GÖÇ VE ERGENEKON DESTANLARINDA MİTOSTAN ÜTOPYAYA YOLCULUK

GÖÇ VE ERGENEKON DESTANLARINDA MİTOSTAN ÜTOPYAYA YOLCULUK

Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan
Vatan, büyük ve müebbed bir ülkedir: Turan!
Ziya Gökalp

Destanlar, bir milletin kültürel yaşantısı, millî şuur ve hafızasını edebî bir zevkle sunan tarihi aynalardır. Göç ve Ergenekon Destanları da, kültürel değerlerimize sahip çıkmak, kimlik arayışı, ontolojik anlamda göç ve göç sebeplerini irdeleyen uzun yaşanmışlıkların eseridir. Geçmişin geleceğimize ışık tuttuğu bu tarihi, mitolojik ve kültürel miraslar kolektif bilincin üretimleridir.

Biz bu çalışmamızda, Göç ve Ergenekon Destanları’nda tarihi ve kültürel köklerden, akıl ve bilgiden uzaklaşarak tükenişin eşiğine gelen halkın göç, kültür ve kimlik arayışını, Campbell’in “ayrılış-aşama-dönüş” (Campbell 2000) şeklinde belirlediği arketiplerin mitsel kökeniyle çözümleyeceğiz:

A – Mitolojik Doğuş ve Ata/Ana Yurttan Ayrılış/Göç

Mitolojiler, destan devrini bugüne taşıyarak, gizemli varoluş değerlerini açımlayan bütünleyici imgelerdir. Evrenin, insanın, tabiattaki varlıkların vb. gibi ilk yaratılışını, toplumsalın sosyo-kültürel değerlerini aktaran inanca dayalı kutsal anlatılardır. Shakespeare’ın ifadesiyle “Doğayı olduğu gibi gösterecek aynayı tutmak olan mitoloji, uyanan bilinci kendini besleyen kaynakların gücüne inandırmak, uyanan bilincin bu evrenin ürpertici ve bağlayıcı giz olarak olduğu gibi kabul edilmesini sağlamak, ahlaki düzeni savunmak ve bireyin bütünlük içine kuşkusuz biçimde yerleşmesini sağlamak işlevlerini yerine getirir.” (Campbell 2003: 14, 16) Bu anlamda destanlar, mitostan ütopyaya doğru süren kutsal yolculukta, “biz”im yollarımızı bulmamıza yardımcı olan zihinsel sürecin yarattığı sembolik izlerle doludur. Göç ve Ergenekon Destanları’nda tespit ettiğimiz ağaç, dağ, su, ateş, demir, rüya vb. gibi semboller, Türk milletinin yaşam öyküsünü ve geçmişine dair bilgilerini çözümleyebileceğimiz bir yol haritası gibidir. Bu harita, yalnızca, insan ruhunun derinliklerindeki arketipsel içeriklerin açımlanmasıyla gün ışığına çıkabilecektir.

Göç ve Ergenekon Destanları’nda ortak unsur olarak tespit ettiğimiz doğuş ve yeniden doğuş mitleri olan ağaç, dağ ve su sembolleri, destanın yaşam enerjisini besleyen ölümsüz güç kaynaklarıdır. Göç Destanı’nda doğuş miti şu şekilde anlatılır:

“Uygurların eski yurtlarında Karakurum adlı bir dağ vardı. Bu dağdan iki nehir çıkardı; Tola ve Selenga. Bu iki nehir arasındaki ağaç üzerine kutsal bir ışık iner. Ağacın gövdesi şişer. Gebe kadınların karnı gibi olur. Dokuz ay on gün sonra ağaçtaki şişkinlik çatlar, beş çocuk doğar.” (Çobanoğlu 2007: 136) Ağaç, mağara gibi ana rahmini sembolize eder. Destanda, dokuz ay on günün sonunda erginlenen evladını doğanın kucağına bırakan mitolojik ananın yanısıra, mitolojik doğumun gerçekleşmesinde kurucu ve dönüştürücü simge değerlerden anasır-ı erba’ya da işaret eder. Öyle ki Karakurum adlı dağ, toprağı; kutsal dağdan çıkan iki nehir, suyu; bu iki nehir arasındaki ağaca inen kutsal ışık ise ateşi, nuru ifade eder. Bütün bu unsurların hava ile etkileşime geçmesi ile de kutsal anadan / ağaçtan doğum gerçekleşir. “Gökyüzü” ve “yeryüzüne” ait kutsallıklarla gerçekleşen bu mitolojik doğum, atalarımızın varoluş mucizesini mitos yasalarıyla ifade eden derinliklere sahiptir.

Uygurların Göç Destanı’nda Tanrı tarafından kutsanarak gökten gönderilen çocukların doğduğu ağaç, yaz kış yeşil kalan kutsal bir ağaçtır. Bu ağacın, evrenin merkezini sembolize eden kutsal hayat ağacı olduğu âşikârdır. “Yer ve gök yaratıldığı zaman yaratılan hayat ağacı, Türk kültürüne göre meyvesiz, yalnız bir ağaç olup ebedi canlılığın, ölümün ve öldükten sonra yeniden dirilişin sembolüdür. Devlet kuran Türk Kağan soyları, onun üzerinde yaratılmıştır.” (Ergun 2004: 155, 161, 173) Türk mitolojisinde hayat ağacının meyvesiz, yalnız ve sürekli yeşil kalan bir ağaç olarak tasavvur edilmesi, “doğmamış ve doğurmamış Tanrı’nın sonsuzluk ve ebedilik sembolü olmasındandır” (Ergun 2002: 141) O, bütün evrene can veren tek hâkimdir. Bögü Kağan da bu kutsal ağaç vasıtası ile Tanrı tarafından Türk milletinin başına seçilmiş hükümdar, koruyucu ve yol gösterici rehber olarak gönderilmiştir. “Eski çağlarda yeni yurt kurma zamanı ağaç dikilmesi âdeti de ağacın soy koruyucusu olmasını” (Bayat 2007: 184) göstermektedir. Destanda geçen kutsal ağaç, hayata yeniden başlayacak olan toplumun bel kemiğidir. Bir evin direği, anası/atasıdır. Evlatlarını koruyan, besleyen ve şefkatle büyüten ağaç/ana/ata, bir milletin soy ağacını, kendi köklerine tutunarak büyüyecek olan toplumun besleyici, koruyucu ve oluşturucu mekânını sembolize etmektedir.

Ergenekondan_Cikis

Tanrı’ya ulaşmanın yolu olan hayat ağacı, “dünya modelinin dikey yapılanmasını simgeleyen, üç dünyayı eksen gibi tutan kutsal merkez”dir. (Bayat 2007: 187) Tanrı elçisi sayılan olağanüstü kahramanları, yeryüzüne ileten ve görevleri bitince yine Tanrı katına gönderen gökyüzü – yeryüzü arasındaki bu kutsal bağ ile aynı zamanda bilincin sürekliliğine akıl, gönül ve bilginin birlikteliğine sahip olunduğu sürece yaşamsal gücün kişinin elinde bulunacağına ve ölümsüz kalacağına işaret edilir.

Destanın devamı şöyledir: “Beş ayrı çadırda, önlerinde süt dolu emzikler olan çocukları gören bütün boyların beğleri ve halkı, onların önünde saygı ile diz çöktüler, selam verdiler. Beslenip büyütülmeleri için çocukları süt analarına, dadılara verdiler. Çocuklar büyüyüp konuşmağa başlayınca Uygurlar’a ana babalarını sordular. Uygurlar, o iki ağacı gösterdiler. Çocuklar, bir çocuğun babasına gösterdiği saygıyı göstererek, ağaçların karşısında diz çöktüler, yeri öptüler. Bunun üzerine ağaçlar dile geldi ve şöyle dedi: “Güzel huy ve iyi özelliklerle bezenmiş çocuklar böyle olurlar, ana babalarına saygı gösterirler. Ömrünüz uzun, adınız büyük, ününüz sürekli olsun.” (Ögel 1993: 74) Metinden anlaşılacağı gibi gökten, ilâhi bir şekilde ağaç vasıtasıyla yeryüzüne bırakılan çocuklar, bir süre çadırlardaki süt dolu emziklerle olağanüstü kaynaktan beslenmeye devam etmiş ardından süt analarına verilmiştir. Büyüyüp konuşmaya başlayınca da ana-babalarını sormuşlar ve onların önünde saygıyla diz çökmüşlerdir. Kut sahibi kahramanların ana/atası olan ağaç, onları saygısından dolayı kutsamış olup dualarıyla da koruyup kollamaya devam edecektir. Destanda, halkın kağana, kağanın ata/anasına olan bağlılığı, başsız devlet olmayacağı gibi kağanın da soyunu devam ettirebilme şansının, köklere bağlılıkla gerçekleşeceği vurgulanır.

Destanda geçen kutsal Karakurum dağı, kutsal nehirler ve ağaç, yer-su kategorisindeki koruyucu ruhlar olup ağaç anayı, dağ ise ilk atayı, kutsal vatanı, ata-anayı, ulu anayı sembolize eder. (Bayat 2006: 48, 52-53) Bu kutsal unsurlar, Gök Tanrı Dini’ne bağlı inanışların ve kolektif bilincin üretimleri olarak bir milletin kökensel mitini önceleyen değerlerdir. Göç Destanı’nda geçen dağ motiflerinden peri kızı ve kağanın buluşma yeri olan Ak Dağ’ın, “Bütün korkulardan, tehlikelerden ve paylaşımlardan uzak, huzur dolu, kutsal bir mâbed” Kutluğ Dağ’ın ise “Karakurum’un kudret ve zenginliğini aldığı, iyi talih, saadet getiren dağ” (Çobanoğlu 2007: 137) olarak tanımlanması, destanın amacını belirleyen mitolojik değerlerdir. Ak Dağ ve Kutluğ dağ/kutsal taş, hafızanın, bilincin, yüzyıllık tarihi ve kültürel birikimin birlikteliğine, bölünmezliğine işaret eden bir merkez fonksiyonundadır. Ergenekon Destanı’nda da aynı işlevleri Ergenekon Dağı üstlenir. Destanların başından sonuna kadar yer alan mitolojik ananın tezahürleri, destan ruhunun duyarlılığını okuyucuya iletmek için halk hafızasının seçtiği sembollerdir. Kahramanın kutsal yolculuğunu anlamlandırarak ona yol gösteren bu mitolojik öğeler, her aşamada bir duraklama ve düşünme yeri olarak destana potansiyel bir güç kazandırmaktadır.

Göç Destanı’nda ağaç ve dağın kutsallığı dışında usikinin de milli birlik ve beraberliğe olan etkisi önemle vurgulanmıştır. “Aylarca ağaç üstünde kalan ışıkla ağacın gövdesi büyüdükçe kabardı, oradan çok güzel müzik nağmeleri gelmeğe başladı.” (Ögel 1993: 74). Ağacın kutsal gövdesinden gelen bu nağmeler, öz değerlerimizin, kökene dönüşün gizemli ve ritmik sesleridir. Bunu, bir ananın yeni doğan çocuğuyla, sevinçlerini, üzüntülerini paylaşırken, diğer taraftan da çocuğuna ilk terbiyesini, milli ve ahlaki değerleri, duyacağı ilk nağmelerle, ninnilerle öğretmesine benzetebiliriz. Anıların, tarihi yaşanmışlıkların, dil, kültür ve inancın birikimiyle bilincin merkezini oluşturan ağaç/ana, evlatlarını ninnilerle büyütürken, merkezden uzaklaşan toplumun can damarlarını yitirerek yok oluşa sürükleneceğini de ritmik bir ahenkle çevresine fısıldamaktadır.

Destanda, ağaçtan doğan Sonkur Tegin, Kotur Tegin, Tükel Tegin, Or Tegin ve Buku Tegin adlı çocuklardan lider misyonunu, olağanüstü destan kahramanı özelliğini üstlenen en küçük olanıdır. Buku Tegin, gerek güzelliği, gerekse yargı ve zekâ açısından diğer çocuklardan üstün ve sıradışıdır. Çocukların adları da kökensel miti çözümleyen bir anahtar niteliğindedir. “Ateşin prensi, hanenin bekçisi olan, olayla yakından ilişkili tek çocuk, Buku Tegin ondan sonra ise Kotur Tegin ve Or Tegin’dir. Or/ur’dan şişlik ve sıraca kastedilmektedir. Sungur da şahin demektir.” (Roux 2005: 345). Kolektif bilinçdışında, bütün bir toplumu arkasına alan kahramanın Buku Tekin olması, düşünsel deneyimlerin etkileriyle açıklanabilir. Yerleşik hayata geçen ilk toplum olan Uygurların anlatılarındaki bu seçim, değişen zaman ve yaşam şekillerinin etkisiyle birlikte kurgulanan dünya ve çözüm önerilerinin de değişmesine bağlıdır. Hile ile kendisine savaş açan bir toplum ile baş edebilmek için aklı kullanmak gerekir. “Sadece güçlü olmak kahraman olmak için yeterli değildir. Kahraman, klasik insanın tecrübesiyle modern insanın aklî melekesi arasında bir ahenk kurduğu an gerçek kişiliğine kavuşacaktır.” (Özcan 2003: 80). Toplumsalın zihinsel üretimlerinde de epik kahraman Buku Tekin en küçük tohum olup ağabeylerinin eksikliklerini onların tecrübelerinden faydalanarak tamamlayacak ve halkı için en iyisini düşünüp eyleme dönüştürecektir. Bu yüzden halk tasavvurunda en küçük kardeş olarak güzellik, yargı ve zekâ açısından üstün ve sıradışıdır.

Göç Destanı’nın doğuş mitoslarıyla başlamasına karşılık Ergenekon Destanı, Çinlilerin zengin ve güçlü bir toplum olan Göktürkler’i hile ile yıkma planlarıyla başlar. Bir gün av yerinde, bütün düşman illerinin hanlarıyla Göktürkleri yok etme planları yapan Çinliler, savaşta kaçar görünüp geriye dönerek uyguladıkları hileli savaş taktikleriyle Türkleri bozguna uğratırlar. Aklın ve düşüncenin merkezinden uzaklaşarak öz yurdundan göç etmeye mecbur bırakılan halk, tabiat ananın, kutsal yer-su iyelerinin yardımıyla, varlıklarını büyütecekleri Ergenekon’a doğru yol alır.

Göç ve Ergenekon Destanları’nı ortak noktada birleştiren dağ/toprak ana sembolünün yanısıra ata/ana yurttan ayrılış/göç ve kimlik arayışı da önemli bir ortak değerdir. Türk halkı, düşman devletler tarafından tarihin her döneminde potansiyel bir tehlike olarak görülmüştür. “Tarih tekerrürden ibarettir!” sözünü bir daha kullanmamak adına Ergenekon ve Göç Destanları, Türk halkının acı tecrübelerinden ders alınması için üretilmiş anlatmalardır. Tarihten destana akan bu duyarlılık, atalarımızın gelecek nesillere bıraktığı paha biçilemeyen miraslarıdır.

Destanda, Türk halkını yenilgiye uğratacağı düşünülen eksiklikler; bilinçdışının sembolik değerleriyle tamamlanmaya çalışılır. Kutsal Dağ’dan gücünü alarak uzun yıllar devleti yöneten Bügü Kağan, bu gücün farkındalığına, her gece rüyasına gelip “kendisine akıl veren, onu her şeyden haberdar eden, dünyanın bütün dillerini bilen üç karga”, “kutsal taşı koruyabilirse dünyanın efendisi olacağını söyleyen peri kızı veya beyazlara bürünmüş, elinde yada taşı olan ve bu taşı saklarsa dünyanın dört bucağındaki milleti buyruğu altına alacağını müjdeleyen ulu kişi” (Ögel 1993: 75, 86) şeklindeki semboller aracılığıyla vardırılır. Bilinçdışındaki simgelerin görünüm alanı bilinçtir. Nitekim Bügü Kağan, gördüğü rüyalar üzerine kolektif bilinçdışının gizemli şifrelerini çözümleyerek ordularını toplayıp sefere çıkar. Ordu-Balıg, Balasagun kentlerini kurar ve bütün milletleri egemenliği altına alır.

Destanda geçen karga motifi, mitolojide “insanların akıllılığı, zekâyla ünlü danışmanı ve öğütçüsü konumundadır.” (Yıldırım 2008: 733). “Kırmızı karga güneşin, kara karga Şeytan’ın ve kötülüğün simgesidir.” (Çoruhlu 2002: 153). Kağan’a geleceği gösteren kargalar, bilinçaltındaki gizemli bilgileri gün ışığına çıkarırlar. Millî değerlerin sembolü olan kutsal taşın halka can verdiğini, ona sahip çıkılmazsa bütünlüğün yerini parçalanmışlığın alacağını bildirerek, savaşın ve kötülüğün haberciliğini yaparlar. Destan metinlerinde geçen aksakallı ihtiyar, vezir ve peri kızı da kahramana yol gösteren eyleme geçmesini, değişmesi gerektiğini hatırlatan “Bilincin dikkatini çekmeye çalışan bilinçdışı öğelerinin, arketiplerin sesidir.” (Gökeri 1979: 66)

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ