HACI BEKTAŞ VELİ’NİN MAKÂLÂTINA GÖRE İNSAN VE TOPLUM HAYATI

HACI BEKTAŞ VELİ’NİN MAKÂLÂTINA GÖRE İNSAN VE TOPLUM HAYATI

Onüçüncü yüzyılda Nişâbur’da dünyaya gelip, daha sonra Anadolu’ya göç eden Hacı Bektaş, Sulucakarahöyük’de (bugünkü Hacıbektaş) Hakk’a yürümüştür. Anadolu’ya gelen Horasan erenlerinden sayılan Hacı Bektaş Velî şeyhinin dergâhında üç yıl hizmet ettikten sonra, şeyhinden emânetleri ve icâzâtını alır. Şeyhinin; “Müjde olsun ki Kutbu’l-aktâblık senindir; kırk yıl hükmün vardır. Şimdiye dek bizimdi, bundan sonra senindir. Biz bu yokluk yurdunda çok eğlenmeyiz, âhirete gideriz. Var, seni Rûm (Anadolu)’a saldık, Sulucakarahöyük’ü sana yurt verdik, Rûm abdallarına (Anadolu Abdalları) seni baş yaptık” demesi üzerine Hacı Bektaş, Anadolu’ya gelmek için yola çıkar.

Hacı Bektaş’ın Amasya, Kırşehir, Kayseri ve Sivas’dan Karacahöyük’e gelip yerleştiği tarihçiler tarafından da kaydedilmiş bulunmaktadır. Mezarının Karacahöyük’te (Hacıbektaş) olduğu bilinmektedir.

Öğrenimini ve mânevî eğitimini Horasan dolaylarında, bir bakıma Yesevî okulu çevresinde tamamladığı kabul edilen Hacı Bektaş, Moğolların saldırıları ve istilâları üzerine muhtemelen kırk yaşlarında iken Anadolu’ya gelmiştir. Ahmed Yesevî’nin halifelerinden Lokman Perende’nin yanında manevî eğitimini ikmâl etmiştir. Bu yolla Yesevîliğe intisap etmiş olan Hacı Bektaş, kendisi gibi Anadolu’ya gelmiş olan Horasan Erenlerinden biri olmuştur. Bu bakımdan Yesevîliği Anadolu’ya getiren erenler arasında Hacı Bektaş’ın velâyet mertebesine yükselmiş ve “Hacı Bektaş Velî” olarak anılan önemli bir mevkiye sâhip olduğu kabul edilmektedir.

Hacı Bektaş’ın Sulucakarahöyük’e yerleştikten sonra, çevresinde bir çok insanın toplandığı ve onların eğitimi ile meşgul olduğu özellikle menkıbelerde yer alan rivâyetlerden anlaşılmaktadır. Nitekim Hacı Bektaş’ın hayâtı menkıbe ve kerâmetleri, Bektaşîlerin “Velâyetnâme” adını verdikleri kitapta anlatılır. Velâyetnâme, bektaşî geleneğinin nasıl kurulup geliştiğini, inanç ve ahlâk esaslarının ne olduğunu, Hacı Bektaş’a dâir rivâyetleri, kerâmet hikâyelerini anlatan destânî bir eserdir. Tarihî kaynak olarak ancak sıkı bir süzgeçten geçirilerek yararlanılabilecek olan bu menkıbeler, tarihî olayları gerçek yönleriyle karışık bir biçimde bir destan havasında anlattıkları için ciddî bir tenkide ihtiyaç göstermektedirler.

Kaynakların verdiği bilgilere göre, Hacı Bektaş, Osmanlı Devleti’nin askeri gücü olan yeniçeri ocağının pîri sayılmıştır. Bektaşîlik de Osmanlı sınırlarının ulaştığı her tarafa yayılmıştır. Mensupları, Hacı Bektaş’ı kerâmet sâhibi bir velî olarak kabul ederler. Şiî-Bektaşî zümreleri dışındakiler de; genellikle, adını saygı ile ve adının sonuna “velî” sıfatı getirerek anarlar. Asıl faâliyet alanı Anadolu’da yerleşmiş olan Türkmenlerin arası olan Hacı Bektaş Velî ile Bektaşîler, daha sonra yeniçeriler arasında ve devletin Avrupa topraklarında bile değişik zümreler arasında taraftarlar bulmuşlardır.

Hacı Bektaş şifâhî kültürümüzün temsilcisi olduğu kadar, aynı zamanda yazılı kültürümüze de kaynaklık eden eserler bırakmıştır. Nitekim, Fuad Köprülü, “Anadolu’da İslâmiyet” adlı makâlesinde Hacı Bektaş Velî’nin bir Fâtiha Tefsiri, bir Makâlât’ı, bir de Farisî bir eseri olduğunu nakletmektedir.

Ancak, daha sonra bu konuda çalışan araştırıcılar Hacı Bektaş’a âit başka eserlerin de bulunduğunu tesbit etmişlerdir. “Kitâbu’l-Fevâ’id, Şathiyye, Hacı Bektaş’ın Nasihatleri, Besmele Şerhi” ve diğerleri bunlardandır.

Hacı Bektaş’ın inanç ilkelerini, fikirlerini açıklayan ve onun şahsiyetini tanımamıza kaynaklık eden Makâlât’ın aslı arapça olduğu, ancak daha sonra Türkçeye çevrildiği bilinmektedir. Velâyetnâme’de “Said Emre’nin Makâlât’ı Türkçe’ye çevirdiği” bildirilmektedir. Oldukça zengin bir nüsha özelliğine sâhip olan bu eserin manzum ve mensur birçok nüshaları bulunmaktadır. Bu nüshalardan yola çıkarak Makâlât’ın edisyon kritikli neşrini yapan Prof. Dr. Esad Coşan’ın yayınını esas alan Hüseyin Özbay bu eseri sâdeleştirmiştir.

Biz de bu son sâdeleştirilmiş yayından yararlanarak Makâlât’a göre insan anlayışını tesbit etmeye çalışacağız. Ayrıca, Makâlât’taki bilgilerden yola çıkarak XIII. yüzyılda Anadolu’da kullanılan araç, gereç ve kıyâfetler ile toplum hayatı hakkındaki kavramları ve müesseseleri tanımaya çalışacağız.

I. Makâlât’a Göre İnsan

Hacı Bektaş Velî’nin hacimce en geniş ve muhtevası bakımından da çok önem arzeden Makâlât’ı Türk-İslâm düşünce tarihi bakımından da üzerinde durulması gereken önemli bir eserdir. Eser baştan sona dikkatle gözden geçirildiğinde insanın manevî terbiyesinin nasıl mümkün olacağının yolunu gösterdiği görülür.

Nitekim Hacı Bektaş Velî, Makâlât’ta “Şeriat”, “Tarikat”, “Marifet” ve “Hakikat”’ın makamları üzerinde durur. İslâmiyetin inanç esaslarını Türkler’in anlayabileceği bir biçimde yorumlar. Onun düşünceleri Kur’ân âyetleri ve Hz. Muhammed’in hadisleri ile yoğrulmaktadır. Bunu yaparken insana, önce kendini tanıması için kendi nefsinden, üzerinde yaşadığı ve tanıdığı dünyadan örnekler verir.

  1. İnsanın Yaratılışı

Makâlât’ın onuncu bölümünde; “Bu bölüm Âdem’in sıfatını beyan eder” başlığı altında, “Biz Âdem’in zürriyetinden yayıldık” denildikten sonra, Âdem’in yaratılış hikâyesine yer verilmektedir. Âdem’in dünya coğrafyasının muhtelif toprağından şekillendiği ifâde edildikten sonra nurla donandığı belirtilmektedir. Kur’ân’daki yaratılışı anlatan âyetleri yorumlayarak Hz. Âdem’in canlanışı hikâye edilmektedir. “Gör ki, Çalap insanları nice hilatlarda süsledi, nice ululuk ve mertebelere eriştirdi, nice nur ile bezedi.”

Âdem’in yaratılışından sonra Havva ile eş olması sonucunda bütün insanların bunlardan çoğaldığı belirtilmektedir. Bu arada; Kur’ân âyetlerine dayanılarak insanın yaratılış safhası ile bir insanın doğumdan önceki oluşumu da anlatılmaktadır. İnsanın oluşumu tamamlandıktan sonra, “Çalap Tanrı, canla akılı da vererek, o kulu” tamamlar. “Fakat burada üç mânâ var. Bu üç mânâ kimde varsa onun aklı tamdır; kimde yoksa onun aklı yoktur ve de canı uyur. Bu üç mânâ kula ait bir husûsiyettir. Bunlar, birincisi, kendini bilmek; ikincisi, huzurda olmak, üçüncüsü de kabri mekân kılmaktır. Bu dediklerim devletli kişilere hastır. Bu mânâda devlet; edeb, akıl ve güzel ahlâktır. Bu üç nesneye sâhip kimseler çok talihli ve ulu kişilerdir”.

Bir başka bölümde; can üç türlü ele alınmaktadır. “Birinci cana cismâni ruhtur denir ki; teni diri kılar, diken battığını ve kıl çekildiğini duyar. İkinci cana meâş rûhu, yaşama ruhu denir. Yer, içer; acıkır ve susar. Üçüncü cana rûh-i reân (yürüyen, akan ruh) denir ki ten uyuyunca uyanır”.

Makâlât’a göre insan toprak, su, ateş ve yelden (hava, rüzgâr) müteşekkil dört unsurdan mürekkep olarak yaratılmıştır. Bu dört unsur, dört bölük insanla karşılaştırılır:

“Birinci bölük; âbidlerdir. Bunlar şeriat kavmidür ve asılları yeldendir. Yel hem şifâ verici hem de kuvvettir; bu sebeple bunlar da gece gündüz Hakk’ın ibâdetinden ayrılmazlar. Yel esmeyince ekinler samanından ayrılmaz, bütün âlem kokudan helâk olurdu”.

“İkinci bölük; zâhidlerdir. Bunların aslı ateştendir ve bunlar tarikat taifesidir. Bu sebeple gece gündüz yanmaları, kendilerini yakmaları lâzımdır”.

“Üçüncü bölük, âriflerdir. Bunların aslı sudandır ve bunlar marifet taifesidir. Su hem kendisi temizdir, hem de temizleyicidir. Bu sebeple ârif de hem temiz olmalı, hem de temizleyici”.

“Dördüncü taife; muhîblerdir. Bunlar hakikat tâifesidir ve bunların aslı topraktandır. Toprak teslimiyet ve rızâyı temsil eder. Bu yüzden muhib de teslimiyet ve rızâ içinde olmalıdır”.

Aslında bu dört unsur bütün insanlarda bulunur. Ancak, insan bunlardan biri ile öne çıkar. Gördüğü terbiye sonucu yel gibi şifâ verici ve güçlü, ateş gibi yakıcı, su gibi temiz ve de toprak gibi teslimiyetçi; alçak gönüllü olur. Sonunda; “toprak toprağa, su suya, yel yele, ateş ateşe döner”.

Dört dörtlük insandan; “dedikodu, dâvâ ve şüphe âbidlerindir. İbâdet, korku, ümit ve “ilme’l- yakîn” zâhitlerindir. Fakat, tefekkür, sohbet, velâyet beklemek ve “ayne’l-yakîn” âriflerin; münâcaat, müşâhede ve hakke’l-yakîn” muhîblerindir”.

“İnsan vücudunda en yukarıda baş vardır. Can hazineleri de baştadır. Şimdi o; akıl, ilham, idrak, sevişmek, aşk-ı didâr ve marifet de hazinelerdir ve başta asılıdır…

“Baş arşa benzer.Akıl aya, marifet güneşe, ilim de yıldıza benzer.

“Dünyada güneş doğar ve uyanır. Fakat marifet hangi gönülde doğarsa o gönül uyanır; başkası uyanmaz.

“Yedi kat gök var; ten de yedi kattır. İlki deri, sonra et, kan, damar, sinir, kemik ve iliktir”. İnsanın varlığını tanımasına çok önem veren Hacı Bektaş, bunun için; “ilimle araştırmalı, izlemeli, gözlemeli ve arştan yerin altına kadar her ne varsa kendinde bulmalıdır.” diye insanın kendisini nasıl tanıyacağının yolunu gösterir. Burada çok önemli bir noktaya dikkat çeker:

“Şimdi gökle yer arasında birçok nesne vardır. Fakat insandan ulusu yoktur”. Dünyada bulut ve yağmuru, kaygıya ve gözyaşı ile yağmura benzetir. Dağları kemik başlarına, ırmakları gözyaşına; köyleri tenlere, ağaçları parmaklara, otlarla çalıları kıllara, kollara benzetir. Buna benzer insan organlarını dünyadaki diğer varlıklarla da karşılaştıran Makâlât yazarı, böylece insanın kendini tanıması için onun âşina olduğu örnekleri verir.

Makâlât yazarı insan ömrünü; çocukluk çağı, erginlik çağı, yiğitlik çağı, orta yaşlılık çağı ve yaşlılık çağı olmak üzere beş döneme ayırır.

  1. Dünyada İnsanın Yeri

İnsanlar hangi yaşta olurlarsa olsunlar, Tanrı’nın kendisine emrettiği buyruklarını tutmak hususunda özen göstermelidirler. Zira, “insan olanlar kendilerini tez ulu bileler”. Yani genç yaşta da olsalar kendilerini olgunlaşmış ve büyümüş olarak kabul etmelidir. Zâten dünyada, “Gökle yer arasında birçok nesne vardır. Fakat insandan ulusu yoktur”. Burada, bütün varlıklar arasından en şerefli ve değerlisinin insan olduğu, bundan dolayı da diğerlerinden “ulu” kabul edildiği anlatılmak istenmektedir.

  1. İmân-Amel İlişkisi

“Şöyle bilmek gerekir ki ârifler katında imân akıl üzeredir. Fakat herkesçe bilinen, imânın dil ve gönül üzere olduğudur” diyen Makâlât yazarı, insanın yapıp ettikleri ile imânın birbirinden ayrı olduğunu düşünmektedir. Nitekim; “Amel, imân ayrıdır ve imân ibadettir. Değme ibâdet imâna ermez” diyerek hassas bir noktayı işâret ediyor. Yapınan diğer ibâdetlerin “îmân” ibâdetinden üstün olamayacağı belirtiliyor.

İmân ve amel’in insanların olgunlaşmalarında önemli bir yeri olduğuna dikkati çeken Hacı Bektaş’a göre bunun için de; imân’dan sonra; ilim öğrenmek, ibadet yapmak, düşmana karşı gelmek, cenâbetten temizlenmek, helâl kazanmak ve fâizi haram bilmek, nikâh kıymak, hayız ve loğusalıkta cinsi münâsebeti haram bilmek, sünnet ve cemaat ehlinden olmak, şefkat sahibi olmak, temiz yemek ve giyinmek, iyiliği emredip yaramaz işlerden sakındırmak sûretiyle insanlar şeriat makâmına girerler denmektedir.

Daha sonra tövbe etmenin gerekliliğinden söz eden Hacı Bektaş, hatâlardan vazgeçip bunlardan dolayı Tanrı’dan özür dilemek üzere Pîr’den el almalıdır; “Her zaman özür dilemek sizden; kabul etmek Tanrı’dandır”. Özrü, şükür kılmak, sabretmek, ibâdet ve şehâdet takip etmelidir. Böylece tarikat makâmına girilir ve mürîd olunur. Mutlak mürid; şeyhine niçin deyip delil getirmez ve bu anlamda bağlandığı tarikatın şu makamlarına dikkat eder: Saç kesmek ve elbise değiştirmek; nefs savaşında pişmek; hizmet etmek; havf yani korku içinde bulunmak; ümit etmek; hırka, zenbil, makas, seccâde, tesbih, ibrat (iğne) ve asâ sâhibi olmak; aşk, şevk, sefâ ve fakirlik…. Böylece tarikata giren bir kimse olgunluk yolunda yol almaktadır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ