HÂRİZM TÜRKÇESİ

HÂRİZM TÜRKÇESİ

Türkler Müslüman olduktan sonra Orta Asya’da gelişen ilk edebî yazı dili Karahanlı (Hakaniye) Türkçesi, ikincisi Hârizm (Harezm) Türkçesi, üçüncüsü de Timurlular zamanında gelişen Çağatay Türkçesidir.

Hârizm kelimesi aslında bir doğu İran kavminin adı olup, sonradan bu kavmin yaşadığı bölge için Arap tarihçileri tarafından yer ismi olarak kullanılmıştır. Hârizm bölgesi, Amu Derya (Ceyhun) ırmağının aşağı yatağının sağında ve solunda, bugün Türkmenistan, Özbekistan ve buna bağlı Karakalpakistan toprakları içinde kalan yerdir. Burada yaşayanlara Hârizmî “Hârizmli”; türlü Türk boylarının 11. yüzyıldan itibaren Hârizm’e yerleşmesi, bölge halkının türkleşmesi sonucunda oluşan ve 13-14. yüzyıllarda gelişen karışık özellikli yazı diline de Hârizm Türkçesi denir.

Amu Derya ırmağının verimli deltası ve kıyıları eskiden beri bu yöredeki kültür ve medeniyetin gelişmesinde mühim rol oynamıştır. Doğudan ve güneyden gelip Karadeniz’in kuzeyine, İdil boyuna, Rusya içlerine ve İskandinav ülkelerine giden ticaret kervanlarının bu bölgeden geçmeleri Hârizm’in önemini daha da arttırmıştır. Gelişmiş ve merkezî bir ülke konumunda olan Hârizm, komşu bozkırlardaki göçebe halkın alış veriş ihtiyaçlarını gidermek için sürekli gelip gittikleri bir bölge idi.

Kaynakların bildirdiğine göre Hârizmliler eskiden beri kültür ve medeniyette yüksek, sanat ve ticarette başarılı, sulu tarımda ileri bir durumdaydılar. Kendilerine özgü ayrı dinleri, dilleri, ayrı takvim, ayrı ölçü, tartı ve para sistemleri vardı.[1]

Hârizm 717 yılında İslam orduları tarafından fethedildi. Tam 300 yıl sonra, 1017’de Gazneli Mahmud Hârizm’i alıp buranın idâresini komutanlarından Altun Taş’a bıraktı. Daha sonra elden ele dolaşan yönetim 1041 yılından itibaren Kıpçak ve Kanglı boylarından olan komutanların elinde kaldı. Selçuklulardan Çağrı Bey’in Hârizm’e girmesiyle ülke Selçukluların idaresine geçti.

Sultan Sencer, 1098 yılında Kutbeddin Muhammed’i “Hârizmşah” unvanı ile Hârizm valiliğine tayin etti; böylece Hârizmşâhlar sülâlesi başlamış oldu. Bunun oğlu Hârizmşâh Atsız Devri’nde (1127-1156), Hârizm bölgesi yarı müstakil bir devlet haline geldi. Daha sonraki birkaç hükümdar zamanında da güçlenip gelişme sürdü. Alâaddin Muhammed Devri’nde (1200-1220) bir imparatorluk olmuş iken doğudan gelen Moğol istilası ile yıkıldı.

Hârizm Bölgesinin Türkleşmesi ve Hârizm Türkçesinin Oluşması

Hârizm bölgesinin yerli halkı Hârizmliler bir doğu İran dili olan Hârizmce konuşuyorlar ve yazıyorlardı. Hârizmlilerin bu dili 11.-13. yüzyıllarda yaygın biçimde kullandıklarını biliyoruz.[2] 14. yüzyılda bile bu dili bilenler vardı.[3] Fakat bölge halkının Türkleşmesiyle bu dil unutulup kayboldu.

Arap coğrafyacılarının daha 10. yüzyılda Hârizm’de kaydettikleri Bağırkan (Bakırğan), Barkan, Çağıroğuz, Gürlen, Gürledi, Karasu, Kılavuz, Suburnı, Temirtaş, vs. gibi bazı Türkçe kişi ve yer adları[4], Türklerden bu bölgeye 10. yüzyıldan önce gelip yerleşenler olduğunu gösterir. Nitekim Amu Derya’nın doğusundaki göçebe Oğuzlarla yapılan ticaret için önemli bir merkez olan Baratigin kasabası daha İslamiyet’in bu bölgeye yayılmağa başlamasından itibaren Türklerle meskun bir yer olarak bilinmektedir.[5] Gazneliler zamanında, çeşitli Türk grupları Harizm’e göç etti, zamanla buradaki nüfus İran asıllı yerli halk aleyhine ve Türkler lehine değişti. Selçuklular zamanında Oğuzların yanı sıra, Kıpçak, Kanglı ve öteki Türk boylarının da Hârizm’e gelip yerleşmeleri bölgenin Türkleşmesini hızlandırdı ve Hârizm bir Türk ülkesi oldu. Türk ailelerin gelişi Moğol istilası sırasında ve sonrasında da devam etti.

Nüfûsunun çoğu Türk olan Hârizm’de, konuşulan dil nüfûsa uygun olarak Türkçe olmakla birlikte, karma bir şekil aldı. Karahanlı Türkçesinin yazı, imla geleneği ve özelliklerine bağlı olan Hârizm Türkçesi, bu bölgeye yerleşen çeşitli Türk boylarının lehçe ve ağızlarından birçok lügat ve gramer unsurlarıyla kendisine has bir hüviyet kazanıp yeni ve karma bir yazı dili oldu. Böylece Harizm’de yaşayan Türk gruplarının ağızlarındaki söyleyiş özelliklerinden önemli bir kısmı yazıya yansıdı.

Gaznelilerde ve Selçuklularda halkın ve ordunun dili Türkçe olmasına rağmen, resmî yazışmalarda, edebî ve ilmî eserlerde Arapça veya Farsça kullanılıyordu. Fakat Hârizm bölgesinde Türkçe, bu bakımdan daha itibarlı bir konuma yükseldi; yalnız halkın konuşma dili olmakla kalmadı, aynı zamanda yazılan eserlerde de en yaygın dil olmak derecesine erişti.

Hârizm Türkçesi özelliklerine sâhip eserlerden bize kadar gelen ilk örnekler 13. yüzyıla âittir. Günümüze ulaşabilen edebî eserlerin çoğu 14. yüzyılda yazılmıştır (İlk dönemlerine ait bazı yazma eserlerin Moğol istilasında kaybolmuş olduğu ihtimali de unutulmamalı).

Hârizm Türkçesi yalnız Hârizm’de kalmayarak Altınordu Devleti’nin belli başlı şehirlerinde, özellikle başkent Saray’da, hattâ Kırım’da bir kültür ve edebiyat dili olarak kullanıldı. Harizm’de yazılan bazı eserlerin daha uzak ülkelere, mesela Mısır’a ve Türklerin bulundukları öteki bölgelere götürülüp, oralarda çoğaltılarak okunduğu bunların istinsah kayıtlarından anlaşılıyor.

Hârizm Türkçesi dil yâdigârlarından günümüze ulaşan mühimleri şunlardır:

1) Mukaddimetü’l-Edeb: Dil, edebiyat, tefsîr, hadîs ve kelâm bilgini Mahmud b. Ömer ez- Zemahşerî[6] Mukaddimetü’l-Edeb’i, Arapça öğrenmek amacıyla saray kütüphanesi için bir kitap isteyen Hükümdar Harizmşah Atsız için yazdı. Atsız’ın 1127-1156 yılları arasında hükümdarlık ettiği ve Zemahşeri’nin 1144 yılında öldüğü dikkate alınınca, kitabın yazılışının 1127-1144 yılları arasındaki bir tarihte olduğu anlaşılır.[7]

Mukaddimetü’l-Edeb, Arapça öğrenmek isteyenlerin kullanabilecekleri biçimde hazırlanmış, pratik bir sözlüktür. Arapça kelime, ibare ve kısa cümlelerden oluşan esas metin iri ve kalın yazıyla, bunların altında Türkçe veya başka dildeki anlamlar ince ve küçük yazıyla yazılmıştır. Bir önceki kelime veya cümle ile bir sonraki arasında bir bağ yoktur. Kelime veya cümlelerin sıralanışı, o çağdaki lügatçilik geleneğince Arapçanın kendi alfabetik sistemine göre yapılmıştır.

Kitap 5 bölümden oluşur: 1) İsimler: Konularına göre sıralanmış ve Arapça her ismin çokluk şekli de yazılmıştır. 2) Fiiller: Fiil kalıpları olan bablara göre, her bab kendi içinde ilgili fiilin yapısına göre, yapıca aynı olan fiiller de yine Arapçada o çağda uygulanan alfabetik sıraya göre dizilmişler, ayrıca her fiilin mastarı ve gerektiği yerde geniş zaman kipi de gösterilmiştir. 3) Harfler: İsim ve fiil dışında kalan (edat, bağ, prepozisyon gibi) öteki gramer unsurları bu ad altında verilmiştir. 4) İsim çekimi. 5) Fiil çekimi.

Bu bölümlerden en uzunu, bütün eserin ortalama 3/4 (dörtte üçünü) oluşturan fiiller bölümüdür. İsimler bölümü eserin ancak 1/4 (dörtte biri) kadardır. Öteki bölümler ise bir kaç sayfadan ibaret olduğu (ayrıca mevcut nüshaların hiçbirinde Hârizm Türkçesi tercümeler bulunmadığı) için eser içinde önemli bir yer tutmaz.

Mukaddimetü’l-Edeb’in günümüze ulaşan en eski nüshaları 13-15. yüzyıllardan kalmadır. Sadece Hârizm Türkçesi ile tercümeli olduğu bilinen nüshaların sayısı 20’den fazladır.[8] Daha sonraki yüzyıllarda istinsah edilmiş olan Arapça metin altında Farsça, Çağatayca[9] ve Osmanlı Türkçesi ile tercümeli nüshaları da pek çoktur. Bunlardan başka eski Hârizmce[10] ve Moğolca[11] tercümeli birer nüsha bulunmuş ve işlenmiştir.

Eser içindeki Hârizm Türkçesi dil malzemesi üzerinde yakın zamanlara kadar esaslı bir araştırma yapılmamıştı; çalışmalar daha çok Arapça[12], Farsça, Moğolca,[13] Hârizmce[14] gibi başka diller için yapılmıştı.

Son zamanlarda Mukaddimetü’l-Edeb’deki Hârizm Türkçesi tercümelerin, Türkçenin o zamanlardaki söz varlığı için ne kadar değerli ve önemli bir kaynak olduğu anlaşılmıştır.[15]

Mukaddimetü’l-Edeb, Türkçe için bütünü ile ilk kez N. Yüce tarafından incelenmiş, giriş, metin ve indeks olarak hazırlanmış ve TDK yayınları arasında çıkmıştır.[16] Eksik bir nüsha olmasına rağmen bu yayın, sahip olduğu 3506 madde başı kelime kadrosuyla, Türkçe’nin Divânü Lügâti’t-Türk’ten sonra en zengin dil yâdigarıdır. Ayrıca şimdiye kadar yayımlanmış pek çok eski kaynaklarda olmayan bazı nâdir kelimeler Mukaddimetü’l-Edeb’de bulunmaktadır.[17]

2) Nâsıreddin b. Burhâneddin er-Rabğûzî’nin Kısasü’l-Enbiyâ adlı eseri: Kısaca Rabğûzî[18] diye bilinen müellif bu eseri Mâverâünnehir’de (muhtemelen doğum yeri olan) Ribât Oğuz’da, Farsça bir tercümeden Türkçeye uyarlayarak.[19] H. 709’da[20] yazmağa başlayıp H. 710 (M 1310)’da[21] bitirmiş, ve Çağatay Hanı Tarmaşirin’in emirlerinden Müslüman Moğol Prensi Nâsıreddin Tok Boğa’ya sunmuştur.[22]

Kısasü’l-Enbiyâ’nın pek çok yazmaları var. En eski ve iyi nüshası, dil bakımından da en mühim olanı Londra’da bulunmaktadır (British Museum Add. 7851). Petersburg’da 6, İsveç’te 2, Paris ve Bakü’de de birer nüsha var. Kısasü’l-Enbiyâ’nın bazı bölümleri veya bütünü üzerinde çalışmalar yaklaşık olarak 150 yıldan beri yapılagelmektedir. N. İ. İlminskiy, Petersburg Akademi nüshasını ve Kazan’da bulunan dört özel nüshayı esas alarak Kısasü’l-Enbiyâ’yı ilk kez yayımladı (Kazan 1859). Daha sonra N. F. Katanov[23], P. Melioranskiy[24] ve S. E. Malov[25] bazı münferit çalışma ve yayınlar yaptılar. J. Schinkewitsch, Londra nüshasının dil özelliklerini doktora tezinde inceledi (Berlin 1926).[26] K. Grönbech eserin bütününü tıpkıbasım halinde yayımladı (Kopenhagen 1948).[27] Grönbech’in neşri Özbek harflerine aktarılarak Taşkent’te iki cilt halinde basıldı.[28] Grönbech’in tıpkıbasımı A. Ata tarafından transkripsiyonlanarak metin ve dizin halinde iki cilt olarak Türk Dil Kurumu yayınları arasında çıktı.[29]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al