GİRİT ADASINI OSMANLI İDARESİNDEN AYIRMA ÇABALARI: YUNAN İSYANINI TAKİP EDEN DÖNEMDEKİ GELİŞMELER (1821-1869)

GİRİT ADASINI OSMANLI İDARESİNDEN AYIRMA ÇABALARI: YUNAN İSYANINI TAKİP EDEN DÖNEMDEKİ GELİŞMELER (1821-1869)

Stratejik açıdan son derece önemli bir konumda bulunan Girit adası, öteden beri Doğu Akdeniz’e ve Adalar Denizi’ne hakim olmak isteyen toplumlar tarafından elde tutulması gereken yerlerden biri olarak görülmüştür. Doğudan batıya yaklaşık 240 km. uzunluğa, kuzeyden güneye 15-56 km. genişliğe sahip olan Girit adası 8.261 km2 büyüklüğünde olup, arazisi ise oldukça dağlıktır.[1] Birbirinden çöküntülerle ayrılan dağ kütleleri adayı boydan boya geçer; bu kütlenin en yüksek dağları ise, 2.400 m. yüksekliğindeki Akdağlar ile 2.497 m. yüksekliğindeki İde dağlarıdır. Girit adası, dağlık konumundan dolayı isyan halinde bulunan asilere uzun süre gayr-ı nizami harp yapmalarına ortam sağlayacak bir durumdadır.[2] Adalar Denizi’nde İlkçağlarda kurulan yüksek uygarlığın ilk beşiği olan Girit Adası,[3] elverişli konumundan dolayı Yunan mitolojisinde “mutlular adası” olarak tasvir edilerek derin izler bırakmış;[4] canlı ve hareketli bir kültür hayatı yaşamıştır.[5]

Girit, Adalar Denizi’nde Osmanlı Devleti sınırlarına en son katılan yerlerden biridir.[6] Yaklaşık 26 yıl süren uzun bir kuşatmadan sonra 6 Eylül 1669 tarihinde ada, Venedik idaresinden Osmanlı idaresine geçmiştir. Burada da fetihten sonra, diğer yerlerde olduğu gibi, yerli halkın can ve mal güvenliği ile inanç ve dil özgürlüğü sağlanmış; bilahare ada, Anadolu’dan gönderilen Türkmenlerle şenlendirilmiştir.[7]

Osmanlı Devleti’nin zayıflaması, yönetimdeki bozuklukların artmasıyla birlikte Girit adasında da huzursuzluklar baş göstermiştir. Girit adasındaki huzursuzlukların çıkmasında Fransız İhtilali’nden sonra gelişen milliyetçilik fikirleri olduğu kadar, büyük devletlerin kışkırtmaları da etkili olmuştur.

Osmanlı Devleti’ndeki Rumların XIX. Yüzyıldaki Durumuna Genel Bir Bakış

Rumlar, Osmanlı Devleti içerisinde hemen hemen her tarafa yayılmış olup, yoğun olarak Mora, Teselya ve Ege adalarında bulunuyorlardı. Rum unsurları arasındaki Ortodoks kilisesi ve Rumca lisanı ile ortak bağ tesis edilmekte idi. Osmanlı Devleti’ndeki Rumların diğer Hıristiyan unsurlara göre ayrıcalıklı bir durumları vardı. Devlet hizmetleri gayrimüslim unsurlara kapalı olduğu halde, Rumlara divan-ı hümayûn tercümanlığı, Eflak-Boğdan beylikleri gibi yüksek ve gizliliği fazla olan görevler verilmekte idi. İstanbul’un fethinden sonra Fener’de bulunan Rum patrikhanesine verilen ayrıcalıklar ise, Rumların, zamanla bütün Ortodoks (Bulgar, Sırp, Arnavut, Ulah vs.) kiliselerinin yüksek mevkilerini ele geçirmesine fırsat tanıdı. Böylece Rumlar, Balkanlar’da yaşayan diğer Hıristiyan unsurlara göre öncelikli ve ayrıcalıklı bir konuma yükselmiş oldu.[8]

Öte yandan, taşradaki Rum halka da her alanda oldukça geniş haklar tanınmıştı. Nitekim, Rumlara adaletli bir yönetim uygulanmış geniş mülkiyet hakkı tanınmış refah ve güvenlik içerisinde yaşamaları sağlanmıştır. XIX. yüzyılın başlarında Osmanlı ülkesindeki Rumların, Batı Avrupa ülkelerinde yaşayan etnik unsurlara oranla -Batılı tarihçiler tarafından da açıklandığı üzere- daha rahat ve huzur içerisinde varlıklarını sürdürdükleri bilinmektedir. Öyle ki Rumlar, zaman içerisinde kapitülasyonların sağladığı bir takım haklardan da yararlanmışlar, özellikle deniz ticareti ile gelir düzeylerini daha da yükseltmişlerdir.[9]

Osmanlı Devleti sınırları içerisindeki Rumlar, XIX. yüzyılda ekonomik ve sosyal açıdan son derece iyi bir durumda idiler. Nitekim, bu durum arşiv belgeleriyle de sabittir. Ancak, asırlarca kendilerine bu iyi fırsatları tanıyan Osmanlı Devleti zayıflamaya başladıktan sonra yabancı devletlerin telkinlerine ve yardım vaatlerine kapılarak harekete geçip bağlı oldukları devlete karşı isyan etmekten çekinmediler.[10] Aslında XIX. yüzyıl başlarında Osmanlı Devleti’nin her alanda zayıflamış bir durumda bulunması, Yunan isyanının başlaması ve başarıya ulaşmasının en önemli nedenlerinde idi. Bu arada belirtmek gerekirse, Yunan isyanını destekleyenlerin başında Rus çarlığı geliyordu.[11]

Osmanlı İdaresine Karşı Girit Adasında İlk İsyanlar ve Bunlara Karşı Alınan Tedbirler

Girit Adası üzerinde yaşayan yerli halktan Hıristiyanlara, kapitülasyonlar çerçevesinde bazı imtiyazlar tanınmış, fakat zamanla bu imtiyazlardan kaynaklanan istekler tatmin edilmez bir hal almıştır. Özellikle Çar I. Petro zamanında şiddetini günden güne artıran Rus tahrikleri, Fransız İhtilalinin uyandırdığı milliyetçilik fikirlerinden kaynaklanan isyanlar, Osmanlı idaresi altındaki Rum unsurunu ayrılıkçı cemiyetler altında birleşerek Türklerden ayırmaya sevk etmiştir. İşte bu dönemde, Rumları örgütleyerek isyana hazırlayan kuruluş Filiki Eterya (daha sonra Etniki Eterya adını aldı) Cemiyeti oldu. 1814 yılında Odesa’da kurulan[12] Filiki Eterya Cemiyeti’nin[13] amacı, görünüşte Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan Hıristiyan unsurların eğitim ve öğretimini geliştirmek, gerçekte ise İstanbul başkent olmak üzere Bizans İmparatorluğu’nu yeniden kurmaktı.

Cemiyetin başkanı ise, Memleketeyn (Eflak-Buğdan) beylerinden olan Fenerli Konstantin İpsilanti’nin oğlu Aleksandr İpsilanti idi. Kurulan bu cemiyet, aynı zamanda el altından Rus çarlığı tarafından da destekleniyordu.[14] Filiki Eterya Cemiyeti kurulduktan bir müddet sonra Mora yarımadasında ve Adalar Denizi’nde faaliyetlerini yoğun bir şekilde sürdürmeye başladı.

Cemiyetin kurulduğu tarihlerde Yanya valisi bulunan Tepedelenli Ali Paşa,[15] kendi idaresi altında bulunan Mora ve dolaylarında Rumların isyan haberini alınca, bunları sert bir şekilde bastırdı. Rumlara göz açtırmayan Tepedelenli Ali Paşa, Rum asıllı Halet Efendinin[16] entrikaları sonucu gözden düştü ve görevden alındı. Bu durum, Tepedelenli Ali Paşa’nın daha önceleri tenkil ettiği Rumlarla elbirliği yapıp devlete karşı isyan etmesine neden oldu. Bunun üzerine, Mora yarımadasında ve Ege adalarında bulunan Osmanlı askerleri Tepedelenli Ali Paşa üzerine sevk edildi. Osmanlı ordusunun Mora ve adalardan uzaklaşmış olması isyan halinde olan Rum unsurunun rahat bir nefes almasını sağladı.[17] Otorite boşluğunu çok iyi değerlendiren Rumlar, bu durumu fırsat bilerek yeniden ayaklandılar. Aslında 1821 yılında patlak veren Yunan isyanının arka planında daha önce de belirtildiği gibi Rusya yer alıyordu. Aleksandr İpsilanti, Çar’ın desteğini temin ederek, Eflak- Buğdan’daki Ortodoks halkı kendi amaçları doğrultusunda kullanabileceğini düşündü.[18] Fakat, düşündüğü gerçekleşmedi; Romenler bu isyana katılmadı. Öte yandan, Sırp ve Bulgarlar da gerekli desteği vermedi. Bilahare Rus çarı da bir takım nedenlerden dolayı İpsilanti’yi desteklemekten vaz geçti.[19]

Osmanlı ordusunun Tepedelenli Ali Paşa İsyanı’yla uğraştığı bir sırada, Etniki Eterya Cemiyeti’nin kışkırtmaları sonucu, Girit Rumları da Türk idaresine karşı ayaklandı. XIX. yüzyılda Girit adasındaki bu ilk isyan hareketi 1821 yılı Temmuz ayı başında Isfakya ve Hanya sancağının dağlık köylerinde başladı.[20]

Osmanlı hükümeti, Mora ve Girit’te patlak veren bu isyan üzerine Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’dan yardım istemek zorunda kaldı. Devletin kendisinden talep ettiği yardım konusuna olumlu bakan Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Mora ve Girit valilikleri kendisine verilmesi şartıyla bu isyanı bastırabileceğini bildirdi. Bu sırada askerî gücü son derece tükenmiş olan Osmanlı Devleti, Mısır valisinin taleplerini kabul etmek durumunda kaldı. Yapılan protokolün ardından Mehmet Ali Paşa, 9 Temmuz 1824 yılında oğlu İbrahim Paşa komutasında 60 gemi ve 16.000 askerden oluşan bir kuvveti Rodos üzerinden Girit adasına gönderdi. Girit adasındaki isyanın bastırılması uzunca bir zaman aldı. 26 Şubat 1825 tarihinde Mora’ya giren İbrahim Paşa 1827 yılında Atina’ya da girerek isyanı bastırmaya muvaffak oldu.[21]

Girit ve Mora isyanının Mısır askeri tarafından bastırılması Mehmet Ali Paşa’nın gücünü göstermiş oldu. Nitekim, Mehmet Ali Paşa gibi güçlü bir valinin bu sırada Mora ve Girit adasına yerleşerek Doğu Akdeniz’e hakim olmasını ne Rusya, ne de İngiltere çıkarlarına uygun bulmuyordu. Bu durum Rus Çarlığı ile İngiltere’yi birbirine yaklaştırdı. İki devlet arasında yapılan 4 Nisan 1826 tarihli Petersburg Protokolü ile, Mora Rumlarının Osmanlı Devleti’ne vergi ile bağlı özerk bir devlet olarak teşkilatlanmaları, Mora ve Teselya’daki Türklerin sınır dışı edilmeleri ilke olarak benimsendi.[22] Ayrıca bu protokole göre, Ege adalarının uzun vadede Yunanistan’a verilmesi ilke olarak kabul edildi. Bir süre sonra İngiltere ve Rusya, Fransa’yı da yanlarına çekerek 6 Temmuz 1827’de Londra Antlaşması’nı imzalayarak Yunanistan meselesini tekrar gündeme getirdiler. Avrupa’da meydana gelen bu gelişmelerden birkaç ay sonra, belirtilen devletlerin desteği ile Akdeniz’e inen Rus donanması, İngiliz ve Fransız donanması ile birleşerek, 20 Ekim 1827’de Navarin’de zincirlenmiş bulunan Osmanlı donanmasını, yapılan ani bir baskınla yaktı. Nitekim Osmanlı donanması Navarin baskınında 3,5 saatlik bir zaman içinde 57 gemi ve 8.000 asker zayi etmişti.[23] Bu olaylar bir müddet sonra Osmanlı Devleti ile Rusya’nın tekrar bir savaşa girmesine sebep olmuştu.

Osmanlı Devleti ile Rusya arasında imzalanan 14 Eylül 1829 tarihli Edirne Antlaşması ile ortaya çıkan Yunanistan’ın hukuki bakımdan resmen doğması, Rusya, İngiltere ve Fransa arasında yapılan 3 Şubat 1830 tarihli Londra Protokolü ile gerçekleşmiştir. Bu durum daha sonra Osmanlı Devleti’ne bildirilmiş ve 24 Nisan 1830 tarihli bir nota ile Yunanistan’ın bağımsızlığı kabul edilmiştir. Gerçi Osmanlı Devleti’nin çözülme döneminde kurulmuş olan Yunanistan, elinde bulundurduğu kaynaklara, askeri ve ekonomik gücüne güvenerek henüz Osmanlı Devleti’yle boy ölçüşebilecek düzeyde değildi. Bu yüzden Yunanistan, Osmanlı topraklarında-özellikle Girit ve Teselya’da-propaganda ve kışkırtmalara girişmesine rağmen, kuruluşunu izleyen uzunca bir dönemde Osmanlı Devleti’ne karşı savaşamamıştır. Ama yine de XIX. yüzyılda milletlerarası sistemin büyük devletlerinin kendi aralarındaki dengeler ve Balkanlardaki toplulukların bağımsızlık mücadeleleri Yunanistan için gerekli fırsatı yarattı. Nitekim, Yunanistan, ilk topraklarını Osmanlı Devleti’ne karşı savaşmadan genişletmekte idi.[24] Yunanistan’ın Mora yarımadasında kurulmuş olan İngiliz, Rus ve Fransız yanlısı partiler aracılığı ile bu genişleme politikasını yürüttüğü de bir gerçekti.[25] Batı dünyasının Rönesans hareketinde ilham kaynağı olan Yunan kültür ve medeniyeti, XIX. yüzyılda da basın yayın yoluyla Avrupa devletlerinin sempatisini büyük ölçüde kazanmıştı. İşte bu sempati XIX. yüzyılın ilk çeyreğinde öyle bir hale geldi ki, Avrupa devletleri Yunanistan’ın sınırlarını genişletmek için ellerinden geleni yapmaya başladı. Nitekim, 1832 yılı Mayıs ayında İngiltere, Fransa ve Rusya bir araya gelerek Kuzey Sporat adaları ile Eğriboz adasının Yunanistan’a verilmesini kabul ederek sınırlarının genişlemesine imkân tanıdılar.[26]

Yunan bağımsızlığının onaylanmasını müteakip harekete geçen Girit Rumları, adanın Yunanistan’a bağlanmasını için büyük devletler nezdinde ellerinden gelen gayreti göstermeye başladılar. Nitekim, Londra protokolüyle Girit adasının Yunanistan’a bağlanması mümkün olmayınca adadaki Rumlar yeniden isyan ettiler.[27] 1831 yılında isyanın bastırılması görevi, yine Girit valiliğinin uhdesine verilmesi kaydı ile Mehmet Ali Paşaya verildi. Mehmet Ali Paşa, Girit Rumlarını kısa sürede itaat altına aldı.[28] Bir süre sonra Mehmet Ali Paşa, Osmanlı Devleti’ne karşı isyan etti. Büyük devletlerin araya girmesi ile Mısır sorunu bir ölçüde çözümlendi. Kavalalı Mehmet Ali Paşa, 15 Temmuz 1840’ta imzalanan Londra Antlaşması’nı müteakiben kendisine fazla bir menfaat sağlamayacağını anladığı Girit adasında fazla kalmak istemedi ve bir süre sonra da bölgeden tamamen çekildi.[29] Bunun üzerine ada, eyalet şeklinde yeni bir düzenlemeye tabi tutularak doğrudan merkeze bağlandı ve idaresi de daha önceleri Girit muhafızlığı yapmış olan Mustafa Naili Paşaya bırakıldı.[30] Girit bu tarihten Islahat Fermanının ilanına kadar olan geçen sürede Osmanlı donanmasının erzakını sağlayan bir bölge konumunda idi.

Islahat Fermanı’nın İlanından Sonraki Dönemde Girit Meselesi

Kırım Savaşı sırasında genellikle tarafsız bir ülke pozisyonu sergilemeye dikkat gösteren Yunan krallığı, buna rağmen, menfaatleri neyi gerektiriyorsa o tarafa yönelmeyi politikasına uygun bulmuş; zaman zaman İngiltere, Rusya ve Fransa saflarında yer almıştır.

Islahat Fermanı hükümleri bütün Osmanlı ülkesi genelinde uygulamaya konulduğu gibi, Girit adasında da uygulandı. Fermanın gayrimüslim vatandaşlara sağladığı haklara rağmen, Girit Rumlarının bundan pek memnun kalmadıkları görüldü.

Girit bunalımını devamlı körükleyen ve bir yerde Megali İdea fikri doğrultusunda topraklarını genişletmeyi düşünen Yunanistan, Islahat Fermanı’nın ilanından sonra da ilgisini yoğun olarak Girit adasına yöneltti. Osmanlı hükumeti adada huzuru sağlamak amacıyla 26 Mayıs 1858 tarihinde bir takım düzenlemeler yaptı. Vergi konusunda hafifletici bir takım tedbirler aldı.[31]

Bu arada Yunanistan’da da bir takım gelişmeler oldu. 30 Mart 1863 tarihinde Yunan krallığına İngiltere’nin desteği ile I. Yorgi getirildi.[32] İngiltere’nin de desteğini alan Yunanlıların hesaplarına göre bu defa ilhak sırası Girit adasında idi. Sporatları ve Eğriboz adasını daha önce büyük devletler nezdinde yaptıkları propagandalarla elde eden Yunanlılar, Mora yarımadasındaki komiteleri Girit adasına göndererek buradaki Rum halkı tahrik ederek maksatlarına ulaşmayı umuyorlardı. Yunanlılar bu maksatla, her tarafta, Girit adasını ilhak için yardım ve gönüllü toplamaya başladılar. Bu arada I. Yorgi’nin Rus çarının kızı Grandüşes Olga ile evleneceği söylentilerinden hareketle Girit adasının çeyiz olarak Yunanistan’a verileceği dedikoduları ortaya atıldı. Rusya’nın Hanya konsolosu Dendirinof da bu sırada Girit Rumlarını kışkırtmaya başladı. Nitekim, bu sırada Rusya’nın da amacı Girit adasında büyük bir kargaşa çıkarmak idi.[33] Hatta, Rusya Hariciye Nazırı Prens Gorchakof, Osmanlı Devleti’nin zaten Girit adasının idaresini daha önce Mısır’a verdiğini hatırlatarak, şimdi ise Yunanistan’a vermesinde bir mahzur olmadığını belirtmekte idi.[34]

Osmanlı hükümeti tarafından Girit Adası, doğrudan merkeze bağlanınca, bir müddet sonra çeşitli nedenlerle yerli Rumlar ısyanlar çıkarmaya başladı.[35] Bu ısyanlar karşısında Osmanlı Devleti, bölgede aldığı bir takım tedbirlerle otoriteyi tesis etmeye çalıştı. Ancak, İngiltere’nin de ön ayak olması ile, 1864 yılında Yedi Ada’nın[36] Yunanistan’a verilmesi üzerine,[37] Rumlarla meskûn bulunan bütün adaları ele geçirmek isteyen Yunanistan, Girit adasına tahrikçi papaz ve öğretmenler göndermeye başladı. Adaya gelen papazların kışkırtmasıyla 1866 yılında İsfakya’da patlak veren bu isyan, kısa sürede bütün adaya yayılarak çok daha geniş ölçüde bir ayaklanma hareketine dönüştü.[38] Daha önce Yunanistan’a destek veren İngiltere, bu isyan sırasında Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünün korunmasından yana olduğunu açıklayarak Rumları hayal kırıklığına uğrattı.[39] Isyanın başladığı tarihlerde, Girit adasına takviye güç sevk edecek olan Osmanlı donanmasının durumu ise pek içler açıcı değildi; genelde ahşap gemilerden oluşan donanma, çağın teknolojisi ile donatılamamıştı.[40]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al