GELİBOLU’DA TÜRK İMGESİ: 1915 AVUSTRALYA EDEBİYAT VE TARİH YAZICILIĞINDA TÜRK ASKERİ

GELİBOLU’DA TÜRK İMGESİ: 1915 AVUSTRALYA EDEBİYAT VE TARİH YAZICILIĞINDA TÜRK ASKERİ

AvustralyalIların ve müttefik birliklerinin Nisan 1915’te Çanakkale Yarımadası’na çıkarma yaptığı Çanakkale Savaşı ya da Gelibolu Çıkarması genç Avustralya tarihinde yeni ufuklar açan bir olay olmuştur. Bu olay aynı zamanda modern Türk Devleti’nin kurulmasına da katkıda bulunmuştur. Avustralya ikonografisindeki merkezi öneminden dolayı, Avustralya askerlerinin bu savaşta yaşadıkları hakkında çok şey yazılmıştır. Olayı kayıtlara geçirmek, çözümlemek ve duygusallaştırmak için sarf edilen milyonlarca kelime sayesinde, Avustralyalıların bu savaştaki vatanları işgal edilen düşmanlarını -Türk askerleri- hiçbir zaman tam olarak kavrayamadıkları savunulabilir.

Bu makalede Avustralyalıların Çanakkale çıkarmasındaki deneyimi hakkında yazılan çok sayıdaki çalışmadan küçük bir örnek incelenmektedir ve Türklerin 1915 yılındaki Avustralya literatürü ve tarihçiliğindeki görünümünün esnekliği ele alınmaktadır. Yazarın tezi, Türkler ile ilgili olarak mevcut olan popüler tasavvurun, sonradan gazilerin anlattıkları belli belirsiz hatıralarından cesaret alan Avustralyalı resmi tarihçilerin bir ürünü olduğu ve bunun modern yazarlar tarafından da yorumsuz olarak aktarıldığıdır. Çağdaş bir analist bu eğilimi ortaya koymuş ve şunları yazmıştır: “Savaş yazarlarının geçmişteki askeri olaylardan ‘sanat’ yaratma tutkusu, bunların çoğunlukla siyasi, kültürel ya da felsefi öğretilerin yayılmasına alet edilmesine yönelik girişimler yoluyla sekteye uğramıştır.”[1] Avustralya’nın ulus olma yolunda Türklere böyle bir süreci uyguladığı söylenebilir.

Türk düşmanlığı tartışma konusu olduğunda çoğu Avustralyalı, askeri tarihteki ‘biz ve onlar’ bölünmesini tartışırken “Kitlesel olarak ikiye bölünme olarak adlandırabileceğimiz şey, kökleri Büyük Savaş’ın hakikatlerine kadar ulaşan, modern çağın devamlı var olan yaratıcı alışkanlığıdır. ‘Biz’ hepimiz bir taraftayızdır, ‘onlar’ da karşı taraftadır. ‘Biz’ isimleri ve kimlikleri olan bireylerizdir; ‘o’ ise kitlesel bir kişilikten başka bir şey değildir. Biz görünürüzdür, o ise görünmezdir. Biz normalizdir, o ise gariptir.” şeklinde yazan Paul Fussel tarafından etkili ve güzel bir şekilde açıklanan bir tuzağa düşer.[2] Ancak bu daha sonraki düşünürler ve gazeteciler -1915-1918’den bu yana oldukça değişen bir ulus içerisinde Avustralyalı Anzak efsanesini şimdilerde yaşatmaya çalışan grupla aynı yaklaşımı savunanlar-[3] tarafından paylaşılan ya da tasavvur edilebilen bir düşünce değildir.

Bu Türk efsanesinin 1915’ten günümüze kadar büyük oranda desteklendiği ve çok az eleştirildiği çalışmalar arasında ‘resmi tarih’ çalışmaları, günlükler, anılar ve Avustralya literatürü ve tarihindeki çalışmalar bulunmaktadır. 1914 yılında İngiliz donanmasının Çanakkale Boğazı’na çıkarma yaptığı haberleri geldiğinde, gazete editörleri haritalarına ve ansiklopedilerine sarılarak Osmanlı İmparatorluğu ve vatandaşları hakkındaki kıt bilgilerini yenilemeye çalıştılar.

‘Türkler’ birden Britanya İmparatorluğu’nun ve dolayısıyla da Avustralya’nın düşmanı oluvermişti. Sıradan Avustralyalılar bu ülke ve vatandaşları hakkında çok az bir bilgiye sahipti. ‘Büyük Türk’ ancak fabllarda ve operalarda geçiyordu-egzotik bir ülkeydi ve her ne kadar ‘Avrupa’nın hasta adamı’ olsa da başlangıçta neredeyse hiç tanınmıyordu.

Resmi Tarih

Avustralya’nın bu konudaki resmi tarihi, kendisi bizzat Gelibolu’da Türk tutsakları ve Türk cesetlerini gören bir savaş muhabiri olan C.E.W. Bean tarafından derlenmiştir. İngiliz okul sisteminde eğitin gören Bean, Avustralya’da Anzak efsanesi -eski dünyanın siyasi artığından oluşturulan yeni bir ulusun asker sembolü- olarak bilinenleri neredeyse tek başına derlemiştir. Kemal Atatürk de on yıl sonra aynı yeniden yapılanmayı izleyecekti. Bean klasik gelenekte eğitim görmüştü ve Boğazların yanındaki Antik Truva bölgesini oldukça iyi biliyordu. Homer’in Odesa’sındaki cesaret ve duygusallık temalarını, özellikle 1915 yılında çıkardığı “The Anzak Book”[4] olmak üzere çalışmalarının çoğunda kullanmıştı.

Çağdaş düşünürlerden birisi bu kitabı çözümlerken şunu gözlemlemiştir: “The Anzak Book’u inceleyenlerin en çok dikkatini çeken husus, Anzakların düşmanlarının cesurluklarını ön plana çıkarma özellikleri olmuştur”… Bean düşmanlarını gösterişli bir şekilde tasvir ediyordu; ‘Abdul’ isimli şiiri, Türklerin cesaretini [şu şekilde]onaylıyordu: “We will judge you Mr Abdul by the test by which we can, that with your breath, in life, in death, You played like the Gentleman.”[5]

Ancak Bean’in idealleştirdiği Avustralya askerlerinden sadece birkaçı bu görünümü paylaşmaktaydı. 1915 yılının ilk aylarında, Türkler ile ilgili görüşleri ‘düşmandan’ öteye gitmiyordu. Yapılan propaganda işe yaramıştı ve sert çatışmaların ancak ilk birkaç haftasından sonra Avustralyalı askerler karşılarındakilerin insani niteliklerini anlamaya başladılar ve daha sonra onları, bir anlamda kaderin kendi kontrolleri dışında her iki tarafa getirdiği bu savaşın vahşetini paylaştıkları insanlar olarak gördüler. O andan sonra Türkler artık ‘resmi propagandanın tasvir edilemeyecek canavarı’ olarak görülmemeye başladılar. Türk de insandı ve Anzaklar kadar hassastı. Onun da kanı akıyordu, korkarak acı çekiyordu ve çığlıklarla ölüyordu; onlar da arkasında acılı ana-babalar ve dul eşler bırakıyordu.[6] Bean, tüm zahmetli araştırmaları sonucunda, Avustralyalı askerlerin Türkler hakkındaki düşüncelerinin, kendisinin sahip olduğu değerli düşman ideali ile uyuştuğunu ortaya koydu. Bean’in, Diggerların -Avustralya askerleri- kahramanlık ideallerini izah edebilmesi için, 1915’in ilk yıllarındaki Türk karşıtı hislerin kimi zaman acımasız gerçekliklerinin arındırılması ve hatta etkilerinin yok edilmesi süreci gerekli idi.

Aynı savaşın daha tarafsız yaklaşımlı bir tarihi ise, Avustralya ordusunun sıhhiye hizmetlerinin resmi tarihidir.[7] Bir sıhhiye subayı olan Albay A.G. Butler, her iki tarafı da siperlerde savaşan askerler olarak gördüğünü yazmıştır. Ancak, burada da gerçek Türk’ü arayanlar hayal kırıklığına uğramaktadır; çünkü Butler’ın yayımlanmamış çalışmaları Türkler hakkında ne düşman olarak ne de klinik bir hasta olarak hiçbir tanımlamada bulunmamaktadır. Butler daha ziyade, düşmanın zehirli gaz kullanmadığını ve hem hastane gemilerine hem de Kızılhaç bayrağına saygı gösterdiğini belirtmekle yetinmiştir.

Bean, resmi tarihinin sadeleştirilmiş bir versiyonunda özellikle Gelibolu çıkarması üzerinde duran kısa bir çalışma yayımlamıştır.[8] Türk birliklerini ve bunların özelliklerini ayrıntılı bir şekilde ele almasına rağmen kesinlikle Türklerden düşman olarak bahsedilen hiçbir çözümleme bulunmamaktadır. Bu, aynı çalışmada Avustralya ve bazen de Yeni Zelanda birliklerinin ayrıntılı olarak incelenmesi ile bir zıtlık sergilemektedir. Ancak Bean 1 Mayıs tarihinde günlüğüne şunları yazmıştır: “Kampa her gün Türk tutsaklar getiriliyor. Avustralyalılar bu tutsaklara kesinlikle iyi gözle bakmıyorlar. Sakat bırakma ile ilgili hikayeler duymuşlar… Dolayısıyla, adamlarımız -Avustralyalılar- düşmanla karşılaştıklarında tutsak almayacaklar”.[9] Bean kendi tarafında bir başarısızlığı kaydetmiştir: “Türk askerlere kendi tarafınızda [Gelibolu’da] bu şekilde davranılması insanın yüzünü kızartıyor”.[10] Çıkarmanın en şiddetli ilk birkaç gününde teslim olan bazı Türk askerler süngülenmişti veya vurulmuştu.

Gelibolu’daki savaşa Avustralya birliklerinde faal olarak katılan ve karşı siperlerdeki Türklerle karşı karşıya gelen askerler tarafından yazıldığı kadarıyla, yapılan gözlemler resmi tarihin sade versiyonlarından genellikle daha canlı olmuştur. Ancak buradan da, muadilleri olarak bahsedilen kısımlar da dahil olmak üzere, Türkler ile ilgili olarak tam bilgi edinmek mümkün değildir. Genellikle sade bir şekilde, hedef, eğlence kaynağı, ölümcül bir manzaranın yorucu bir unsuru ya da -daha nadir olmak üzere- aynı acıları paylaşan insanlar olarak görülmüştür.

Günlükler ve Anılar

Belirgin kısıtlılıklarına rağmen, askerlerin günlükleri de günümüze kadar ulaşan resmi belgeleri destekleyici nitelikteki önemli tarihsel kaynaklardır. Düşünceli Avustralya askerleri açısından, özellikle kırsal bölgelerden askere alınan birlikler ile karşılaştırıldığında iki halk arasındaki benzerlikler oldukça çarpıcı gelmiş olmalıdır. Bu durum, günümüz yorumcularından biri tarafından çalışmalarında şu şekilde dile getirilmiştir: “Düşman Türkler bile, küfredilen bir rakipten ziyade aynı baskıya maruz kalan kader arkadaşları olarak görülmekteydi”.[11] Her iki orduda da kırsal bölgelerden gelen çok sayıda asker mevcuttu. Savaşın patlak vermesi birçok cahil ve memleket özlemi çeken insanın silah altına alınmasına yol açmıştı.

Dolayısıyla, Anzakların Türk rakiplerine karşı kıskançlık dolu bir hayranlık besledikleri anlaşılmaktadır-Günümüz standartlarına göre aşırı milliyetçi gibi görünen kıyaslamalar yoluyla ortaya konulsa bile, bu hayranlık Gelibolu’da bulunan diğer ülkelerin askerleri tarafından da duyulmaktaydı. “Ülkelerinden uzaktaki çok sayıda Avustralya askerinin gölgesinde kalan [örneğin] Yeni Zelandalılar, belki de Türklerden başka milletlerde görülmeyen bir zihinsel direniş haline dönüşecek özellikler sergileyecekti.[12] Avustralyalı askerlerin Türklere bakışı, genellikle hiçbir duygusallık ya da his içermeyen açık ve hatta muhtasar bir nitelikteydi. Örneğin; “Sabah pusuya yatıp bir kovuktan bakan bir Jacko vurdum. Tavşan avından farkı yoktu”.[13] Yine benzer şekilde; “Türkleri bir periskoptan nişanlayıp vurmak büyük bir zevk. Türklerin çok iyi bir mizah anlayışı var. Eğer birinin kafasına nişan alıp onu ıskalarsanız, sizinle alay etmek için kürek sallıyorlar ve çeşitli şakalar yapıyorlar.”[14] Bir başka örnek ise bir çarkçı çavuşundan: “Burada söyleyebileceğim tek şey şudur; Türkler öylesine büyük savaşçılar ki tam çocuklarımıza göreler. Onları karşımızda düşman olarak görmüyoruz. Çok dürüstçe savaşıyorlar.[15] 1915 yılının sonlarına doğru, artık savaşın bitmesinin dört gözle beklendiği dönemlerde, Türklere artık neredeyse aynı acılara maruz kalan ve dayanan kader arkadaşları olarak bakmaya başladılar. 1920’lerde Komünizmin geçici olarak popüler olduğu kısa süreli dönemde geçerli olan bu düşünce, aynı dönemde Avustralyalılar tarafından yazılan çalışmalara yansımamıştır.

1930’lu yıllarda Avustralya’da geniş bir okuyucu kitlesine sahip olan Avustralyalı yazar Ion Idress de Anzakların arasında hafif süvari olarak savaşmıştır. Idress Eylül 1915’te günlüğüne şunları yazmıştır: “Biraz önce Quinn’s Post’ta çok eğlendik ve gülmekten kırıldık. Çocuklar bir hedef tahtasını siperin üzerinde havaya kaldırıp sallıyorlardı. Türkler hedefi her vurduklarında çocuklar vuruşu işaretliyordu. Hedefin dışına isabet eden atışlarda ise hedefin dışını işaretliyorlardı. Karavana atışlarda ise alaylı şekilde bağırıyorlardı. Türkler de sesli şekilde kahkahalar atıp ateş etmeye devam ediyorlardı. Bir süre sonra subay geldi ve tabii ki eğlence sona erdi.”[16]

1990 yılında, gazeteci Harvey Broadbent hem Türk hem de Avustralya tarafından savaşa katılan gazilerle bir dizi röportaj kaydetti. Röportajların deşifreleri her iki tarafta savaşa ve düşmana yönelik tepkilerin benzerliğini ortaya koyuyordu: Ateşli bir vatanseverlik ve düşmana saygı. Röportaj yapılan kişilerden biri olan Memiş Bayraktar, “vatan kurtarıldı” diyordu ve bu nokta popüler literatürde çeşitli yazarların üzerinde durduğu bir husustu.[17] Avustralyalıların aksine, savunulan topraklar Türkler için kendi vatanlarıydı; Avustralyalılar için ise sadece yeni bir savaş alanıydı. Bir başka röportajda, Avustralyalı bir katılımcı, o zamanlar Avustralya birlikleri tarafından sahip olunan ortak bir bakış açısının altını çiziyordu: “Sanırım Avustralyalılar kendilerini Türklerden daha üstün görüyorlardı. Türklerin kendilerine ait bir dili ve alfabesi vardı. Sanırım onları küçük gördük…”.[18]

Daha sonra tutumunu değiştirse de, bu küçük görme Bean’in Mayıs 1915’in başlarındaki bir yazısında da görülmektedir: “Türkler pek eğitimli görünmüyordu. Ateşi gizlemeye teşebbüs bile etmiyorlardı ve böylece adamlarımız siperlerin geçiş yolları ve hatta tümsekleri üzerine oturup olanca güçleriyle onlara ateş ediyorlardı.”[19] Belki de biraz daha tecrübe kazandıkça ve gözlemlerini yansıtmaya başladıkça, Bean daha sonra görüşlerini değiştirmeye başladı. İngiliz-İrlanda kültürünün propagandası ve diğer kültürlerin göz ardı edilmesi bu tutumuna katkıda bulunuyordu ancak Beran’in bu tutumu savaşın sonuna kadar devam etmedi. Savaştan dönen herkes Türk düşmanlarına karşı belirli bir saygı duyuyor ve kayıpları ve çekilen acıları paylaşıyorlardı.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında 1915-1918 savaşında Avustralya askerleri ile ilgili olarak yazılan en önemli eserlerden birisi, B. Gammage’nin “The Broken Years” isimli eseridir. Bu ilginç bir kitaptır çünkü geçmişteki acıları bu kitaba taşımış ve savaşa katılan bazı kişilerin mektuplarına yer vermiştir. Böyle bir yaklaşımın sınırlamaları ortadaydı ve kitabı inceleyenlerden birinin de söylediği gibi; “Bu mektupları yazanlar, Avustralya kuvvetlerinin en tipik olmayan örneklerini teşkil etmekteydi”.[20] Geri planda kalan Türkler hakkında çok az şey söylenmekteydi ve daha sonra da belirsiz bir atıfta bulunularak, “Bunu ülkem için bir görev kabul ediyorum ve Avustralyamızın güçlü gençlerine zarar vermek için elinden geleni yapan düşmandan intikamımızı almak için fırsat kollayacağım…”[21] deniyordu. Benzer şekilde bir subay da günlüğünde şunları yazıyordu: “Can almaktan nefret edeceğim ama güya “kültürlü” berbat Hunların müttefiklerinden intikam almak için haklı bir sebebim var”.[22] Gammagé’nin iki kişiden aldığı hatıra yazılarının dipnotunda da belirttiği gibi, “her ne kadar yaraları Türkler açmış olsa da düşmanlarını Türkler olarak değil, dünyanın bu acıları yaşamasına sebep olan Almanya olarak görüyorlardı.” Gerçekte tek düşmanlarının Almanya olduğuna dair genel bir kanı mevcuttu.[23] Gammage’nin tahminlerine gore, “Türkler oyunu mütarekenin koşullarına bağlı kalarak oynadılar ve Avustralyalılar da bundan oldukça etkilenerek Türklere ‘Jacko’ ya da ‘Abdul’ ya da ‘Johny Türk’ adlarını taktılar; hatta savaştaki molalarda sık sık birbirleriyle iletişim kurdular. Avustralyalı bir asker şöyle yazıyordu:

“Çoğu durumda arkadaşlarımızın Türklerle çok iyi ilişkileri oldu ve hatta birbirlerinden sigara alıp veriyorlardı”[24] Gammage savaş alanındaki düşmanlıklarla ve siperlerdeki dostluklar hakkında birkaç olaya değinmektedir ancak iki ordunun genel olarak birbirine karşı tutumu hakkında daha ayrıntılı çözümlemeler sunmamaktadır. “Türklerden nefret etmeyerek ayrıldılar. Çok iyi ve cesur bir şekilde dövüşüyordu. Gelibolu, sonuç olarak iki tarafın, sportmen bir şekilde katıldığı bir oyun olmuştu.” Tıpkı bir nesil önce Bean’ın yoğun bir şekilde maruz kaldığı gibi, Gammage’a da benzer bir devlet okulu cesareti aşılanmıştı ve Avustralya askerinin Türklere bakışları genellikle oldukça ilginçti. Bir sedye taşıyıcısı günlüğüne şunları yazmıştı: “Adamlarımızın sert ve acımasız olduğu kesinlikle şüphe götürmez”. Buna benzer sözler bazı yazarlar ve savaşa katılanlar tarafından daha çok Türkler için ve nadiren de kendileri için kullanılmıştır. Ayrıca bir başka geçerli noktaya daha değinerek, “bir Türkü vurmak, çoğu için İmparatorluğun geçmişinin karanlık bir düşmanını vurmaktan farksızdı” demiş ve böylece öldürme isteğini celp ederken gerekli olan bir etkeni, düşmanın bir insan olduğunu unutmayı tanımlamıştır.[25]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al