GELİN KAYA EFSANELERİ VE TAŞ KESİLME MOTİFİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

GELİN KAYA EFSANELERİ VE TAŞ KESİLME MOTİFİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

Türk halkbiliminin inceleme alanına giren efsane varlığı içerisinde taş kesilme motifli efsaneler, sayı, muhteva ve motifleri bakımından önemli bir yere sahiptir.

Makalede Anadolu’da “Gelin Kayası efsaneleri” olarak adlandırılan efsaneler esas alınıp Azerbaycan efsanelerinden örneklerle desteklenerek “taş kesilme” motifinin işlevleri açısından değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Seçtiğimiz efsane metinlerinde görülen ve kültürümüzü oluşturan bazı yerel değerler, düğün geleneklerinin bir parçası olan ve aile ile sosyal çevrenin birlikte belirlediği geline ait olan çeşitli davranış kalıpların, bu davranışların efsaneler aracılığı ile kalıplaşmış halleri, korunma biçimleri, halk tarafından karşılanışları kısacası gelenekle ilişkileri ve mitik arka anlamları dikkate alınarak incelenecektir.

Konu ile ilgili bilimsel araştırmalar ilerledikçe bu çalışmada ortaya konulan bulgu, çıkarım ve sonuçlar yeniden gözden geçirilip zenginleştirilecek, geliştirilecek ve olgunlaştırılacaktır.

Gelin Kayası başlıklı efsane metinleri, bu konuda yapılan çok sayıda derleme ve inceleme çalışmasının içinde yer almaktadır.[1] Bunların en önemlilerinden biri Saim Sakaoğlu’nun hazırladığı iki çalışma(Sakaoğlu: 2003) olup diğeri bugünün imkânları ve dikkatleriyle derlenip hazırlanan ve 2003 yılında UNESCO tarafından kabul edilen “Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi”nde korunması gereğine işaret edilen ve 2. maddedeki somut olmayan kültürel miras tanımında yer alan beş bölümden biri olan “Somut olmayan kültürel mirasın aktarılmasında taşıyıcı işlevi gören dille birlikte sözlü gelenekler ve anlatımlar” ile ilgili envanter çalışmalarına kaynaklık edebilecek nitelikteki bir çalışma olup derlendikleri bölgelere göre sınıflandırılmış yüz yirmi efsanenin mekânlarına dair kayıtlarıyla birlikte yer aldığı bir çalışmadır(Oğuz, Aksoy, 2006). Çalışmada yer alan efsanelerden 20’si gelin kayası efsanesidir.

Çalışmamız, Saim Sakaoğlu’nun derleyip inceleyerek yayımladığı 101 Anadolu Efsanesi ve 101 Türk Efsanesi (Sakaoğlu 2003) isimli eserlerdeki metinlerle birlikte Azerbaycan efsanelerinden seçilen örnek iki efsane metni ile sınırlandırılmıştır.

1. Efsane ve Gelin Kayası Efsaneleri

Birçok araştırıcı tarafından efsane türüne dair çeşitli tanım ve tasnif çalışmaları yapılmıştır. Bunlardan bazılarını şöyle sıralamak mümkündür:

Şükrü Elçin, Halk Edebiyatına Giriş isimli eserinde, “Efsane-Menkıbe” başlığı altında şu tanımı yapar: “İnsanoğlunun tarih sahnesinde göründüğü ilk devirlerden itibaren ayrı coğrafya, muhit veya kavimler arasında doğup gelişen; zamanla inanç, adet, anane ve merasimlerin teşekkülünde az çok rolü olan bir çeşit masallar vardır. Sözlü gelenekte yaşayan bu anonim masallara dilimizde Arapça: ‘Ustûre’ (cem’i: esâtîr); Farsça: ‘Fesâne, efsâne ’; Yunanca: ‘Mitos, mit’ kelimeleri ad olarak verilmiştir” (Elçin 1986: 314).

Türk halk edebiyatında türlerle ilgili adlandırmalar ve tür bilgisi üzerine son zamanlarda çok sayıda çalışma yapılmıştır. Bu çalışmaların en geniş kapsamlı olanlarından biri efsane ile ilgili olup, Saim Sakaoğlu’na aittir (Sakaoğlu 2009). Sakaoğlu, çalışmasında efsanenin kökeni itibarı ile Farsça bir kelime olduğunu ifade eder; Batı dillerine aynı Latince kökten “legendus” gelen efsane kelimesinin, İngilizcede “legend, Fransızcada legende, Almancada“ legende ayrıca (sage), İtalyancada “leggenda”, İspanyolcada “leyanda” gibi kelimelerle karşılandığını, uzun yıllardan beri bu kadar çeşitli dilde terim olarak kullanılışının bazı güçlükleri doğurduğunu belirtmekte, türle ilgili diğer pek çok tarifin dayandırıldığı Grimm Kardeşlerin “Efsane, gerçek veya hayâlî muayyen şahıs, hadise veya yer hakkında anlatılan hikâyeler” şeklindeki tanımına yer vermektedir (Sakaoğlu 2009: 19).

Sakaoğlu, türün çerçevesini şöyle çizer:

“Efsanelerin hemen hepsinde ortak bir hususiyet olarak, insanların doğruluktan ayrılmamaya davet edildiğini görürüz. Yalan söyleyenler, tartıda hile yapanlar, emanete ihanet edenler, doğru söze kulak asmayanlar, kendini beğenmişler ve daha başkaları, efsanelerde ya cezalandırılırlar veya uygun bir şekilde ikaz edilirler. Gözlerini mal hırsı bürüyen pek çok insan, efsanelerin büyülü havasında iyilik yapmayı, doğru yola girmeyi kolaylıkla öğreniverir.

Aslında, efsanelerin en mühim vasfı olan inandırıcılık, ikna edebilme hususiyeti, bizleri hudutları çizili bir dünyada yaşamaya zorlar. Zaten efsanelerde yer alan hadiselere inanmayan, inanmak istemeyen kimseler için bu tür anlatmalar hiç bir şey ifade etmezler. Masalla efsane arasında görülen en mühim fark da budur. Masal dinleyicisi, onun hakikatte cereyan etmediğini bilir, ona göre dinler. Ama efsaneler için böyle bir şey söz konusu değildir. Onun dinleyicileri, içindeki hadiselerin mutlaka cereyan ettiğini kabul ederler. (…) Efsane bir zamana, zemine ve şahsa bağlıdır” (Sakaoğlu 1989: V).

Bu bilgilerin ışığında özellikle inandırıcılık vasfı bakımından efsaneler aracılığı ile aktarılan değerler sisteminin, geleneğin oluşmasında ne kadar önemli bir rol oynadığı açıkça görülmektedir. Efsane metinleri içinde inandırıcılıktan hareketle başvurulan ceza ve tabu motifleri, model oluşturma ve değerleri öğretme metotları olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bilge Seyidoğlu ve Robert A. Georges’in türle ilgili tanımlarında efsaneler, mitlerden ayrı bir tür olarak kabul edilmiş, diğer benzer türlerden farklılık ve benzerlikleri ile türün özelliklerine yer verilmiştir.

Bilge Seyidoğlu, türü tanımlarken efsaneyi mitten tamamen ayrı bir tür olarak değerlendirir:

“Efsaneler tarihi devirler içinde teşekkül etmişlerdir. Konusu bir olay, tarihî veya dinî bir şahsiyet yahut bir yer olabilir. Tarihi devirler içinde teşekkül ettikleri için efsaneler mitlerden bu konuda ayrılırlar. Mitlerde zaman, başlangıç zamanıdır. Mitlerin kahramanları tanrılar ve yarı tanrılardır. Efsanelerde (legend) kahramanların olağanüstü güçleri vardır; fakat tanrı veya yarı tanrı değillerdir. Mitolojiler ilkel dönemlerin ve ilkel kültürlerin mahsulleri oldukları halde efsaneler günümüzde oluşabilir ve tarih sahnesine çıkabilirler” (Seyidoğlu 1997: 13).

Farklı Türk toplulukları arasında efsaneyi karşılamak üzere pek çok terim kullanılmaktadır. Anadolu Türkleri türü karşılamak için “efsane, menkıbe, esâtir” terimlerini kullanırken Azerbaycan Türkleri, “esâtir, mif efsane”; Türkmenler, “epsana, rovayat”; Özbekler, “efsane, rivayat”; Karakalpaklar, “epsane, legenda, anız, anız-engime”; Kazaklar, “anız, anız-engime, epsane- hikayet”; Başkurtlar, “rivayat, legenda”; Kırım Tatarları, “efsane”; Kazan Tatarları, “rivayat, legenda, ekiyet, beyt”; Altay Türkleri, “kuuçın, kep-kuuçın, legenda-kuuçın”; Hakaslar, “kip, çooh, legenda,çooh-çaah”; Tuva Türkleri, “tool-çurguçugaa, töögüçuga”, kelimelerini, genel ad olarak da ”toolçurgu bolgaş. töögüçugaalar”; Şorlar, “purunguçook, kep-çook, erbek”; Karaçaylar, “aytıv, tavruh”; Uygurlar, “rivayet, epsene”; Yakutlar, “kepseen, sehen, kepsel, bılırgısehen”; Dolganlar, “çukçah”; Tofalar, “uleger”; Çuvaşlar, “halap, mif, legenda”; az da olsa “yumah”, Kırgızlar, “ulamış, legenda” vb. terimleri kullanmaktadır (Ergun 1997: 2).

Efsanelerin mitlerle ilişkisi, üzerinde durulması gereken önemli bir husustur. Hem Türkiye’de hem de Avrupa’da halkbilimcilerin az veya çok uzlaştıkları ortak bir efsane tanımı vardır. Birçok halkbilimci Seyidoğlu’nun aksine türün tanımını yaparken menşe, yapı, konu, işlev ve dil özelliklerine yer vermeksizin onları mitlerle birlikte ele almıştır. Özellikle model oluşturmayı amaçlayan efsanelerin pek çoğunda mitik doku görülmektedir.

Efsanelerde yer alan mitik doku efsane dilinin yol göstericiliği ile tespit edilebilir. Çünkü mit metinleri didaktik metinlerden farklıdır. Mitte de diğer anlatı türlerinde olduğu gibi bir kurgusallık mevcuttur. Hatta mitik metinlerin kurmaca niteliğinin, romanın kurmaca niteliğinden daha yoğun ve karmaşık olduğu söylenebilir. Bugün için kurgusal düzlemde görülen mit metinleri bu yönleri ile sanat eserleri arasında kabul edilebilir. Onların ifade ediliş biçimleri, sadece bilim ve tarih metinleri olarak değerlendirilmelerine engel teşkil etmektedir.

Bilim, kendi dışındaki bir hakikati tanımladığını iddia ederken aslında sadece kendisine gönderme yapmaktadır. Tarih, özü itibariyle olumsal bir anlatıdır; imkân dâhilindeki pek çok seçenekten herhangi biridir. Belgesel olan, gönderme yaptığı anlam nedeniyle değil, kendisini yorumlayan özne tarafından bu vasıfla donatılmıştır. Temelde bir metindir ve edebî olanla arasına koyduğu mesafe kurgusaldır. Nesnel gerçeklik kavramına yöneltilen bütün bu taarruz daha dar bir bağlamda, sanat dâhilinde somutlaştırılırsa şu sonuca ulaşılabilir: Sanat nesnesi algılandığı anda ve onu algılayan özne tarafından inşa edilmiştir. Roland Barthes’ın “Yazarın Ölümü” şeklinde formüle ettiği bu fikir (burada, sanatçının ölümü olarak algılanabilir), temel olarak sanat eserini bir metin olarak algılama ve ikisini birbirinden ayrıştırma düşüncesine dayanmaktadır.

Eser kavramı bizi, sanat eserini çevreleyen, ondan bağımsız bir dış dünyanın olduğu, yapısalcılık öncesi kabullere götürür.

Post yapısalcı görüşe göre metin, birbirine yamanmış göstergelerin ve ertelenmiş anlamların birleşiminden dokunmuş bir ifadeler ağıdır. Ya da Barthes’ın tanımladığı şekliyle “Metin, hiçbir orijinal tarafı olmayan, çok çeşitli kaynaklardan derlenmiş yazıların karıştığı ve çarpıştığı, çok boyutlu bir uzamdır; kültürün sayısız merkezlerinden derlenmiş alıntılardan oluşan bir dokudur… Metnin bir yazarı yoktur, ya da en azından kendisini meydana getiren ana materyalden önce gelecek ayrıcalıklı bir figüre sahip değildir. Sonuçta, metin, yazarı tarafından değil, onunla etkileşim içine giren ve onu çalışır hale getiren okuyucusu tarafından inşa edilir” (Best ve Kellner 2011: 149-151).

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ