GENELKURMAY BAŞKANI IŞIK KOŞANER’E AÇIK MEKTUP

GENELKURMAY BAŞKANI IŞIK KOŞANER’E AÇIK MEKTUP

13 Şubat 2011
Sayın Genelkurmay Başkanı,

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan buyana en kritik denebilecek bir zamanında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en yüksek rütbeli komutanı olarak görev yapmak durumundasınız.

Bu durum sizin için bir talih midir yoksa talihsizlik mi bunu kişisel olarak nasıl yorumluyorsunuz bilemeyiz ama Türk Ulusu’nun gözü, hiç kuşkunuz olmasın ki, sizin de üstünüzdedir – aynen diğer bazı kişiler üzerinde olduğu gibi. Ve yine hiç kuşkunuz olmasın ki görevinizi nasıl yerine getirdiğiniz Tarih’in de kayıtlarına geçecektir. Nasıl bir içerikle geçeceği elbette en başta sizin Genelkurmay Başkanı olarak nasıl bir komutanlık sergileyeceğinizle doğrudan ilgili olacaktır.

Sayın Genelkurmay Başkanı,

Türk Ordusunun mayasının vatanseverlik olduğunu, keza tam da Mustafa Kemal’in bakışına uygun (ve Enver Paşa’dan farklı) olarak askerin siyaset üstü ve dışında kalması; hukuka saygılı; devlet yönetiminde sivil siyasal iktidarın söz ve karar sahibi olması temel ilkelerinden oluştuğunu biliyoruz. Geçmişte, 27 Mayıs’tan bugüne, T.S.K. zaman zaman yönetime el koyduğu dönemlerde bile yönetimi çok geçmeden sivillere bırakarak kışlasına çekilmiştir. Kaldı ki askerî müdahalelerin bir çözüm olmadığı; sivillerin bozduğunu yine sivillerin düzeltmesi gerektiği yakın tarihimizin bir dersidir.

Bu dersin bugün de Türk Silahlı Kuvvetleri çatısı altında görev yapan komutanlarımızın bilincinde ve belleğinde olduğu bir gerçektir. Türk ordusu Mısır ordusuna da benzemez, Arjantin ordusuna da…

Bu o kadar net ve somut bir gerçektir ki “ordunun darbe yapacağı” iddiası anca bir sürü “sehven” (!) çarpıtılmış, yalan, uydurma, hattâ imzalara varıncaya dek düzmece sözde “belgeler”le ileri sürülebilmiştir. Aynen suçlamak, tutuklamak istenen “zanlı”nın cebine önce “suç malzemesi” koyup sonra “işte kanıt” diye “arama sonucunda bulmaya” (!) varan çok bildik yöntemlerle düpedüz iftiradan öteye gidememiştir. Bunun defalarca örneğine tanık olduk ve kurum olarak sizler bizzat yaşadınız, yaşıyorsunuz…

2002 – 2004 tarihlerinde hazırlandığı iddia edilen “mutasavver darbe”nin planları diye sunulan belgelerin gerçekte sonraki yılların bilgi ve verilerini de içermek gibi bir “kehanet mucizesi” (!) taşıdığının düzinelerce örneğinin ortaya çıkartılmış olması “Balyoz” vb. davaların aslında T.S.K.’ne karşı dört yıldan beri adım adım ilerletilen gerçek bir “sivil darbe”nin somut kanıtlarından başka bir şey değildir.

Silivri’de görülmekte olan davaların Hukuk’la uzaktan yakından bir ilgisi kalmamıştır. Mahkemenin önceki gün verdiği her rütbeden çok sayıda muvazzaf komutanlarımızın da aralarında bulunduğu “gözaltındakileri tutuklama; dışarıdakileri yakalama” kararının, bu karardan iki gün önce atanmış bir yargıcın tasarrufu olması bile sırf böyle bir operasyon yapılması için alelacele bu atamanın yapılmış olduğunun bir belirtisidir. Bu da olanca somutluğuyla gösteriyor ki ortada “güvenilecek bir hukuk”, “tarafsız bir yargı” yoktur. Silivri’de “boynumuz kıldan ince” diyebileceğiniz bir “yargı” yoktur: Silivri’de, aldığı talimat: Ne şekilde olursa olsun komutanları tutsak alın” olan bir “önyargı”  vardır. Hasdal veya Silivri, aslında bugün “Malta”dır ve oraya gönderilen sivil veya subay her tutuklu gerçekte bu talimatı verenlerin gözünde “tutsak” alınmış birer vatanseverdir.   

Sayın Genelkurmay Başkanı,

Şundan emin olunuz ki bu tutuklamalar o “sanık”ların kimliğini çok aşan bir hedef için yapılmaktadır ve devam edecektir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en iyi yetişmiş, en vurucu, en kritik noktalarında görev yapan subayları etkisiz kalıncaya; yerlerini “F tipi” komutanlar yâni üstlerinde Türk subayı üniforması olan ama içi boş çürükler dolduruncaya dek. 

Sayın Genelkurmay Başkanı,

Bu olanların arka planı, Türkiye’nin bu duruma bir sıcak savaşı yitirmeden, düşmanın açık işgali altına girmeden nasıl düşmüş olduğu ayrı bir konudur. Bunun değerlendirilmesinin yapılması ayrı bir zamanın ve zeminin işidir.

Şimdi, şu anda ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin muvazzafıyla, emeklisiyle, teğmeninden orgeneraline,       her rütbeden, her kuvvetten çok sayıda silah arkadaşınızın resmen “tutuklu” fiilen “tutsak” olduğu bir sırada ordunun başı olarak tarihsel bir sorumluluk karşısında bulunmaktasınız. Ne yapacaksınız? Ne yapmalısınız? Sizin yerinizde Mustafa Kemal bulunsaydı ne yapardı?

Sayın Genelkurmay Başkanı,

Bu yanıtı en iyi verebilecek ve gereğini hayata geçirecek kişi sizsiniz. Size asla “akıl öğretmek” gibi bir niyet taşımadan, lakin sade “bir ferd-i millet”, bir “Cumhuriyet Türkü” olarak kendi önerimi de sizinle paylaşmamın öncelikle “Yaşasın Türkiye” diyen bir yurttaş olarak görevim olduğuna inanıyorum. Çünkü bugün yüz yüze olduğunuz sorun T.S.K.’nin “kurumsal” bir sorunu olmanın çok çok ötesindedir. Doğrudan doğruya Atatürkçü, laik Türkiye Cumhuriyeti’ni başkalaştırmanın, giderek ortadan kaldırmanın ve yerine “Büyük Orta Doğu Projesi”nin öngördüğü tarzda ılımlı dinci, ümmetçi bir “ucube” dikmeninin amaçlandığı hainane bir örtülü savaşta orduya yönelik yeni bir hücumdur. Elbetteki bu niteliğinden ötürü vatanını seven her Türk yurttaşını ilgilendirir.

Sayın Genelkurmay Başkanı,

Bu hücumu Başvekil’le konuşarak, Başvekil’le pazarlık ederek savuşturamazsınız. Bir iki üst rütbeli silah arkadaşınız için ayrıcalıklı davranış talebinde bulunarak ve hattâ belki de elde ederek durumu kurtarmış olamazsınız.

Başvekil’le başbaşa görüşerek ne olursa ne olur bir bir anlatmanın, Türkiye’nin başına örülmek istenen çorabın çok iyi bilincinde olduğunuzu muhatabınıza dört yaşında bir çocuğun bile anlayabileceği açıklıkla anlatmanın da günü geçti. Sizden önceki Genelkurmay Başkanı ne yazık ki bunu yapmayı beceremedi. Zaten biraz da onun için şimdi siz çok daha ağır hücumları göğüslemek durumundasınız. Mevzi kaybettikçe karşınızdakiler insafa gelmeyeceklerdir; tersine daha büyük bir hırs ve cüretle üstünüze yürümeye devam edeceklerdir – sizi yâni Türk silahlı Kuvvetleri’ni kendilerinin kurşun askeri haline dönüştürene, kurumsal ve moral genlerinizi bozana, kendilerine benzetene dek. Aslında yapacağınız, yapmanız gereken şey çok basittir:

Askerî darbeye; muhtıra yayınlamaya filan gerek yok. Çıkın, Genelkurmay’da iç ve dış tüm medyaya “hukuk” adına sergilenen tüm rezaleti olanca açıklığıyla anlatın. Sahtekârlığı her yanıyla sergileyin. Haklılığın, doğruluğun gücüyle konuşun. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin şanlı ağırlığıyla konuşun. “Görülmekte olan davayı etkileme” palavrasına kanmadan konuşun. Ortada hukuk mu kaldı? Ortada adil bir yargılama mı var?

Bu hususları tek tek ve kanıtlarıyla anlatın yeter. BOP filan gibi siyasal konulara girmenize de gerek yok. O sivillerin işi. Siz sadece Türk silahlı Kuvvetleri’ni koruyun yeter. Hakemliği, yargıyı Türk Ulusuna bırakın.  

Saygılarımla.

Nazım GÜVENÇ

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al