GÖRÜLMEYEN OSMANLI: GEÇ ORTAÇAĞ VE MODERN DÖNEMLERDE AKDENİZ TARİHİNİN KAYIP DEVLETİ

GÖRÜLMEYEN OSMANLI: GEÇ ORTAÇAĞ VE MODERN DÖNEMLERDE AKDENİZ TARİHİNİN KAYIP DEVLETİ

Kuzeydoğu Türkiye’nin siyasi coğrafyası uygarlıkların arkeolojik bir zaman çizgisi gibi okunur: Hititler, Frigyalılar, Asurlular, Farslar, Yunanlılar, Romalılar, BizanslIlar, Selçuklu Türkleri, Moğollar ve diğerleri.[1] Bu “diğerleri”, Osmanlı dünyasını kendileri için çok az öneme sahip gören veya böyle bir önemin mevzu bahis dahi olmadığı birçok İngiliz ve Amerikalı Avrupa veya Akdeniz tarihçisi, arasında yaygın olan genel tutumu nazikçe simgeler. O öyle bir dünyadır ki inkar edilir veya eğer gönderme yapılır ise göndermeye yanlışlar eşlik edebilir, çünkü Osmanlı dünyası hakkında bir yanlış, Avrupa veya Klasik dünya hakkındaki bir yanlışın kabul edilemeyeceği şekilde dahi kabul edilebilir. En son ve hacimli çalışmalarında, Peregrine Horden ve Nicholas Purcell haccın sadece dini sebeplerden dolayı yerine getirilmediğini açıklarken, “bir deyim” alıntılarlar: “hem ziyaret hem ticaret”.[2] Bunlar gibi akademisyenler arasında acaba Antik Yunan’dan bir deyimi yanlış olarak alıntılanıp sonra da buna Latince demek kabul edilebilir miydi?

Penguin Classic History serisinden 2000 yılında tekrar yayınlanan bir Akdeniz tarihinde Osmanlı İmparatorluğu okuyucuya açıklanır. Buna göre Osmanlı Türkleri Araplardan farklılık göstermiştir. Öyle ki Araplar uygarlıklarının çoğunu Farslardan alıp ve sonra da kendi katkılarını yapmışken “Türk sadece kendine yarayacak kadarını özümsemiş ve çok az katkıda bulunmuştur”. Onun imparatorluğu “anlayış olarak ilkel”di ve “en büyük sultanlar ve onların en seçkin nazırları bile hiçbir gerçek hükümet şekli fikrine sahip olmamış görünür”. Türkler mizah duygusu ve cesurca dövüşme yeteneği gibi bazı pozitif özelliklere sahip olmalarına rağmen “Kalben, emperyal bir güç olarak günlerinin sonuna kadar, Asyalı göçebe bir ırk olarak kaldılar”. “Kalben göçebe” Türk “Avrupa’ya tamamen yabancı” idi.[3]

Basit bir sağduyu bile, kişiyi, 600 yıl yaşamış ve en parlak döneminde ana bir askeri ve ekonomik güç olarak merkezi Avrupa’dan Orta Doğu’ya ve Kuzey Afrika içlerine kadar uzanmış bir imparatorluk hakkında “hiçbir hükümet şekli fikri”ne sahip olmamıştır gibi bir yargının geçerliliğini sorgulamaya yöneltebilir. Aynı şekilde, Horden ve Purcell tarafından Osmanlı İmparatorluğu’nun kontrol veya etki alanı bazı Akdeniz kıyılarına kadar uzanan, fakat çekim merkezi Akdeniz bölgesi içinde olmayan imparatorluklar veya devletlerden biri olarak betimlenmesi şaşırtıcı görünür.[4] Öyle ise Osmanlı Devleti bir Akdeniz gücü değil miydi?

Coğrafi açıdan, Osmanlı Devleti, fiziksel olarak bir Akdeniz devletiydi. 1300 civarında ortaya çıkan Osmanlılar 14. yüzyıl ortasında hızlı bir şekilde Avrupa’ya geçerek ve I. Murad zamanında süratle Balkanlar’a ilerleyerek genişlediler. I. Beyazıd zamanında Balkanlar’a olan ilerleme güneyde Arnavutluk, Epirus ve Güney Yunanistan’a doğru hareket eden Osmanlı güçleriyle devam etti.15. yüzyılda Akdeniz bölgesindeki Osmanlı fetihleri 1430’da Selanik, 1453’te İstanbul, 1459’da Mora ve 1462’de İnebahtı’yı kapsadı.

Takip eden yüzyılda Suriye ve Mısır, sırasıyla 1516 ve 1517’de, Rodos 1522’de, Trablusgarb 1551’de, Kıbrıs 1571 ve Tunus 1574’te düştü. Malta 1565’te muhasara edildi. Sultan Süleyman zamanında Osmanlı donanması Batı Akdeniz’de başarılı bir şekilde savaştı. 1571’de İnebahtı’da Osmanlılara karşı kazanılan ünlü zafer ezici bir zafer değildi; Osmanlı filosu takip eden yıl içinde tekrar inşa edildi.

Akdeniz’deki bu Osmanlı varlığının açıkça bir donanma gerektirmesine rağmen, Osmanlı Devleti genellikle bir deniz gücü olarak sayılmaz. Bir deniz gücü olmasına karşılık, Osmanlı İmparatorluğu görünüşte denize ilgi duymamıştır. Osmanlıların bu imajı, Palmira Brummett’in yakın bir zamanda yayınlanan makalesinde tartışılmıştır.[5] Araştırmacı bu makalede, Osmanlıların sadece denize ilgisi olmayan karasal bir askeri güç olarak tanımlandığı, onların deniz gücünün kısa ömürlü bir tesadüf sayıldığı, Osmanlı deniz seferlerinin sadece bir çeşit cihat olarak düşünüldüğü ve Osmanlıların bir deniz gücü olmak için gerekli teknolojiyi asla uyarlayamamış ya da geliştirememiş olarak algılandığı paradigmaya karşı gelir. Brummett, sonuç olarak, akademisyenlerin Osmanlı devletini -ki bu devlet için deniz seferleri hiçbir şekilde sadece cihat düşüncesiyle motive edilmemiş ve deniz gücü Osmanlı kara gücünün evriminde önemli olmuştur- bir deniz gücü olarak düşünmeleri gerektiğini savunur. Kısaca Osmanlı Devleti “deniz kültürü”ne doğrudan katılımcıydı.[6]

Başlangıcından beri yaşamı, devletin iki yasasını ayıran denizi geçmek üzerine kurulan bir devlet olan Osmanlıların donanmaya sahip olması şaşırtıcı olamaz. Gerçekte Osmanlıların erken dönemden itibaren deniz gücüne sahip oldukları tartışılamaz.[7] I. Murad[8] ve halefi I. Beyazıd donanmaya sahiptiler. I. Beyazıd, Bizanslı tarihçi Dukas’a göre, Eğriboz, Sakız ve Siklat adalarına bir filo göndermişti.[9] Beyazıd’ın 1392’de Venedik senatosunu endişelendirecek bir donanma hazırladığı bilinmektedir.[10] 1400’de Venedik bir kere daha Beyazıd’ın deniz savaşı hazırlıklarına endişeli bir ilgi duymuştur.[11] Timur’a elçi olan Aragon Ruy Gonzalez de Clavijo 1402 yılında İstanbul yolunda gördüğü Osmanlı donanmasına gönderme yapar.[12] Beyazıd bir deniz istasyonu, istihkam ve kule inşa ederek Gelibolu Limanı’nı güçlendirmiş ve bu yolla kendi donanmasını korumak istemiştir.[13] Beyazıd’in oğlu Süleyman 40 gemi ve kalyondan oluşan donanmasını, büyük bir garnizona sahip, iyi korunan bir kalesi bulunan Gelibolu’da muhafaza etmiştir.[14]

Gelibolu’nun Osmanlı donanması için bir üs olarak büyük stratejik önemi vardır. Eğer Osmanlılar Gelibolu’yu kaybetselerdi, Avrupa’daki bütün fetihlerini de kaybedeceklerdi. Bu önem Osmanlılar Gelibolu’da, Anadolu topraklarından Avrupa topraklarına kısa sürede güç sevk edebiliyorlardı, yorumunu yapan Ruy Gonzales de Clavijo tarafından da vurgulanmıştır.[15] Dukas’ın, Mustafa ve II. Murad arasındaki sivil savaş sırasında Osmanlı kumandanı olan Beyazıd’dan aktardığına göre, Osmanlılar için Gelibolu “hem Doğu ile Batı ve hem de Ege ile Karadeniz için anahtar”dı.[16]

I. Mehmed, Amiral Çalı Bey kumandası altında Nakşa Düküne karşı bir filo hazırladı. Filo Gelibolu yakınlarında “bir zincirin halkaları gibi dizilmiş olarak hareket eden gemileri” görerek hızla saldırıya geçen Venedikliler tarafından ciddi bir şekilde yenilgiye uğratıldı. Yirmi yedi tane Osmanlı gemisi ele geçirildi ve mürettabat arasındaki Türklerin asıldığı Bozcaada’ya götürüldü. Dukas “Bütün adanın üzerinde, üstünde üzüm salkımlarının asılı durduğu asmalar gibi darağaçları doğrusu görülecek bir manzaraydı der”.[17]

Osmanlı deniz güçleri, hem Dukas[18] hem de muhasarada hazır bulunan Nicolo Barbaro’nun[19] bildirdiğine göre, İstanbul’un en son muhasarasında yer aldılar. Nicola Sagundino’nun, İstanbul’un düşüşünden sonra hazırladığı raporda ifade ettiği gibi Osmanlılar açıkça deniz deneyimine sahiptiler.[20]

Akdeniz’deki düzenli deniz gücünden başlıca Türkler korsan olarak da etkindiler. Türklerin Batı Anadolu kıyılarında yağmaları, hem adalarda hem de denizde Latinler için sürekli bir korku kaynağıydı. Enveri’nin Düsturname’sinde betimlediği Aydınoğlu Umur Bey’in istismarları, Ege çevresinde birçok deniz saldırısı ve John Kantakuzenos’un Bizans İmparatoru V. John Palaeologos’a karşı deniz desteğini içerir.[21] Girit ile Aydın ve Menteşe Beylikleri arasında yapılan antlaşmalarda Türk gemilerini ilgilendiren hükümlerin sıklığı da Türklerin denizle ilgili faaliyetlerinin derecesini gösterir.[22] Hem Cenova hem de Venedik, Türk korsanlarıyla yakından ilgiliydi ve Doğu Akdeniz’deki Türk gemilerinin hareketlerini iyi takip ediyorlardı.[23] Tehlikeli olsa da, korsanlığın çok kârlı bir faaliyet olduğu açıktır. Bir Yunan tüccarı olan Manuel Calogeniti’ye göre birçok Türk için denizde çapulculuk etmek, yükselen Timur tehlikesine karşı gelmekten çok daha cazipti.[24]

Erken dönem Osmanlı tarihini bulandırmaya hizmet eden diğer bir peşin hüküm ise birçok akademisyen arasında yaygın olan Osmanlıların ekonomik bir bilince sahip olmadıkları görüşüdür. Osmanlı tarihine sıkça uyarlanan Avrupa merkezli bu yaklaşım, Palmira Brummett’in deyimini kullanırsak, Osmanlıları “zihnen kapasitesizleştirmekte”, onların ekonomik oyuncu olarak araştırılmasını yararsız görmektedir.[25]

Palmira Brummet, 16. yüzyıl Osmanlı tarihini yeniden değerlendirir; ikna edici bir şekilde Osmanlı Devleti’nin bu dönemde sadece tepkisel bir varlık olduğu fikrine karşı gelir ve Osmanlının ticaret politikasını “bilmez ve ilgilenmezlerdi” (did not know and did not care) modeli olarak gören anlayışa karşı çıkar ve Osmanlılara Akdeniz sahnesinde merkezi bir rol vererek Osmanlı Devleti’nin 16. yüzyıldaki dünya düzeninin bir parçası olduğunu savunur.[26]

Bu şekil bir değerlendirme erken dönem Osmanlı tarihi için ne derece uygulanabilir ve Türkler, özellikle de Osmanlılar Akdeniz sahnesinde nasıl bir ekonomik önemi olan oyunculardı? Açıkça anlaşılabileceği gibi Türkler kendi kontrolleri altındaki topraklarda Latin tüccarlar için çok çekici ve kazançlı ticari bir fırsat oluşturdu. Türk toprakları, Batı’ya Avrupa kumaş endüstrisi için gerekli olan şap, 14 ve 15. yüzyıllarda Akdeniz üzerinden geçerek Doğu ve Batı arasında ticareti yapılan bir diğer ana mal olan hububat ve Akdeniz dünyasındaki ekonomik faaliyet için yaşamsal bir mal olan köle gibi çok ihtiyaç duyulan malları sağladı.[27]

Türk toprağı sadece bir ihraç pazarı değildi, aynı zamanda bir ithal pazarı olarak hayli fırsatlar sundu: Avrupa’nın en önemli ihraç mallarından olan işlenmiş kumaş; camlet, tela, Lombardy, Narbonne, Perpignon ve Toulous bezleri, Floransa’nın boyanmış yünleri Challons bezleri, fıstık yeşili, zümrüt yeşili, al, gök mavisi, türkuaz ve sarı kumaşlar, panni gentili, tafta ve beyaz damasko, bunların hepsi Theologos, Antalya, Edirne, Samsun, Sinop ve kumaş ticaretinin ana merkezlerinden biri olan Bursa gibi Türk pazarlarında görülmüştür.[28]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ