mıntıkası için bir usul-i İdare-i mahsusa tesis olunacaktır. Mıntıkay-i mezkurenin Türk ırkından olan sekenesi harslarının inkişafı için her türlü teşkilattan müstefit olacaklardır. Türk lisanı orada mahiyet-i resmiyeyi haiz olacaktır.”[16] Böylece bu maddeye göre İskenderun sancağı için özel bir idare şekli meydana getirilmiş oluyordu.

Nitekim Fransa’nın Suriye valisi, 8 Ağustos 1922’de böyle bir idare tesis etti. Fakat zaman geçtikçe yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti ile ihtilafa düştüğü vakitler Fransa’nın taahhüdünü yerine getirmeyip, Hatay Türkünü baskı altına aldıkları, onların faaliyetlerini engelledikleri görülüyordu.[17] Buna rağmen bölgenin vatansever ahalisi anavatana katılacakları günü sabırsızlıkla beklemekte ve herkes birbirine “Ne zaman gelecekler” sorusunu yöneltmekteydi. Ayrıca Türkiye’deki inkılaplar bölgedeki ahaliyi de tesiri altına almakta gecikmiyordu. Nitekim şapka inkılabından sonra bölgede yapılan olumsuz propagandaya “Türkler buraya gelirse size şapka giydirecekler” şeklindeki sözlere karşılık olarak, bir ihtiyar Türk’’ün “Oğul oğul onlar buraya gelsin de ben başıma işkembe bile geçirir gezerim”[18] şeklinde verdiği cevap ilgi çekicidir.

Aslında Hatay’ın esareti bölgede olduğu gibi anavatanda da gittikçe kuvvetlenen bir ıstırabı devam ettirmekte idi. Bu ıstırabın tesiriyle Atatürk daha 15 Mart 1923 tarihinde Adana’ya yaptığı bir seyahat esnasında, Antakya ve İskenderunlular onu siyah bayraklar giyinerek karşılamışlardı. Bu sırada karalara bürünmüş bir sıra hanımın içinden dört hanım kafilenin önüne çıkarak ellerindeki “Gazi baba bizi de kurtar” ibaresi yazılı pankartla yolunu kesmişler ve dört hanımın önündeki Antakyalı kız, kağıtsız tasannusuz ruhtan gelen ve ruha giden nutkunu söylemişti.[19] Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa yüksek bir sesle “Kırk asırlık Türk yurdu, düşman elinde esir kalamaz” diyerek tarihi sözünü söylemişti. Bu durum karşısında törende bulunan bütün insanlar duygulanmış ve ağlamıştı. Bu tablo karşısında kırk sene Alsas ve Loren’in matemini tutan Fransızlar, bu manzarayı görseydi Türk sabrının kırk sene uzunluğunda olamayacağını da anlarlardı.[20] Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin uyguladığı milli dış politika, onun zamansız bir harekete girişmesini ve ülkeyi tehlikeye sokacak hareketlerin oluşmasını arzu etmiyordu. O sebeple Hatay meselesi zamanı gelince halledilecekti.

Diğer taraftan Sancak’ta 1922 ve 1924 yıllarında manda idaresi bünyesinde bir takım değişiklikler yapılmış ve buna paralel olarak da, yeni düzenlemelere gidilmişti. Yapılan bu yeni düzenlemelerde, Sancak’ı Suriye’ye daha bağımlı hâle getirme ve özel hakların kullanılmasına engel olma eğilimi dikkati çekiyordu. Bundan sonra ise Türkler 1926 yılında Sancak’ta Suriye’den ayrı, doğrudan Beyrut’taki Yüksek Komiserliğe bağlı, ayrı bir yönetim kurmak için girişimde bulunmuşlar ve sonucunda da seçimler yaparak hükümet kurma merhalesine gelmişlerdi. Ancak Suriye’nin müdahalesi sebebiyle bu teşebbüs de başarısızlıkla sonuçlanmıştı.[21]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ